İstanbul’un Finans Merkezi Olabilitesi Üzerine Bir Tartışma

Özet:

Finans merkezleri; dünya ekonomilerinde öncü isimlerin bir arada olduğu yerlerdir. Bu çalışmada İstanbul’a kurulması hedeflenen finans merkezinin global merkezlerle rekabet edip edemeyeceği, avantajları dezavantajları, diğer finans merkezlerinin faaliyetleri ile geçmişlerinden hareket edilerek ve İstanbul’un finans tarihide göz önüne alınarak İstanbul Finans Merkezinin başarılı olup olamayacağı tartışılacaktır.

                      Finans Merkezi Kavramı, Tarihçesi ve Gelişimi

Finans merkezi, çok çeşitli finansal işlemlerin yapıldığı ve finansal kurumların kümelendiği yer olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası Finans Merkezi (UFM) ise farklı ve çeşitli uluslararası finans kurumlarının ve işlemlerin merkezileştiği kentlerdir1. Sümer, Babil ve Asurluların ticareti hukuki bir zemine dayandırmaları, hatta faizli borç ilişkilerinin gelişmesinden hareketle prefinans merkezleri olarak nitelendirebiliriz2. Bu ticari ilişkilerin yüzyıllar boyunca gelişmesi bu bağlamda yaşanan konjonktürel değişimlerin sonucu 13. Yüzyıl’da Floransalı tüccarların girişimleriyle ilk bankaların kurulmasıyla bankacılık faaliyetleri başlamıştır. 1609 yılında Amsterdam’da kurulan Amsterdam Bank Güney Hollandalı mudilerin kaynaklarını buraya aktarmasıyla ciddi miktarda finansman elde etmiş, Avrupa’nın güçlü bankalarından bir olmuştur3. Yaşanan savaşlar, sanayileşmeler, ticaret, ulaşım, üretim teknikleri, bankacılık sektörlerinde yaşanan gelişmeler ve yenilikler paranın globalleşmesine yol açmış bu bağlamda bu yeniliği yakalayan şehirler (Londra, Amsterdam, New York, Paris gibi) ilerleyen yıllarda sosyal sermaye stoklarını geliştirmiş, kurdukları sistemle finans sektöründe öncü yerler olmuşlardır.

Osmanlıdan Cumhuriyete İstanbul’un Finans Tarihi

İstanbul’da kredi ve faiz kurumlarını Yahudilerin İspanya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınmasına kadar götürebiliriz. Çünkü Yahudiler İspanya’da önemli ticaretlerle uğraşan, finansal merkezlerde söz sahibiydiler ve para operasyonlarının başındaydılar. Sonuçta Hristiyanlıkta ve İslamiyet’te faiz kesin bir şekilde yasaklanmışken Yahudilikte ise bir Yahudi’ye faizle para verilmemesi koşuluyla diğer insanlara rahatlıkla faizle para verilebilirdi.

Yahudilerin İstanbul’a gelmesiyle beraber para ve kredi işleri daha sistematikleşmiş ve yaygınlaşmıştır. Yanlarına çırak olarak aldıkları Ermeni ve Rum çocuklar, kendilerini geliştirip işleri ve sistemi öğrenip kendi işletmelerini açmaya başlamasıyla Rumlar ve Ermeniler de para ve kredi sektörüne girmeye ve güçlerini arttırmaya başlamıştır.

Galata Bankerleri adı verilen oluşum ile Osmanlı Devleti uluslararası finans kuruluşlarından kolayca finansman sağlamış, ihtiyacı olduğu zamanda bu bankerlerden borçlanmıştır. Osmanlı’nın ilk bankası olan Bank-ı Der Saadet’in kurulması için gerekli paranın önemli kısmını yurtdışından temin eden ve yine ciddi meblağlar yatıran da bu bankerlerdi. Banka kurulduktan bir süre sonra uluslararası piyasalardaki güvenini kaybedip iflas etmiştir. Bununla birlikte Galata Bankerleri de artık eski gücünü kaybetmeye başlayıp, 1. Dünya savaşıyla beraber birçoğu Avrupa ve Amerika’ya göç etmiş olup kalanlarda, cumhuriyetin kurulmasıyla kenara çekilmiştir.

Uluslararası Finans Merkezlerinde Olması Gereken Özellikler 4

  • Siyasi İstikrar
  • Finansal inovasyon ve rekabetçi finansal aracı kuruluşlar
  • İyi kurulmuş borsa, gelişmiş döviz piyasaları ve takasa sistemi
  • Bankacılığa yönelik esnek düzenlemeler, ekonomik açıdan güçlü ve saygın bankalar
  • Yabancı bankaların piyasaya kolay girmesine izin veren düzenleyici çerçeve
  • Serbest sermaye hareketleri
  • Yaygın olarak erişilebilir ve düşük maliyetli bilişim ve telekomünikasyon hizmetleri
  • Yerel ve uluslararası piyasalara kolay erişilebilirlik
  • Finansal ve ilgili profesyonel hizmetlere kolay erişilebilirlik
  • Nitelikli insan gücü
  • Güçlü ve istikrarlı döviz kurları
  • Siyasi bağımsızlık
  • Güçlü, istikrarlı ve etkili düzenleyici ve denetleyici çerçeve
  • Başta anlaşmazlıkların çözümü olmak üzere güçlü hukuki sistem
  • Esnek vergi sistemi
  • Yüksek yaşam kalitesi

İstanbul Finans Merkezinin Uluslararası Olabilme Durumu

  • Siyasi İstikrar bağlamında 18 yıllık AKP hükümeti görev başında her seçimden yüksek oyla birinci çıkıyorlar bu bağlamda siyasi istikrar yönünden olumludur
  • Finansal İnovasyon ve rekabetçi finansal aracı kuruluşlar hususunda maalesef tam gelişmiş olduğumuz söylenemez. Günden güne bu alanda ilerlemeye gayret gösteriyor olmamıza rağmen uluslararası standarda eriştiğimiz söylenemez
  • İyi kurulmuş borsamız olmasına rağmen insanlarımızın borsa ve finansal okuryazarlığı gelişmediğinden işlem kapasitesi diğer borsalarla kıyaslama yapılınca çok ufak kalıyor ayrıca manipülasyona çok açık bir borsamız var. Döviz piyasalarımız çok kırılgan maalesef bu alanda çok iyi değiliz. Bu durumu olumlu hale dönüştürmenin en önemli yolu yabancı yatırımcıyı ülkeye getirmek ve liranın faiz oranını arttırıp lirayı daha cazip hale getirebiliriz.
  • AKP hükümetinin yaptığı en önemli düzenlemelerden biri bankacılık reformudur. AKP öncesi hükümetlerle kıyaslandığında bankalarımız daha saygın, uluslararası alanda saygın ve prestijli bankalarımız her geçen gün başarılı adımlarla yükselmektedir.
  • Ülkemiz Serbest Piyasa Hareketlerinde de ılımlı bir ülkedir. İsteyen istediği zaman girip çıkabiliyor.
  • Yabancı bankaların piyasaya kolay girmesine izin veren düzenleyici çerçeve bağlamında da bir sorun yok. Ülkemiz yatırım yapmak isteyen tüm yabancı yatırımcılara kapılarını açıyor.
  • Telekomünikasyon ve bilişim hizmetlerini maalesef düşük maliyete mal edemiyoruz. Bunlar önemli gider kalemlerimiz. Ülke olarak bunların bilincinde olup bilişim sektörüne nitelikli eleman yetiştirmek için her geçen gün gerekli adımları atıyoruz.

Sonuç

İstanbul Finans Merkezi’nin uluslararası alana girebilmesi için bazı hususlarda gerekli adımları attığı bazı alanlarda ise yeterli atılımları yapamadığı görülmektedir. Uluslararası yatırımcıyı ülkeye çeken politikalar düzenlenmeli, halkın finansal okur yazarlığı arttırılmalıdır.

Dipnotlar

1-) İbrahim Enes Özkan- İstanbul Finans Merkezinin uluslararası bir karşılaştırması- Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi- 2015- İstanbul

2-) Ahmet İncekara/ Murat Ustaoğlu- Faiz Meselesi- Bilgi Üniversitesi Yayınları- 2019- İstanbul

3-) Tevfik Güran- İktisat Tarihi- Der Yayınları- 2017

4-) İ. Enes Özkan- A.g.e

Kaynakça

Ahmet İncekara/ Murat Ustaoğlu- Faiz Meselesi- Bilgi Üniversitesi Yayınları- 2019- İstanbul

Ali Akyıldız- Para Pul Oldu- İletişim Yayınları- 3.Baskı- 2018- İstanbul

Frederic Mishkin- Para, Bankacılık ve Finansal Piyasalar- Pearson Education Yayıncılık– 8.Baskı-2007

İbrahim Enes Özkan- İstanbul Finans Merkezinin uluslararası bir karşılaştırması- Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi- 2015- İstanbul Tevfik Güran- İktisat Tarihi- Der Yayınları- 2017

Covid Sonrası Dijital Hayat

   Tarih boyunca Harari’nin de dediği gibi insanlığın savaştığı üç şey vardı:

  1. Savaşlar
  2. Kıtlık
  3. Pandemiler

Harari aynı zamanda savaşların artık eskisi kadar insanlığın ölümüne sebep olmadığını, kıtlık ile salgınları da modern bilim sayesinde yendiğimizi söylüyordu ama bu seferki salgında Harari’nin dediği gibi olmadı. Altı aydır bilim insanları bu konu üzerinde çalışmalar yapmasına rağmen kökten net bir çözüm hâlâ bulunamadı. Geri kalanlarımız yani bizler de bu sürece teknoloji sayesinde adapte olabildik. Daha doğrusu adapte olmak zorunda kaldık. 

Dijital dönüşüm yeni bir kavram değildir, hali hazırda 40 yıldır var olan bir şeydi. Örneğin, Alvin Toffler Üçüncü Dalga kitabında ileriki yıllar için  insanların artık işe gitmelerine gerek olmayacağını, insanların evlerinden işlerini yapabilecek hale geleceklerini söylüyordu. Bunu seksenli yıllarda yani bundan 40 yıl önce söylüyordu. Eskiden beri var olan dijital dönüşüm bilim ve teknoloji ile küreselleşip günümüzdeki virüsleri yerelden genele taşıyabilecek boyutlara ulaştı. Ulrich Beck’in de tarif ettiği gibi risk toplumu özellikleri taşıyan toplumlara evrilmemiz sayesinde bilim bir yandan risklerin yaratıcısı bir yandan da çözüm kaynağı oldu. 

Şu an dünyaya baktığımızda iktisadi gelişmeler, toplumsal olaylar ve dijital dönüşümle yeni bir dünya düzeni oluşmaktadır. Bilgi ve enformasyon çağının gelişimi yani. Endüstri 4.0’lar, Küreselleşme 3.0’lar ve daha fazla teknoloji ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu ilerleme olacaktı zaten, covid-19 sadece 10 yılda olabilecek ilerlemeyi 1 yıla indirdi, aynı Sanayi Devrimi zamanları gibi.

Covid-19 sürecinde internet ve teknoloji kullanımı büyük ölçüde arttı. Örneğin, Türkiye’de 3 milyon banka kartı ilk defa bu dönemde internet alışverişinde kullanılmaya başlandı. Nitekim, internet ve teknolojinin kullanımındaki bu değişimin hızlanması bir seçenek değil, bir zorunluluk haline geldi. Burada kartlara dokunmamak için temassız kart özelliği ile siz pos cihazına kendiniz kartınızı gösterip, fişinizi de e-posta ile alarak ödemenizi gerçekleştirebiliyorsunuz. Başka bir örnek de dünyada son yıllarda sık sık duyduğumuz blockchain teknolojisidir. Çin bu konuda büyük atılımlar yapmaktadır. Bu teknoloji ile ABD gerekli teçhizatı kendinde oluşturmazsa Çin’in ABD’nin önüne geçerek, doları sollayabileceği düşünülmektedir. Rezerv paranın Çin Yuan’ı olması, dünyanın kapitalist bir  devletten daha çok komünist bir devlete boyun eğmesi demek olur. Denize düşüp yılana sarılmak gibi. 

Covid-19 ile kullanımı büyük ölçüde artan başka bir alan da sosyal medyadır. Sosyal medya insan hayatı üzerinde çok etki bırakmaktadır. Örneğin, insanlar İnstagram’da gördüğü yerleri artık kendisi gitmek ve görmek istemeye başlaması ile turizm gelirlerinde artış yaşanmıştı. Fenomenlere kıyafetlerini giydirip piyasaya kendini göstermeye çalışan butikler, mağazalara dönüşmüştü. Trump attığı tweetlerle dolar iniş çıkışına neden oluyordu. Anlaşılacağı üzere sosyal medyanın eski zamanlar medyasından farklı olması ve daha etkili olması ülkeler, politikalar hatta daha mikro ifade edersek insanlar üzerinde etkisi gittikçe artmaktaydı. Bunu sağlayan internet ise günümüzde 6 milyara yakın insan tarafından kullanılmaktadır. İnternetin iletişim gücü de sosyal yaşamın tüm alanlarına dağılmış bulunmaktadır. Bu dağılım da korku ekonomisini besler boyutlara ulaştı. Sosyal medyada dolaşan bilgi kirliliği tüketici beklentilerini olumsuz yönde etkileyebiliyor ve tüketim alışkanlıkları her ülke için stratejik bir konudur. Oynaklığı belirli riskler taşır. Bilindiği üzere mal ve hizmetlerin tüketimi veya tüketici harcamaları, ekonominin temel itici güçlerinden biridir. Tüketim harcamaları, dünyanın gayri safi yurtiçi hasılasının %58’ini oluşturmaktadır. ABD ve İngiltere gibi ülkelerde bu GSYİH’larının üçte ikisini temsil ediyor. Dolayısıyla, tüketici harcamaları yavaşlarsa veya durursa, ekonomiler büyük sorun yaşar. 

Ekonomilerin yaşayacağı başka sorunlar için günümüzden ders alıp böyle bir krizle bir daha karşılaşınca hazır olabilmek için iş hacimlerini dijital ortama taşıyabileceğimiz mekanizmalar tasarlayıp, uygulamaya geçirmeliyiz. Örneğin geleceğin bankaları fintech ekosistemlerini geliştirerek piyasada rekabet edebilecek düzeye gelmeleri gerekecek. Başka bir örnekte sanal para. Nakitsiz toplum ile dijitalleşme birbirini destekleyen şeylerdir. Tabi önce dijital para kullanabilmek için alışveriş yapacağınız yerlerin de o dijital parayı kabul ediyor olması lazım. Günümüzde bu paraların arzı var ama kabul eden işletme sayısı az. GSMH’ın yarısı nakitin maliyetine gidiyor. Dijital dünyanın bir başka nedeni de kaydını tutabilmek, izini sürebilmektir. Nakitsiz toplumun en önemli faydalarından biri de izi sürülebilir. Yani vergi takibi daha kolay olabilir. Her şekilde ülkenin ekonomisine hizmet eden kayıtlı ekonomiye girmiş bir değer aracı olması anlamında da çok önemlidir. 

Şirketler ve kurumlar yapay zeka, nesnelerin interneti, akıllı otomasyon, kişisel asistanlar, yüz tanıma sistemi gibi uygulamalarla insanlarla bağlantı kuracaklardır. Bunların bazıları günümüzde de yapılıyor ama bu uygulamalar belirli riskler de taşıyor. Siber güvenliğin önemi de artacak bu noktada. Gelecekte Emniyet Genel Müdürlüğünün içerisinde siber polisler görebiliriz. Ayrıca salgın sonrası dönemde evden çalışma gibi pek çok alanda sosyal inovasyon ve deneylerden öğrenme fırsatları yaratılacaktır. Bu sayede hangi yeniliklerin ekonomik ve sosyal refaha katkı sağlayacağı, hangilerinin ise toplumun gelişimini engelleyeceğine dair bir anlayış geliştirilebilir. Bazı firmaların piyasadan silinmemesi için daha iyi olmaları gerekecek. Home ofis çalışma imkanları sunmak gibi atılımlar yapmaları gerekecek. Ama bu sefer de o ofisleri temizleyen, onlara çay yapan, onlara yemek yapan çalışanlara ne olacak? Teknoloji bunu nasıl çözecek? Tamam, bu salgın dijitalleşmeyi hızlandıracak. Yeni iş sahaları açacak. Ama bu açılan sahalar bazı sahaların yok olması ile açılacaktır ve artık teknoloji eskisinden daha karmaşık durumdadır. Teknoloji eskisi kadar basit olsaydı herkes kolayca yazılım mühendisi olabilirdi. Ama şu anki teknoloji de bu yeni sahalar için eğitimli insanlar gerektirecektir. Bazı ülkelerde eğitim ücretli olunca bu zorlaşır. Ayrıca eğitimsiz insanların arasındaki işsizlik oranı da artar. Çünkü yaratılacak işler robot kullanabilen, programlayan, yazılım çözümleri geliştiren, otomasyon sistemleri geliştiren, uygulayan, hayata geçiren, dijital altyapı oluşturan, bu konuda uzmanlaşan kişilere yönelik olacak. En basit örnekle günümüzde herkes yazılım mühendisi olamıyor. 

Pandemi dışa bağımlılığın riskleri konusunda bir ön fragman oldu. Bu durum ülkeleri milli üretime veya bebek sanayisine yönlendirmeye başlatabilir. Mesela yerleşiklerin ürettiği veriler Türkiye sınırları dışındaki sunucularda toplanmakta ve Türkiye dışında metalaştırılmaktadır. Buna karşılık, Türkiye dışındaki yerleşiklerin ürettiği ve Türkiye sınırları içerisinde bulunan sunucularda depolanan ve metalaştırılan bilgi oldukça sınırlıdır. Türkiye’nin “Sanayi 4.0” için üreteceği politikalar, ülkeyi, öncelikle küresel büyük veri ekonomisinde net veri ithalatçısı haline getirmelidir. Nitekim, Türkiye’de şu an gencecik bir start-up doğuyor. Almamız gereken bu dersten sonra ülkemizin bilimsel alanlara destek verme sorununu artık aşarız umarım. Bakınız hızla dijitalleşme imkanı olmayan markalara; pandemi yüzünden zor durumda olduklarını görmekteyiz. Bir de bu ilerlemeleri ölçütünde ve kararında yapmak da önemlidir. Şu anki virüsün bu kadar yayılmasında da küreselleşme ve teknolojinin payı var. Ebola virüsü Covid-19 virüsü gibi yayılmamıştı. Çünkü çıktığı yerde ileri düzey teknolojilerle donanımlı metro ağları yoktu ve Çin gibi ulaşımı hızlı ve kolay bir ülkede değildi. Aşırı küreselleşme ve teknoloji yüzünden virüs hızla yayıldı. Mesela Çin polisleri şuan insanların vücut ısısını gösteren gözlüklere sahip iken teknolojik alanda yeterli olmayan ülkeler bu tarz ayrıcalıklara sahip değil. 

Peki teknoloji her şeyi çözebilir mi? Hayır. Paranın her şeyi çözemediği alanlar olduğu gibi teknolojinin de yetersiz kaldığı alanlar olacaktır. İnsanoğlu olmadan dünyanın bir manası yok. Ekonomik büyümenin fetişleştiği bir ülkede şaşırılmadık unsur olan benmerkezci insanlar, kârları için otomasyon ve yapay zekayı tercih edebilir. Çünkü bilgisayarlar ve robotlar hastalanmıyor. Çoğu şirket bu yüzden üretimini insana dayalı olduğu için durdurmak zorunda kalmıştı. Bigdatalar büyüdükçe dijitalleşme robotlaşmanın daha zekice işler yapmasına katkı sağlıyor. Gittikçe kol emeği yerine zihin emeği ikame etmiş oluyor bu durumda. Bu da toplumsal sorunlara neden olabilir. Hem insanlar sadece geçimini sağlamak için çalışmazlar. İş aynı zamanda insanların kimlik unsurudur. Kendini ifade etme yoludur. Ya şimdiye kadarki alışkanlıklarımız değişecek ya da iş dışında kendimizi ifade etme yolları kullanacağız. Ya da ciddi anlamda ekonomik sorunlar yaşayacağız. İleride vasıflı olmak insanların hayatlarını kurtaracaktır. Vasfınız, kariyeriniz, yaratıcılığınız ne kadar yüksek ise endüstri 4.0’ın ya da Japonların deyimiyle toplum 5.0’ın dünyasında hayatta kalma şansınız ya da o hayatta iyi bir hayat kurma şansınız o kadar yüksek olacaktır.

        Bu dünya anlayışına antitez olacak bir ideoloji hangi yılda tüm dünyaya egemen olur bilmem ama bu çağda da insanlar her çağda olduğu gibi birbirlerini harcıyor. Eski sorunları daha modern şekillerde yaşıyoruz sadece. İngiliz filozof Thomas Hobbes’ın da dediği gibi insan insanın kurdudur.

F5: YENİLENEN EKONOMİ

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

PİYASA ve DEVLET BAŞARISIZLIĞI

Piyasanın tanımı, sistematik olarak analizi Klasik İktisatçılar tarafından yapılmıştır. Klasikçilere göre piyasanın temeli özel mülkiyete ve bireysel çıkara dayalıdır. Ekonomik aktörler kendi çıkarları peşinden koşar. Piyasada arz ve talep koşulları mevcuttur. Arz ve talepte yaşanan dalgalanmalar fiyat mekanizması ile dengeye gelmektedir. Klasikçiler birçok analiz ve varsayım yaptıktan sonra, ekonomiye devlet müdahalesine karşı çıktılar. Kamu harcamaları minimum düzeyde olmalı, bütçenin denk olması gerektiğini savundular.

Piyasa ekonomisi, kendi dinamikleri gereği günümüze kadar birçok krize neden oldu. 1929 Büyük Buhran serbest piyasanın krizlere,dalgalanmalara ve şoklara açık olduğunu herkese göstermişti. Piyasa başarısızlıkları (eksik rekabet, optimal kaynak dağılımı, ölçek ekonomileri, doğal monopol, dışsallıklar, asimetrik bilgi, gelir ve servet dağılımında adaletsizlik) olarak literatürde tanımlanır. Piyasa başarısızlıklarını gidermek için John Maynard Keynesle beraber daha sonra Keynesyen İktisatçılar tarafından devletin maliye politikası araçları ile piyasaya müdahale etmesi gerektiği fikri ortaya çıktı. Günümüze kadar gelen süreçte devletin piyasaya müdahale ederken başarısız olduğu durumlar meydana geldi.

  Devlet Başarısızlıkları

   Piyasa başarısızlıklarına devlet müdahale ederken devletin de başarısızlıklarını gözlemleyebiliyoruz. Devlet başarısızlığının nedenini politikada tam rekabetin geçerli olmaması, politik miyopluk, politik dışsal ekonomiler, politik negatif ölçek ekonomileri, kamusal güç ve yetki dağılımındaki dengesizlik, politikada şeffaflık olmaması, hizmet kayırmacılığı, gereksiz ve aşırı harcamalar şeklinde sıralayabiliriz.

  Piyasada tam rekabet şartları bir varsayımdır. İdeal olan piyasa tipidir. Politikada da tam rekabet şartları mevcut değildir. Seçmenler kamusal mallara olan talebini siyasi oylarla belirler. Tam rekabet şartları olmadığından dolayı toplumsal tercihlere dayalı kamusal mallar üretilmeyebilir. Hem otokratik ülkelerde hem demokratik ülkelerde bunu gözlemleyebiliriz. Seçmenlerin politika hakkında yeterli bilgiye sahip olamaması bunun sonucunda doğru tercih yapılamaması, politika hakkında bilgi edinme maliyetlerinin yüksek olması, politikaya ilgisizlik, depolitizasyon uygulamaları, yanlış veya yalan propagandalar politikada tam rekabeti engelleyen unsurlar olup devlet başarısızlığına yol açan etkenlerdir.

   Maksimizasyon teorisine göre siyasi aktörler oy maksimizasyonu yapar. Siyasi aktörler kamu ekonomisi için kararlar alırken, yapacakları harcama ve yatırımla en yüksek oy getirisini sağlamaya çalışırlar. Uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli daha erken sonuç alınabilecek yatırımlar yapabilirler. Kısa vadeli yatırımlarla halkın faydasını arttırıp oy toplayabilirler. Seçimi kazanmak siyasi iktidarlar için daha önemli olabilir, bu nedenle ekonomik boyutu göz ardı edebilirler. Kamu ekonomisinde kaynak dağılımı uzun vadeli yatırımlara değil, kısa vadeli yatırımlara yapılırsa, günü kurtarma politikaları uygulanıp, uzak veya ileri görülmüyorsa buna politik miyopluk denir. Politik miyopluk devlet başarısızlığına yol açan etkenlerden biridir.

   Piyasa ekonomisindeki dışsallık kavramı politikada da karşımıza çıkar. Patronaj ilişkisi, türev dışsallıklar ve rant politikadaki dışsallık türleridir. Siyasi iktidarlar, kendi parti üyelerini koruyup gözetirler. Siyasi iktidarın (patron), üyeleri ile olan bu tarz ilişkisine patronaj ilişkisi denir. İlişki sonucunda ekonomik kaynaklar, politik yandaşlara veya partizanlara dağıtılabilir. Türev dışsallık, siyasi iktidarın aldığı bir ekonomik karar sonrası meydana gelen ancak önceden tahmin edilemeyen bir dışsallık türüdür. Yani, devlet müdahalesi sonucu piyasadaki aksaklığı düzeltirken, başka bir ekonomik problemle karşılaşmaktır. Politik dışsallığın en yaygını rant dağıtmak veya rant alanı açmaktır. Politika rant aracına rahatlıkla dönüştürülebilir. Siyasi iktidarlar, kendilerine, üyelerine, iktidara yakın iş dünyasına, dostlara, akrabalara rant alanı açabilir. Çıkar grupları, baskı grupları da ranttan faydalanmak isteyebilir. Dolayısıyla rant, kaynak tahsisini bozan bir uygulama olup devlet başarısızlığıdır.

  Politik negatif ölçek ekonomisi, piyasa ekonomisindeki negatif ölçek ekonomisine benzer. Ölçek ekonomisi, üretim yapan firmaların üretimdeki verimliliğini arttırarak maliyetlerini düşürmesidir. Bir bakıma firma büyüklüğü ile alakalıdır. Firma büyüklüğü her zaman olumlu sonuçlar vermeyebilir. Negatif ölçek ekonomisi, firma büyüklüğünün artması sonucu firmanın karşılaştığı olumsuz sonuçlardır. Politik negatif ölçek ekonomi ise, devlet kurum ve kuruluşlarının aşırı büyüklüğü sonucunda büyük ölçekte üretim yapıp, üretim maliyetlerinin artması ve verimsiz olmasıdır. Özellikle, KİT’lerin hayret verici bir şekilde verimsiz olması ve devlet kurumlarında yapılan israf, yolsuzluk, yağmacılık politik negatif ölçek ekonomisine örnektir. Bir diğer örnek ise hizmet kayırmacılığıdır. Siyasi iktidarlar, ekonomik kaynakların dağılımını bölgelerin kalkınmışlık düzeyine göre değil, kendi seçmen bölgelerine göre yapabilir. Bütçe kaynaklarının bu yönde kullanılması devlet başarısızlığıdır.

   Kamu kesiminde yetki ve güç dağılımında dengesizlikler olabilir. Devletin merkeziyetçi bir yapıda olması, kuvvetler ayrılığı prensibinin tam olarak işleyememesi, yürütmenin tek elde toplanması kamu kesimindeki karar alma süreçlerini etkileyebilir. 

   Devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi kaynak tahsisinde etkinlik için önemli bir faktördür. Kurum ve kuruluşlara ayrılan bütçelerle kamu harcamaları yapılır. Harcamaların verimli alanlara yapılması hem piyasanın hem de devletin menfaatinedir. Denetim ve kontrol mekanizmasının zayıflaması harcamaların verimliliğini ve kurum faaliyetlerinin şeffaflığını ölçemez. Ayrıca politikada şeffaflık olmamasına sebep olur. Politikada şeffaflık olmayışı başarısızlığa sebep olur.

    Piyasa ekonomisinde firmalar harcama yaparken minimum maliyet, maksimum kar hedefler. Yani, firmalar gereksiz harcama yapmaktan kaçınır.    Bildiğiniz gibi kamu harcamalarının finansmanı vergilerdir. Devlet, toplanan vergileri harcarken dikkatli davranmaz. Devlet harcama yaparken amacı kar elde etmek değildir. İnsan, doğası gereği kendi parasını harcadığı zaman titiz davranır. Minimum fiyatla maksimum fayda elde etmeye çalışır. Harcamayı yapan bürokratlar, politikacılar, kamu görevlileri kendi paralarını harcamıyorlar. Başkalarının paralarını harcıyorlar. Bu sebeple kamuda gereksiz ve aşırı harcamalar meydana gelebiliyor.   

Piyasaya ekonomisine karşı kamusal çözüm önerileri de piyasa gibi mükemmel değildir. Devletin müdahaleleri piyasa aksaklıklarını gidermek yerine daha büyük problemler oluşturabilir. Devlet başarısızlığı ve piyasa başarısızlığını tamamen ortadan kaldıramayız. Minimum düzeye indirmek için modellemeler yapılabilir. Ancak devletin müdahalesinin başarısız olması sebebiyle piyasayı da kendi haline bırakamayız. Devletin müdahale araçları, doğru ve etkin kullanıldığı zaman piyasa ekonomisi için dengeleyici unsurdur.

KAYNAKÇA

Coşkun Can Aktan – Devletin Başarısızlığının Anatomisi

Prof. Dr. Ali Özgüven – İktisadi Düşünceler – Doktrinler ve Teoriler

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz – Maliye

KENTE DAİR BİR PERSPEKTİF : ZENGİN – FAKİR UÇURUMUNUN KENTE YANSIMASI

   Bu çalışmada David Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir kitabına dair bir inceleme yapılacaktır.

YAZAR HAKKINDA

  1935’te İngiltere’de doğdu. 1961’de Cambridge Üniversitesi’nde coğrafya alanında doktorasını tamamladı. Bristol Üniversitesi’ndeki çalışmalarının ardından 1969’da ABD, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’ne geçti. 2001’de City University of New York’ta çalışmaya başladı. Çalışmaları sosyal ve politik tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Küresel kapitalizmin, özellikle de neoliberal biçiminin, eleştirisine sosyal sınıfın ve Marksist metotların ciddi metodolojik araçlar olarak geri getirilmesine yardımcı olması ile anılmaktadır. Harvey’in çalışmalarının en önemli özelliği, Marksist kurama uzamsallık fikrini dahil etmesi, eklemlemesi olmuştur.

Başlıca Eserleri:

  • Postmodernliğin Durumu (The Condition of Postmodernity)  – 1989
  • Sosyal Adalet ve Şehir (Social Justice and the City)  – 1973
  • Umut Mekânları (Spaces of Hope) – 2000
  • Paris, Modernitenin Başkenti (Paris, Capital of Modernity) – 2003
  • Sermaye Muamması (The Enigma of Capital) – 2010 
  • Sermayenin Mekanları (Spaces of Capital: Towards a Critical Geography) – 2001
  • Asi Şehirler (Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution) – 2012
  • On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (Seventeen Contradictions and The End of Capitalism) – 2014
  • Sermayenin Sınırları (The Limits to Capital) – 1982

KİTAP ÜZERİNE

  Yalnız şehir planlamacılarını, mimarları, coğrafyacıları ve sosyal bilimcileri değil, “mekân” ve “insan” ile etkileşimde olan bütün disiplinlerden insanları ilgilendiren bir kitap olan Sosyal Adalet ve Şehir, üç kısım ve yedi bölüm şeklinde 1973 yılında ilk kez baskıya sunulmuştur.

  “Kitap, her şeyin ötesinde, hem liberal hem sosyalist kısımlarıyla, toplumsal süreçleri ve mekânsal biçimleri analitik olarak ve eyleme rehber oluşturacak şekilde bir araya getirmenin mümkün olduğunu kanıtlamayı ve bunların yorumunu göstermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu kitapta, mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekânsaldır. Bu iki parçayı birleştiren dört anahtar tema görülür: kuramın doğası, sosyal adaletin doğası, mekânın doğası, kentselliğin doğası. ”[1]

  Eserin başlığında da geçen “sosyal adalet” kavramını Harvey ‘adil yollarla sağlanmış bir dağıtım’ olarak tanımlamaktadır.[2] Harvey’e göre sosyal adalet teriminin bölgesel düzeyde sağlanabilmesi 2 koşula bağlıdır: gelir dağıtımının ve mevcut mekanizmaların düzenlenmesi.[3]

GİRİŞ

  Harvey kentleşmeyi, kapitalist sermaye birikiminin hareketleri ve krizleri kapsamında inceler. Harvey’e göre kapitalist kentleşme, üretim sürecinde ekonomik krize giren sermayenin, kârlarını arttırmak amacıyla yatırımlarını daha kârlı olan kentsel yapılı çevreye yönlendirmelerinin sonucunda ilerlemiştir.

  Harvey’e göre modern kentlerin büyümesi kapitalistlerin kârlarını maksimize etmek istemesinin tarihidir. Bu noktada kentler kapitalist sermaye birikim mantığını yansıtan bir aynadır. Harvey kent çalışmalarında genel olarak kapitalist sistemin adaletsizliği üzerine yoğunlaşır.

  “Harvey, kentsel soruna ilişkin olarak sermayenin dolaşım sürecinde kentsel yapılı çevresinin oynadığı rolü vurgularken, sermaye ve sınıf merkezli bu yaklaşımında kentsel çelişkiyi sermaye mantığından hareketle anlamaya çalışmaktadır.”[4]

KENT, MEKAN VE PLANLAMA

  Kenti anlayabilmek için kentin üstlendiği mekânsal biçimle kentteki toplumsal süreçler arasında bir ilişki kurulmalıdır. Bu çerçevede; mekânsal biçimi özümsemek adına mekânsal bilinçle (coğrafi muhayyile), toplumsal süreçleri idrak edebilmek için ise sosyolojik muhayyile bakmak ve bu iki tahayyül arasında köprü kurmak gereklidir.

  Sosyolojik muhayyile tarihimizi, yaşam öykümüzü ve bu ikisinin toplum içerisindeki etkileşimlerini kavramımızı sağlar. Coğrafi muhayyile sayesinde birey kendi hayatını mekân ve yer bağlamına oturtarak anlayacaktır.

  Kentin mekânsal biçimi toplumsal mekân felsefesiyle anlaşılır hale gelecektir ve toplumsal mekânın anlaşılabilmesi sosyolojik ve coğrafi muhayyile arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğuyla ilintilidir. Toplumsal mekân, bireyin etrafını saran mekânsal simgeciliğe tepkilerinin ve duygularının oluşturduğu bütünsellik olarak karşımıza çıkmakla beraber sadece bireyden bireye değil zamana göre de değişiklik gösteren bir yapıya sahiptir.

  Mekânı anlamak istiyorsak mekânın simgesel anlamının yanısıra bilişsel süreç vasıtasıyla davranış üzerindeki belirtilerini dikkate almalıyız.

  Kente, içinde toplumsal süreçle mekânsal biçimin sürekli etkileşim halinde olduğu karmaşık ve dinamik bir sistem olarak bakmak onu kavrayabilmek için temel bir basamak işlevi görecektir. Çünkü insanlar her ne kadar binalarda yaşasalar da onların davranışlarına yön veren içlerinde oturdukları binalar değil kendi aralarındaki iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişkilerdir.

KENTSEL BİR PROBLEM: SOSYAL EŞİTSİZLİK VE ADALET

  Sosyal adalet, bireysel ilerlemede toplumsal iş birliği yapma ihtiyacı sonucu ortaya çıkan ikilikler için adil ilkelerin pratiğe dökülmesidir. Sosyal adalet ilkesi ortak iş yapılmasından doğan faydaların bölüştürülmesinde uygulanır. Sosyal adalet ilkesinin temel taşı “adil yollarla sağlanan adil bir dağıtım” kavramıdır.

  Adil bir dağıtım için temel olarak üç kıstasa başvurulur: ihtiyaç, ortak yarara katkı ve liyakat. Bunları biraz açmak gerekirse;

  • İhtiyaç; gıda, konut, sağlık hizmeti, eğitim, toplumsal ve çevresel hizmet, tüketim malları, boş zamanların değerlendirilmesi olanakları, semt konforları ve ulaşım hizmetleri olmak üzere birçok faaliyet kategorisiyle tanımlanabilen ve toplum geliştikçe değişen dinamik bir yapıya sahiptir.
  • Ortak yarara katkı bir bölgeye yapılan kaynak aktarımının, diğer bölgedeki koşullara nasıl yansıdığıyla ilgilenir.
  • Liyakat ise fazladan kaynak tahsisi olarak coğrafya bağlamına oturtulabilir.

Bu üç kıstasın her birine göre dağıtımı değerlendirecek ve ölçecek yöntemlerin tasarlanması bölgesel dağıtımcı adaletin işlerliği açısından önem arz etmektedir (geleneksel arz-talep analizi, göreli yoksunluk analizi, istatistiksel analiz, uzman görüşü analizi vs.).

  Mekânsal örgütlenme ve bölgesel yatırım, nüfusun ihtiyaçlarını giderecek şekilde olmalıdır ve ihtiyaçlarla gerçek tahsisler arasındaki fark, sistemdeki bölgesel adaletsizlik derecesini yansıtacaktır. Sosyal adalet koşullarında; bölgelerarası kaynak tahsisi ve mülk edinme eşitsizliklerine, ayrıcalık verilen bölgeler diğer bölgelerin ortak yararına katkıda bulunacaksa izin verilmeli ve gelir dağıtımı gerçekleştirilirken düşük avantajlı gruplara üstünlük sağlayacak şekilde bölgesel sınırlar tespit edilmelidir.

KENTSEL EKONOMİ

  Bir şeyin yararlılığı, belirli bir gereksinimi karşılayabilme özelliği, o şeyi kullanım değeri haline getirir. Kullanım değeri, ya dolaysız olarak bir insanın kişisel gereksinimlerini giderir, ya da maddi varlıkların üretimi için üretim aracı olarak hizmet eder. Kullanım değeri, zenginliğin maddesel içeriğini oluşturur. “Kullanım değerleri toplumsal ihtiyaç ve gereklilikler, kişisel farklılıklar, kültürel alışkanlıklar, yaşam tarzı alışkanlıkları ve benzerlerinin bir karışımıdır.”[5] Örneğin; dokuma tezgahının kullanım değeri, onun yardımıyla kumaş üretilmesinde yatar.

  Değişim değeri, önce bir tür kullanım değerinin başka bir tür kullanım değeriyle değiştirilmesindeki nicel ilişki olarak ortaya çıkar ve sahip olunan nesnenin diğer malları satın alma gücünü belirtir.

  Meta[6] iktisadında kullanım değeri metanın değişim değerinin taşıyıcısıdır. Metanın değişim değeri, değerin görünüm biçimidir.

  “Bir yandan, her türlü emek, fizyolojik anlamda, insan emek-gücü harcanmasıdır; ve bu, özdeş soyut insan emeği özelliğinde oluşu ile, metaların değerini yaratır ve ona biçim verir. Öte yandan, her türlü emek, insan emek-gücünün, özel bir biçimde ve belirli bir amaca dönük olarak harcanmasıdır, ve bu somut yararlı emek özelliği ile, kullanım-değerlerini üretir.”

(K. Marx)

  Kullanım değeriyle değişim değerini diyalektik ilişki içerisine sokan Marksist yaklaşım, hem toprak kullanımının coğrafi ve sosyolojik açıdan incelenmesine yeni bir bakış getirir hem de kentsel toprak kullanımı sorunlarıyla mekânsal ve iktisadi yaklaşımlar arasında bağlayıcı işlev üstlenir.

  Analizciler, coğrafyacılar ve sosyologlar kullanım değerine odaklanmış çeşitli toprak kullanımı kuramları geliştirirken; neoklasik mikro iktisatçıların oluşturduğu toprak kullanımı kuramları ise değişim değerini merkeze alır.

   Kentsel toprak kullanımı kuramları, metaların değişimine yönelik toplumsal süreci anlamamız adına iki tarafın bütünleştirilmesiyle meydana gelmelidir.

  Kullanım değeriyle değişim değerinin iç içe girmesinin bir yolu olan kira, değişim değerinin, toprak ve mülk sahibi için bir kenara konulan parçasıdır. Kapitalist ekonomilerde kira, tekelci kira, farklılık kirası ve mutlak kira şeklinde ortaya çıkar.

  Toprak kullanımı kuramının biçimini kira ve mekânın nasıl bütünleştiği belirlemektedir. Yapılması gereken aynı bağlamdaki farklı mekân ve kira kavramlarını kapsayan, özel durum toprak kullanımı kuramları meydana getirmektir.

  Marksist kuramı kente uyarlayan, kullanım değeri ve değişim değeri arasındaki diyalektik ilişkiden yola çıkarak kentsel toprak kullanım kuramını inşa eden Harvey, toprağın ve üzerindeki yapıların, kapitalist iktisatta mal olduğunu ama bunların sıradan mallar olmadığını belirtir. Harvey’in toprağı diğer metalardan farklı bir yere koyarken kastettiği kentsel bir bağlam içinde olan toprak parçasıdır.[7] Harvey’e göre toprak ve yapıların yeri sabittir. Mutlak konum, kullanımı belirleme hakkına sahip olan kişiye tekelci ayrıcalıklar verir. Toprak ve yapılar kimsenin onlarsız yapamayacağı mallardır.

SONUÇ

  Harvey, kapitalizmin son adımına geçişteki yeni yapılanmayı ve modernitenin bu dönüşüme tepkisini ele alan neo-marksist bir kent kuramcısıdır.

  Harvey’i neo-marksist yapan temel özellikler aşağıda belirttiğim gibidir:

  • Marksist kuramı kent ve diğer özel antikapitalist mücadele mekanları üzerinde sınırlar.
  • Sınırlar çerçevesinde kuramın uygulama yöntemleri üzerine çalıştığı için
  • Lefebvre’nin kent hakkı kavramından nasıl devrimci imkanlar çıkarılabilir diye sorgulaması

  Harvey’e göre;

  • Sosyal süreçler ve mekânsal formlar arasında bir ilişki bulunmaktadır. Bu doğrultuda mekanın doğrudan sosyal olana ilişkin tasarruflarını sorgular.
  • Kentleşme sermayenin birikimiyle oluşur ve üretim ile artı(k)-değerin dolaşımı önemlidir.
  • Kent; sosyal artı-değerin ilişkisel bir sonucu, egemen ekonomik örgütlülüğün bir yansıması ve toplumun mekandaki örgütlenmesidir.
  • Gelir dağıtımı her bölgedeki nüfusun ihtiyaçlarının karşılanacağı, kaynakların bölgelerarası çarpan etkilerini azami düzeye çıkaracak şekilde tahsis edileceği, fazla kaynakların fiziksel ve toplumsal çevreden kaynaklanan özel zorlukların karşılanmasına tahsis edileceği şekilde olmalıdır.
  • Kurumsal / örgütsel / siyasal / iktisadi mekanizmalar en az avantajlı bölgelerin başarı şansının olabildiğince yüksek olmasını sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.

  Sosyal Adalet ve şehir kitabı ile ilgili önemli yerlerin altını çizmek gerekirse;

  • Eser, tarihsel maddeciliğin mekan çalışmalarına uygulamasının ilk örneği olup sosyal adaletsizliğin mekan üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü gösterir.
  • Eserde kapitalist üretimin doğasından kaynaklanan akılcılık mekana taşınmakta, artı-değerin coğrafi bir izdüşümü kent üzerinde yoğunlaşmaktadır.
  • Eserin tartışma ekseni dört boyuta sahiptir: kuram, mekan, adalet, kentsellik/ kentlilik. Bu eksenleri biraz açmak gerekirse;
  • Kuram: Sosyal olandan ayrıştırılamayan bir tür uygulamanın kendisi ve toplumsal olana bağlıdır.
  • Mekan: Göreli ve ilişkisel bir doğası vardır ve toplumlar farklı mekanları kavramsallaştırabilme ve üretebilme yetisine sahiptir.
  • Adalet: Toplumsal bir sürecin içerisinde şekillenen bir uzlaşmanın kendisidir.
  • Kentsellik: Üretim / dağıtım / yeniden üretimin asal merkezidir ve toplumsal bir niteliğe sahiptir.

ESERİN KÜNYESİ

Yazar adı: David Harvey

Eser Adı: Sosyal Adalet ve Şehir

Yayın Evi: Metis Yayınları

Yayın Yeri / Tarihi: İstanbul / Nisan 2016

Sayfa Sayısı: 294

KAYNAKÇA


[1] David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, 5. Basım, İstanbul, Nisan 2016, s. 10-11.

[2] David Harvey, a.g.e., s. 96.

[3] David Harvey, a.g.e., s. 111.

[4] Fuat Güllüpınar, Kent Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını, Eskişehir, 2013, s. 77.

[5] David Harvey, a.g.e., s. 149.

[6] Meta:

(1) herhangi bir insani gereksinimi gideren nesnedir.

(2) kendi gereksinimi için değil, değişim için üretilen nesnedir.

Bir şeyin meta olabilmesi için emek ürünü olması ve satış için üretilmesi gerekir.

[7] Kentsel toprak, gelecekte kentsel arsaya dönüşeceği ümidi ile alınıp satılmaya başlanmış yani piyasa değeri kentsel arsa olma olasılıklarına göre oluşmaya başlayan topraklardır.

MELEZ POLİTİKA: HELİKOPTER PARA

Las Vegas  Lights kulübünün, LA Galaxy ile yaptığı maç arasında helikopterden taraftarlara para atması gibi yada La Casa de Papel’de Profesör’ün İspanya Merkez Bankasına girmek için galeyan çıkarmak adına zeplinden dağıttığı para gibi FED de ekonominin üzerine para dağıttı.

Şu an corona virüsünden dolayı tüketimde oluşan aksama için analistler ve politikacılar, hem talebi canlandıracak hem de ekonominin yapısını iyileştirecek alışılmadık bir politika ile ilgili fikirler paylaşmaya başladılar. Bu yazıda bu fikirlerden en ünlüsü olan para politikasının çaresizliğini anlatacağım.

Bilindiği üzere mal ve hizmetlerin tüketimi veya tüketici harcamaları, ekonominin temel itici güçlerinden biridir. Tüketim harcamaları, dünyanın gayri safi yurtiçi hasılasının %58’ini oluşturmaktadır. ABD ve İngiltere gibi ülkelerde bu GSYİH’larının üçte ikisini temsil ediyor. Dolayısıyla, tüketici harcamaları yavaşlarsa veya durursa, ekonomi büyük sorun yaşar. Şu an dünyada işyerlerinin kapanışlarını ve işten çıkarmaları görüyoruz. Yani tüketici harcamaları büyük bir darbe alacak bu koşullarda. Bu duruma önerilen çözüm ise, hükümetlerin her kişiye ödeme yapmasıdır. Böyle bir kararın verilme sebebi, banka hesabınızda fazladan paranız varsa, gelecek hakkında daha az endişe duyacağınız ve harcamaya daha meyilli olacağınızdır. Bazı hükümetler bunu denemeye başlıyor. Nakit banknot dağıtma geçmişi olan Hong Kong hükümeti, Şubat ayında ülkedeki yerleşik halkına 10000 Hong Kong  doları yani 1280 ABD doları vermeyi planladığını duyurdu. Mart ayında Amerika hükümeti, belirli bir seviyenin altındaki her yetişkine 1200 dolar gönderen bir paket onayladı. 82 milyonluk nüfusa sahip olan Türkiye ise sadece 2 milyon 300 bin haneye 1000 lira yani 143,27 ABD doları destek verebiliyor. Ekonomik güç bu politika için önemli olduğunu da bu rakamlarla görüyoruz. Dünyadaki diğer ülkeler de benzer planları düşünüyor. Ancak, doğrudan nakit aktarma fikri yeni bir fikir değildir. ‘Helikopter para’ terimi, 1969’da pratik bir politika aracı olarak değil, bir düşünce deneyi olarak ekonomist Milton Friedman tarafından üretilmiş, 14. Fed Başkanı Ben Bernanke tarafından da ünlenmişti. Aslında söz konusu olan politikanın ismi “Para ile Finanse Edilen Maliye Politikası”dır. 

Para politikası tek başına ekonomik toparlanmayı desteklemek veya çok düşük enflasyondan kaçınmak için yetersiz olduğunda, maliye politikası potansiyel olarak güçlü bir alternatif sunar. Özellikle faiz oranları sıfıra yakınsa. Bu yüzden parayla finanse edilen mali müdahaleler güçlü bir araçtır. Politikacıların yalnızca acil durumlarda, diğer seçenekler etkisiz olduğu zaman veya gelecekteki istenmeyen sonuçları (örneğin, yolda olan bir borç krizi) tetiklediği zaman başvuracakları tarzdan politikalardır. Şu anki koşullar için her kesimden iktisatçı tarafından desteklenen bir politika aracıdır. Bu politika aracı daha fazla kamu harcamasını sağlayan, vergi indirimi sağlayan ve fazla borçlanmaya karşı nitelikleri olan bir araçtır. Corona virüs krizinin bırakacağı ekonomik etkileri en aza indirmek için zorluğun boyutuyla orantılı hızlı ve iyi hedeflenmiş politikalara ihtiyaç vardı. O yüzden her kesimden destekleniyor. Hızlı ve o boyutta bir politika olduğu için. 

Bu krizden önce merkez bankaları  enflasyonu teşvik etmek için geleneksel olmayan bu aracı kullanırlardı. Ayrıca bu kalıcı/geri dönüşü olmayan helikopter paranın gerçek dünyada uygulanması için   koordineli mali-parasal eylemler gerçekleşmesi gerekir. Yani Merkez Bankası ile Hazine arasında işbirliği ve koordinasyon gereklidir. Şimdi şu da var ama ABD hükümeti ve Hazine, vergi ödemeden hane halklarına 1 trilyon dolar göndermeyi seçerse buna maliye politikası denir. Ancak Fed aynı şeyi yaparsa, buna para politikası denir. Bu  araç makro ekonomik politika karması gibi ama değil de gibi. Hem basit hem karışık ve bu aracın açık bir tehlikesi de var. Bu nedenle ekonomik koşullar önemli ölçüde kötüleşmedikçe açık bir şekilde denenmesi olası değildir. Fakat bir durgunluğa rastlarsak (bu zamanda görüldüğü gibi) hiçbir şey yapmamanın riski daha da kötüdür tabi. 

Helikopter para aslında bir mali operasyondur ama FED’in parmağı da var işte. Demiştim karışık işte biraz. FED’in doğrudan ABD Hazinesi’ne borç vermesini yasaklayan bir yasa var. Bu yasa yüzünden Hazine, FED’deki hesabında pozitif bir bakiye olmadığı sürece harcama yapamaz. Ayrıca merkez bankası federal hükümetin bir ajansıdır ve borcu teknik olarak hükümetin borcu olarak düşünülmelidir. ABD hükümetinin FED’den doğrudan kredi almasını yasaklayan yasadan farklı olarak, FED helikopter para harcaması yapma konusunda da yasal bir yetkiye sahip değil. Ama şöyle bir şey de vardır ki hükümetin helikopter para harcaması yapıp yapamayacağını merkez bankasına söyleme konusunda açık bir yetkisi var. Yani merkez bankası bağımsızlığı ilkesinin açık bir ihlali var burada. Ancak, katı kuralların olağanüstü koşullar karşısında gevşetildiği birçok durum gördük. Ayrıca, merkez bankası bu tür bir programa gönüllü olarak katılmayı kabul ederek resmi bağımsızlığını korumaya devam edebilir.

Ekonomiyle yapılan bu mücadelenin şimdiye kadar neredeyse yeterince vurgulanmayan başka bir boyutu daha var. Sıfır veya negatif reel faiz oranları, yarı kalıcı hale geldiklerinde sermayenin etkin tahsisini zayıflatır ve krizler için zemin hazırlar ve bu tür politikalar hükümetler tarafından sık kullanılırsa etkinliklerini zayıflatabilecek bir enflasyona ve bireysel davranışlarda değişikliklere neden olabilirler. İnsanların tadına baktıktan sonra daha fazlasını istemeye devam edecekleri korkusu da var. Uzun vadede, bu durum kaçak enflasyona yol açabilir. Ancak bu durum bugünlerde enflasyon oranlarının tarihsel olarak düşük seviyelerde olmasına kıyasen daha az endişe verici bir durum.

Tüketici Fiyat Endeksine Göre Küresel Enflasyon / Yıllık Yüzdelik Değişimleri

                                                                                                                      Kaynak: World Bank, 2020

Eğer bir merkez bankası para vermeye başlarsa, karşılık gelen varlığı olmayan borçlar yaratır ve böylece özkaynağını tüketir. İnsanlar da vergilerinin gelecekte bir helikopter para için ödeme yapmak üzere artacağını düşünürler ve gelecekteki bu yükümlülüğü yerine getirmek için paradan tasarruf edebilirler. 2008 Büyük Buhranı sırasında ABD hükümeti, 130 milyon vergi mükellefine ekonomik teşvik ödemeleri olarak adlandırılan 100 milyar dolar vergi indirimi uygulamıştı. Ne yazık ki, para durgunluğun beklemesini durduramadı ve yapılan bir ankette çekleri alan insanların sadece %20’sinin parayı gerçekten harcadığı anlaşıldı. Bu politikaya bir başka itiraz ise bunun uzun vadeli bir çözüm olmamasıdır. İşçilerin işsiz kaldıklarında işlerini sürdürmelerine veya yeni iş bulmalarına yardımcı olmaz ve bir kerelik nakit ödeme kesinlikle sabit bir maaş ödemesi gibi olmaz.

En kötü senaryoda, bu önlemler nihayetinde merkez bankalarına olan güvende bir kayba neden olabilir. Bu da finansal sistemleri zayıflatabilecek bir etkidir. Helikopter paranın harcamaları canlandırması için, kamuoyunun Friedman tarafından düşünce deneyinde tarif ettiği gibi “asla tekrarlanmayacak benzersiz bir olay” olduğuna inanması gerekir. Genel halka para vermek umutsuz bir önlem gibi görünse de, aynı zamanda düşen tüketici talebiyle mücadele etmek isteyen hükümetler ve merkez bankaları için son çare olarak güçlü bir silahtır.

KAYNAKÇA

  1. Bernanke, B. (2016) “What Tools Does the Fed Have Left? Part 3: Helicopter Money”, Brookings Institute, erişim tarihi: 22 Nisan 2020 https://www.brookings.edu/blog/ben-bernanke/2016/04/11/what-tools-does-the-fed-have-left-part-3-helicopter-money/ 
  2. Buiter, W. H.  (2014) “The Simple Analytics of Helicopter Money: Why it Works – Always”, Economics, Cilt. 8,  DOI: org/10.5018/economics-ejournal.ja. 2014-28, erişim tarihi: 22 Nisan 2020 https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=2484853 
  3. Belke, A. (2018) “Helicopter Money: Should Central Banks Rain Money from the Sky?” Intereconomics 53, 34–40 erişim tarihi: 22 Nisan 2020  https://doi.org/10.1007/s10272-018-0716-9 
  4. Νikolaos A. (2017) “Eurozone Debt Monetization and Helicopter Money Drops: How Viable can this be?”Journal of Central Banking Theory and Practice | Volume 6: Issue 3, Department of Economics, University of , Thessaly, Greece erişim tarihi: 22 Nisan 2020  https://doi.org/10.1515/jcbtp-2017-0018 
  5. Skidelsky, R. (2016) “Helicopter Money Is in the Air”, Project Syndicate, erişim tarihi: 22 Nisan 2020 https://www.project-syndicate.org/commentary/helicopter-money-in-the-air-by-robert-skidelsky-2016-09?barrier=accesspaylog 
  6. Fullwiler, S. (2015) “What Is Helicopter Money, Anyway?”, Posted to New Economic Perspectives, erişim tarihi: 22 Nisan 2020 https://www.researchgate.net/profile/Scott_Fullwiler/publication/281852896_What_Is_Helicopter_Money_Anyway/links/55fb7de908aeba1d9f3a121f.pdf 
  7.  Galí, J. (2020) “Helicopter money: The time is now”, CREI, Universitat Pompeu Fabra and CEPR, erişim tarihi: 22 Nisan 2020 https://voxeu.org/article/helicopter-money-time-now 
  8. Derviş, K. (2016) “Time for helicopter money?” Project Syndicate, erişim tarihi: 22 Nisan 2020 https://www.project-syndicate.org/commentary/coordinated-monetary-policy-revive-growth-by-kemal-dervis-2016-03?barrier=accesspaylog 
  9. Irwin, N. (2016) “ Helicopter money: Why some economists are talking about dropping money from the sky”, The New York Times, erişim tarihi: 22 Nisan 2020  https://www.nytimes.com/2016/07/29/upshot/helicopter-money-why-some-economists-are-talking-about-dropping-money-from-the-sky.html 

MODERNİZMİN VİCDAN”SIZI”

GİRİŞ

  Bu çalışmada Charles Dickens’ın “Zor Zamanlar” adlı eseri modernite bağlamında ele alınacaktır. Değerlendirme sürecinde yer yer eserden ve çeşitli kaynaklardan alıntılar verilecek olup metin dipnotlarla zenginleştirilmeye çalışılacaktır. Böylece sanayi devrimiyle ortaya çıkan toplumsal, ekonomik ve kültürel birçok gelişme modernizm ile bağlantılı olacak şekilde bu kitap özelinde analiz edilecektir.

KİTAP HAKKINDA GENEL BİLGİLER

  Zor Zamanlar Charles Dickens’ın  ilk kez 1854’te yayınlanan onuncu romanıdır. Türkçeye çevrildiği ilk tarih 1997 olan bu roman Victorya döneminin temel felsefeleri olan faydacılık, rasyonalite fikirlerini Bay Gradgrind ve Bay Bounderby üzerinden eleştirir aynı zamanda İngiltere’nin sanayileşen kentlerinden biri olan Manchester kitapta Coketown şehri olarak resmedilir.

  Romanda birbirine bağlanarak anlatılan üç adet olay örgüsü bulunmaktadır. Birinci olayda sirkte çalışarak geçimini sürdüren bir babanın kızı olan Sissy’nin duygular ve mantık arasında gidip gelen yaşantısı anlatılırken ikinci öyküde Gradgrind’in çocukları Louisa ile Tom’un sevgiden yoksun, kurallarla dolu hayat öyküleri eserde işlenmektedir. Metinde geçen üçüncü durumda ise kapitalistlerin boyunduruğunda kalmış iki emekçi üzerinden (dokuma fabrikasında çalışan Rachael ve Stephen Blackpool) fabrika bacalarından çıkan dumanlarla kirlenen Coketown şehrinin o dönemki manzarası gözler önüne seriliyor.

  Dickens’ın bu üç öyküyü okuyucusuna sunarken asıl gayesi sanayileşme ile birlikte İngilterede yaşanan büyük değişimi o dönemin özellikleri doğrultusunda analiz etmektir.

“Dickens, bu üç öyküyü anlatırken, iki amaç güder: Bunların biri, tümüyle yanlış bir eğitim kuramını kınamak, öteki de Coketown’da çalışanların korkunç yaşam koşullarını gözler önüne sermektir. Yanlış eğitim sistemini Gradgrınd temsil eder; Coketown’da bu sefalete neden olan acımasız ekonomik düzeni de, Gradgrind’in yakın arkadaşı Bounderby.”[1]

YAZARA DAİR

  Charles John Huffam Dickens 7 Şubat 1812 yılında Portsmouth şehrinde doğmuştur. İngiliz yazar ve eleştirmen olan Dickens Victoria devrinin en iyi romancısı olarak kabul görmüştür.

  Babasının iflas ederek hapishaneye düşmesi üzerine yazar 12 yaşında okulundan ayrılarak çalışmak için Thames Nehri civarında yer alan bir boya fabrikasına girdi. Buna bağlı olarak sanayi çağının başlangıç evresini ve işçilerin zorlu yaşam koşullarını da yakından izleme fırsatına sahip olur. 15 yaşına geldiğinde Charles Dickens bir avukatın yanında çalışmaya başladı. Morning Chonicle gazetesinde haberci olarak çalışmaya başladı. 1836’da Boz’un Karalamaları(Sketches by Boz) başlığı altında ilk kitabını yayımlar. Yine bu yıllarda Catherine Hogarth ile evlenir ancak 1858’de eşinden boşanır. Dickens, 1836’da yayınlanan “Bay Pikvik’in Serüvenleri(The Pickwick Papers)” romanı ile şöhrete kavuşur. Daily news ve Household Words gazete ve dergisini çıkarır. 1870′de Edwin Drood”un Gizi (The Mystery of Edwin Drood) adlı romanını tamamlayamadan hayata veda eder.

  Kariyeri boyunca yirmi yıllık bir süre içerisinde haftalık olarak çıkan bir gazeteyi yönetti, 15 roman, 5 uzun öykü, yüzlerce kısa öykü ve kurgu dışı makale yayınladı; çocuk hakları, eğitim ve diğer toplumsal konularda yenilikler için mücadele verdi. Charles Dickens gerçekçi yazım kuralını mizah ve benzersiz karakterler ile süslemesinden dolayı Tolstoy ve George Orwell gibi büyük yazarlar tarafından övülmüş. Wirginia Woolf ve Oscar Wilde tarafından ise psikolojik açıdan derinlik eksikliği ve gevşek yazım şeklinden dolayı şikâyet edilmiştir. 

Eserleri:

ROMANDAKİ BAŞLICA KARAKTERLERİN ÇÖZÜMLEMESİ

  • Bay Gradgrind: İsmine baktığımızda grade (derece) ve grind (öğütmek) kelimeleri göze çarpar, buradan da anlaşılacağı üzere Bay Gradgrind analitik düşünmeyi prensip edinmiş bir adamdır.[3] Coketown’da, zengin bir emekli tüccardır. Daha sonra milletvekili olur. Coketown şehrine bir okul kurmuştur. Hayatını akılcılık ve faydacılık ilkelerine göre düzenler. Kişisel çıkar ve akıl onun için çok önemlidir. Ona göre insanlar rasyonel kurallarla yönetilmelidir. Romanın sonunda ise umut ve yardımlaşma temel felsefesi haline gelir.
  • Josiah Bounderby: Coketown kasabasında zengin bir tüccardır, aynı zamanda Bay Gradgrind’ın dostudur. Daha sonra Gradgrind’in kızı Louisa ile evleniyor. Bounderby gerçeklerden ziyade daha çok para ve daha fazla güç peşindedir. Bounderby’nin bu tutumu, sanayileşme ve kapitalizmin meydana getirdiği toplumsal değişimleri temsil eder. “Sanayi Devrimi’nin itici gücü olan saldırgan para ve güç hırsı idealinin somutlaşmasıdır.”[4] Adındaki bounder kelimesi sütü bozuk anlamına gelmektedir.[5] Geçmişteki hayatından sürekli şikâyet edip, şimdi yaşamış olduğu hayattan gurur duyuyordu.
  • Louisa Gradgrind: Gradgrind’in kızıdır. Daha sonra Bounderby ile evlenir. Hayata karşı kendini yabancılaşmış hisseder.
  • : Sirkte çalışan bir palyaçonun kızıdır. Kitapta sevginin ve umudun temsilidir. Duygulara ve hayallere değer veren Sissy, Bay Gradgrind’in zıt karakteridir. Babasının onu terk etmesi üzerine Bay Gradgrind eğitimini üstlenmiştir.
  • Thomas (Tom) Gradgrind: Gradgrind’in oğludur. Bounderby’nin bankasında çalışmış sonrasında da bankayı soymuştur. Kumar oynamak gibi alışkanlıkları olan Thomas ikiyüzlülüğüyle dikkat çekmektedir.
  • Bayan Sparsit: Bay Bounderby’nin evini yöneten dul bir kadındır. Geçmişte elit bir tabakanın üyesi olan bu görgülü kadın ailesiyle sorunlar yaşayınca Bounderby’in evinde çalışmaya başlamıştır. Geçmişteki zenginliğinden ve mükemmel hayatından gurur duyan, şimdiki hayatının ise kendisine utanç verdiğini belirtir.
  • Stephen Blackpool: Bounderby’ın fabrikasında dokumacı olarak çalışır. Stephen, okumamış ve zor bir hayat yaşamıştır; iyi bir işçi ve dürüst bir insandır. 19 yıllık evliliğinden memnun olmayan bu adam Rachael’i sevmektedir. Bankayı soymakla haksız yere suçlanacak ve bir maden yatağına düşmesi sonrasında ölecektir
  • Rachael: Stephen Blackpool’u seven saf ve dürüst bir kadındır. Hayatın tüm zorluklarına rağmen hiçbir zaman ümidini yitirmeyen merhametli birisidir. Bounderby’ın fabrikasında çalışmaktadır.
  • Sleary: Sissy ve babasının şov yaptığı sirkin sahibi.
  • Bitzer: Bounderby’ın bankasında çalışan önceden Sissy’nin sınıf arkadaşı olan soluk yüzlü karakter. Her şeyi kendi kişisel çıkarları ve para açısından değerlendirir.
  • Bayan Pegler: Bounderby arazisini gözlemlemek için bazen Coketown’u ziyaret eden yaşlı bir kadın. Daha sonra Bounderby’nin annesi olduğu ortaya çıkıyor. Bounderby’nin anlattığı hikayedeki evladını terk eden anne gerçekte ise merhametli bir anne figürü.
  • Bayan Gradgrind: Thomas Gradgrind’in eşidir.
  • James(Jem) Harthouse: Bay Gradgrind’in parlamentodan arkadaşının kardeşi. Bay Gradgrind’in kızı Louisa’dan etkilenen bir asilzade. Jem’e göre tek gerçek, “Olacak olan, olacaktır” biçiminde kullandığı İtalyanca bir deyimdir.[6]
  • Mcchoakumchild: Bay Gradgrind’in kurduğu okulda çalışan bir öğretmen.
  • Jupe: Sirkte soytarı olarak çalışıyor, daha sonra kızı Sissy’i terk ediyor.

ROMANIN ÖZETİ

  Gradgrind ailesi İngilteredeki Coketown şehrine bir iki mil uzaklıktaki Stone Ladgede yaşamaktadırlar. Romanın ana karakterlerinden biri olan Bay Gradgrind çocukları Louisa ve Thomas’ı gerçekler olarak tanımladığı faydacı felsefeyle yetiştirmektedir. Gradgrind, bir okul yaptırmıştır ve oradaki eğitimin de sadece “gerçekler”e göre verilmesinden yanadır. Bir gün eve dönerken sirkin önünde çocuklarını yakalayan Gradgrind gördüklerine inanamaz. Bounderby ile birlikte Gradgrind, Louisa ve Tom’un sirke gitmesinin nedeni olarak Sissy’i görürler. Çünkü Sissy ve babası sirkte çalışmaktadır. Bu yüzden Sissy’nin okuldan atılmasına karar verirler. Bu bağlamda Sissy’nin babasıyla görüşmek için sirke giderler. Ancak Bounderby ve Gradgrind sirke vardığında Sissy’nin babasının sirkten kaçtığını ve Sissy’i yalnız bıraktığını öğrenirler. Bunun üzerine Bay Gradgrind, Sissy’i sirktekilerle görüşmemesi şartıyla evine alarak eğitimini üstlenir.

  Yıllar sonra; Thomas, Bounderby’ın fabrikasında çalışmaya başlar. Louisa ve Sissy genç birer kadın olmuşlardır ve Bay Gradgrind kızı Louisayı yaşlı ama zengin olan can dostuyla -Bounderby- evlendirir. Evliliğin üstünden bir yıl geçmesinin ardından Bay Gradgrind’in milletvekili olduğu zamanlardan bir arkadaşının kardeşi olan James Harthouse Coketown kasabasına gelir ve Louisa’dan etkilenir. Bir süre sonra aşkı daha önce hiç tatmamış olan Louisa, James’e aşık olur ve hissettiği bu tuhaf duyguyu babasıyla paylaşır. Bay Gradgrind, Louisa’nın sıkıntılarından dolayı kendini ve eğitim düşüncesini sorumlu tutar ve her şeyi sorgulamaya başlar: “İnsanlar, kalbin de en az kafa kadar akıllı olduğunu söylüyorlar. Hayatım boyunca buna inanmadım. Ben hep akıl yeterlidir diye düşünürdüm, fakat yanılmış olabilirim” der.[7] Artık rasyonel tutum ve “gerçeklik” anlayışı, yerini kuşku ve sorgulamalara bırakmıştır. Sissy’in sözüne uyarak James şehri terk etmek zorunda kalır. Bayan Sparsit,  Bay Bounderby’e eşinin Bay James ile kaçtığını söyleyince, Bounderby Gradgrindlerin evine gider ve gerçekleri öğrenmesine ve karısının hasta olduğunu öğrenmesine rağmen, “eğer yarın öğlene kadar evine dönmezse ömür boyu babasının evinde kalacağını söyleyerek” gider. Bounderby ile Louisa’nın evliliği böylece biter.

  Bir diğer olay Bounderby’nin fabrikasındaki işçilerden biri olan Stephen’ın öyküsüdür. Stephen, on dokuz yıllık bir evliliği olan ancak eşi sürekli içip evdeki eşyaları sattığı için evliliğinde mutlu olmayan bir işçidir. Aynı fabrikada çalışan yakın arkadaşı Rachael’i sevmektedir. Sendikalaşma hareketlerine katılmadığı için arkadaşları tarafından dışlanan Stephen, bir süre sonra da Bounderby tarafından fabrikadan kovulur. Başka bir şehre gidip orada yeni bir düzen kurmak isteyen Stephen gitmeden önce Thomas ile buluşur. Thomas, Bounderby’ın bankasını soymuş ve suçu da Stephen’ın omuzlarına yıkmak istemektedir. Bütün şehir bankayı Stephen ve Pegler’ın soyduğunu düşünür. -Rachael dışında- Bayan Sparsit bankanın işleriyle ilgilendiği için hırsızları bulmaya karar verir ve Bounderby’nin annesi ve hikayesindeki büyük yalan ortaya çıkar. Bounderby’nin acıklı öyküsünü baştan sona uydurduğu; orta halli bir aileden geldiği; okula gittiği, hiçbir şeyden de yoksun kalmadığı, ancak romanın sonunda, Bounderby’nin Coketown’dan uzak tuttuğu melek huylu annesinin ortaya çıkmasıyla anlaşılır. Stephen masumluğunu ispatlamak için Coketown’a dönerken bir maden ocağına düşüp yaralanır daha sonrasında da ölür. Madenden çıkarılır çıkarılmaz, ölmeden kısa bir süre önce sevdiği kadın olan Rachael’e söyledikleri ise oldukça anlam yüklüdür: “Ocak, açıkken de yok yere canlar aldı, kapalı iken de yok yere alıyor. Her gün hiç uğruna ölüyoruz.”[8] Ayrıca Bounderby’in bankasını soyanın da Stephen olmadığı ortaya çıkar; bankayı Thomas Gradgrind soymuştur. Tom, olayların duyulacağı endişesiyle Amerikaya kaçmak ister ancak Bitzer bankadaki konumunun yükseleceği düşüncesiyle bu planı bozar. Bu sırada Bay Gradgrind’in Bitzer’a sorduğu soru ile gelen cevap çok manidardır: “Bay Gradgrind, ‘Bitzer senin bir yüreğin yok mu?’ diye sorar. Sorunun tuhaflığı Bitzer’i güldürür: ‘Var. Dolaşım onsuz gerçekleşmez ki diye cevap verir.”[9]

  Tom bir şekilde Bitzer’in elinden kaçırılır ve başka bir ülkede hastalanarak ölür. Bayan Sparsit ailesinin yanına gönderilir. Bay Bounderby beş yıl sonra bir gün sokakta düşer ve ölür. Bay Gradgrind çok değişir; gerçeklerin ve figürlerin yerini sevgi ve ümit alır. Louisa bir daha evlenmez, Rachel ve Sissy ile yakın arkadaş olur. Sissy evlenir ve çocukları olur, sevgi dolu bir hayata sahip olur.

VICTORIA DÖNEMİNE BİR BAKIŞ

  Victoria Dönemi, Britanya sanayi devriminin yükselişi ve Britanya İmparatorluğu’nun zirvesi olarak kabul edilmektedir. Victoria Devri genellikle Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü 1837 ile 1901 yılları arası için kullanılsa da birçok tarihçiye göre 1832 Reform Hareketi bu kültürel devrin asıl başlangıcıdır. Sanayi devrimiyle birlikte oluşan emek sömürüsü ve işçi hakları, örgün eğitim kurumları, köleliğin kaldırılması gibi önemli gelişmeler bu dönemde meydana gelmiştir.[10] Matematik bu dönemki eğitim felsefesinin temel taşıdır. “Çağa verilen “Victorian” adı, Ingiliz dilinde “pejorative” yani olumsuz ve kötüleyici bir sıfattır günümüzde. Herhangi bir İngilizce sözlüğünü, örneğin Webster’in XX. yüzyıl sözlüğünü açıp bakarsanız, “Victorian” sıfatının “showing the m\ddle class respectability, prudery, bigotry generally attributed to the Victorians” (Genellikle Victoria Çağı’nda yaşayanların nitelikleri sayılan, saygıdeğer olma merakını, cinsel konularda yapay çekingenliği, dinsel yobazlığı gösteren) gibi bir tanımlamasıyla karşılaşırsınız.”[11]

SONUÇ

  Dickens, insanların sayısal ifadelerle adlandırılmasına ya da sayısallaştırılmasına da parmak basmaktadır.[12] Dickens matematik ile faydacılık felsefesinin birlikteliğinden doğmuş bir devrimin toplumsal yansımasını anlatmaktadır.

  Banker, tüccar ve fabrika sahibi Bounderby, Dickens’in çarpık ve acımasız bir kapitalist düzeni kınamak için yazdığı Zor Zamanlar romanında çirkin bir kapitalist tipidir.[13] Kendi de mutsuz bir evlilik yapan Dickens, Stephen’in boşanma isteğini ele alarak, bir toplumsal meselenin daha altını çizer. Dickens, Stephen’ın öyküsünü ele alırken sendika sorununa da değinir. Ancak yazarın sendikalaşmaya dair düşünceleri kitapta net olarak belirtilmemiştir. “Stephen, Dickens’ın bir çeşit sözcüsü olarak konuşarak, fabrika sahiplerinin işçileri birer makine parçası saydığı, onlara insanca yaşama koşulları sağlamadığı için, Slackbridge gibi kötü sendikacıların eline düştüklerini söyler.”[14] Stephen’ın boşanma konusunda danışmak için gittiği Bounderby’in boşanma olayının uzun sürede gerçekleştiğini ve çok masraflı olduğunu belirtmesi boşanmanın üst tabakaya ait bir olgu olduğu gerçeğini bize göstermektedir. “Dickens, “kok kömürü” anlamına gelen “coke” sözcüğünü kullanarak, Hard Times’ın dekoru olan yeni kurulmuş sanayi kentine Coketown adını verir.”[15] Bay Gradgrind’in eğitim sistemiyle  birer birey değil de, ileride faydalı olmaları beklenilen makineler sayılan çocuklara akılla algılanan “olgular” öğretilecektir.[16]  Dickens’ın, Coketown’daki okulda bu eğitim yöntemini uygulayan öğretmene, “choke” ve “child” (boğmak ve çocuk) sözcükleriyle çağrışımlı McChoakumchild soyadını vermesi dikkat çekicidir.[17] Coketown insanları, bencillik içinde, kişisel çıkarlarını ve parayı önemserler. Sirk insanları ise, sıcak ve insancıl duygular içinde, birbirlerini severler, başkalarına yardım etmek için uğraşırlar.[18]

  Yazarın dili oldukça akıcı ve Victoria Dönemi İngilteresini çarpıcı bir biçimde okuyucuya yansıtıyor. Roman, kurgular ve karakterlerin isimlerini belirleme konusunda oldukça başarılı ancak dönemin kimliğini siyasal ve ekonomik alanlarda anlatırken bazen olay akışının bütünlüğü bozuluyor. Tüm bu eleştirilere rağmen eser önemini günümüzde de korumakta ve 19. yy. İngiliz toplumsal yapısını anlamak için okunmaya değer bir yapıt olduğunu gözler önüne sermektedir.

  Sonuç olarak Dickens’ın bu eseri belleğimize şu soruların kazınmasına neden oluyor:

  • Cüzdanın duygu dolaşımını etkilediği sistemin uygulayıcıları olan insanoğlu, yaratılan düzenin faili mi kurbanı mı?
  • Modernizm bizi nereye götürüyor?
  • Çarklar kalplere egemen olurken tabakalar arası eşitsizlikler büyüyor. Bireyler otonom hale mi dönüşüyor?

ESERİN KÜNYESİ

Yazar adı: Charles Dickens

Eser Adı: Zor Zamanlar

Yayın Evi: Oda Yayınları

Yayın Yeri / Tarihi: İstanbul / Mart 2017

Sayfa Sayısı: 272

KAYNAKÇA:

  • Üskent Suphi Burak, “19. Yüzyıl İngiliz Romanında Endüstri Devrimi’nin Yansımaları:Dickens’ın Hard Times’ı, Gaskell’in Mary Barton’ı ve Disraeli’nin Sybıl Or The Two Nations’ı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Batı Dilleri Ve Edebiyatları (İngiliz Dili Ve Edebiyatı) Anabilim Dalı, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi.
  • Williams Raymond, Sanayi Romanları, Toplum ve Kültür, Çev.Uygur Kocabaşoğlu İletişim Yayınları, İstanbul, 2017.
  • Dickens Charles, “Zor Zamanlar/Hard Times”, çev. Füsun Elioğlu, Oda Yayınları, 5.Basım, İstanbul, Mart-2017.
  • https://tr.wikipedia.org/wiki/Victoria_devri, E.T. 30/03/2020.

[1] Mine Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, 6. Baskı, İstanbul, Mart 2010, s. 1027.

[2] “Charles Dickens Biography”, http://www.biography.com/people/charles-dickens-9274087#synopsis, E.T. 30/03/2020.

[3] Suphi Burak Üskent, “19. Yüzyıl İngiliz Romanında Endüstri Devrimi’nin Yansımaları:

Dickens’ın Hard Times’ı, Gaskell’in Mary Barton’ı ve Disraeli’nin Sybıl Or The Two Nations’ı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Batı Dilleri Ve Edebiyatları (İngiliz Dili Ve Edebiyatı) Anabilim Dalı, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, s.18

[4] Raymond Williams, Sanayi Romanları, Toplum ve Kültür, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s. 156.

[5].Raymond Williams, a.g.e., s. 157.

[6] Charles Dickens, “Zor Zamanlar/Hard Times”, çev. Füsun Elioğlu, Oda Yayınları, 5.Basım, İstanbul, Mart-2017, s. 122.

[7] Charles Dickens, a.g.e., s. 208.

[8] Charles Dickens, a.g.e., s. 250.

[9] Charles Dickens, a.g.e., s. 262.

[10] https://tr.wikipedia.org/wiki/Victoria_devri, E.T. 30/03/2020.

[11] Mine Urgan, a.g.e., s. 947.

[12] ‘Sissy/Cecelia Jupe: 20 numaralı kız.’ örneğinde olduğu gibi. (Charles Dickens, a.g.e., s. 7)

[13] Mine Urgan, a.g.e., s. 1030.

[14]Mine Urgan, a.g.e., s. 1032.

[15]Mine Urgan, a.g.e., s. 1025.

[16] Mine Urgan, a.g.e., s. 1027.

[17] Mine Urgan, a.g.e., s. 1028.

[18] Mine Urgan, a.g.e., s. 1029.

KORKU EKONOMİSİ

Gezegenimizin her köşesini diğer canlılarla paylaşıyoruz. Bunların arasında mikroskobik ölçekte olan bakteriler, mikroplar ve virüsler de var. Aralarında yediklerimizin oluşmasını sağlayanlar ve bize yardımcı olanlar da bulunuyor ancak sonumuzu getirebilecek olanlar da.

Şu anda bile vücudumuzun üzerinde, ellerimizde ve ağzımızın içerisinde kötü huylu bakteriler ve mikroplar var. Örneğin ölümcül stafilokok bakterisi taşıyor olma ihtimalimiz %25. Bu bakteriler bize zarar vermeyebilir fakat bir başkasından alırsak hayatımızı bile kaybedebiliriz. Ya da normalde bizde görülmeyecek olan bakteri ve virüsler vardır. COVID-19 gibi.

2019 yılını, hayatlarımızın her alanını etkileyen, başta çoğu insanın önemini idrak edemediği ardından pandemik salgına dönüşen bir virüs ile sonlandırdık. Bu virüs sayesinde şuan dünya da iki tür salgın var; korona ve korku. Korku da virüs gibidir. Ama şuan dünya bir tanesi ile ilgileniyor sadece. COVID-19 salgını ile. Uzmanlara göre bu salgın ile dünya ekonomisinde oluşan durgunluğun geçmişte bir örneği yok ve bu durum dünya ekonomisinde kalıcı bir hasar bırakacak. Ama bana göre son zamanlarda zaten kırılgan hale gelen dünya ekonomisi geçmişte yaşadığı tüm krizlerin potporisine hazırlanıyor.

Böyle bir salgının ekonomiye etkisinin tam olarak ölçülebilmesi mümkün değildir. Bu özelliği de uzun süre koruyacak gibi görünüyor. Sokaklarda virüse yakalanma riski, ekonomide ise kriz riski var ki bir ülkede başlayan Mortgage Krizi gibi bir kriz tüm dünyayı etkilemişken , burada bir ülkeden fazla ülkenin ekonomisi söz konusu. Bunun dünyaya bırakacağı etki bambaşka olur. Aşı şimdi bulunsa dahi toparlanma süreci kısa olmayacaktır. Bu kaostan beslenenler de uzun dönemde zararda olacaktır.

Türkiye de bu konuda elinden geleni yapan ülkelerden biri. Virüsün dünyada ilan edilmesiyle, diğer ülkelere nazaren hızlı adımlar atmıştı. BAREM’in yaptığı Korona Virüs Algısı araştırmasına göre halkın %70’i Sağlık Bakanlığı’nın salgını iyi yönettiğini düşünüyor ve bakanlığın çalışmalarına güveniyor. Ayrıca aşı için çalışmalar her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de başladı. Tüm dünyadaki bilim insanları ve doktorlar virüsle ilgili araştırmalara devam ederken, Bill Gates gibi ünlü iş adamları da virüse karşı ilaç geliştirilmesi için büyük yatırımlar yapıyor. Bu insanların amaçları yalnızca kendi yataklarında akmak değil, başka ırmakların biriktirdiği bir okyanusa doğru akabilmektir. 

Korona’nın etkisini de anlayabilmemiz için en iyi kıyaslamayı SARS ile yapabiliriz. SARS dünya ekonomisinin belli bir süresini etkilemişti. Sonra aşısı bulunmuştu ve SARS’ta vakaların %10’u ölmüştü. Şuan ki COVID-19 salgınında son verilere göre SARS’ın 16 katı kadar insan bu hastalık yüzünden ölüyor. Ayrıca önceki korona çeşitleri olan SARS ve MERS’in her yaşa etkisi neredeyse aynı iken COVID-19 yaşlıları daha fazla etkiliyor. Bazı ülkeler yaşlılarını gözden çıkardı. Hollanda ve İngiltere hükümetleri virüse yakalanan insanlardan evlerinde kalmalarını istedi. İnsanlık nidaları atan bu ülkeler kendi vatandaşlarını bir nevi ölüme terk etti. Genç nüfusunu kaybetmeme derdine düştüler. Bu durum bir yandan yaşlıların ekonomiye katkılarının düşmesine sebep oluyor. Nüfusunun çoğunluğu yaşlı olan Japonya, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin ekonomilerinde yaşanacak artçılar bunu bizlere gösterecektir. 

Bu virüs ile üretim de yavaşlıyor. Çiftçi, tarım alana gitmediği için rafa çıkan ürün azalıyor. Çiftçi üretse bile lojistik ile bunların marketlere taşınması gene bir sorun oluyor. Daha az ürün geldiği için fiyatları daha da yükseliyor ve enflasyon artıyor. Ayrıca Türkiye gibi turizmden büyük gelir elde eden bir ülkede senaryo daha da kötüleşir. 2020 ekonomisini gözden çıkartmak lazım bu durumda. Bu virüsün ekonomiye indirdiği darbelerin düzelmesi zaman alacaktır. Türkiye için Çin’in artık veremeyeceği malları dünyaya sunma fırsatı elde ettiği yaygın bir düşünce olmakla birlikte bir yanılgıdır. Ara mallarını ucuz iş gücüne sahip Çin’den alan Türkiye’nin teknolojik üretim kalemi kısılırken, bir yandan diğer yönde artan kalemleri pek bir değişime neden olmayacaktır. Çin dünya üretimindeki mihenk taşlarından biri olduğu için orada yaşanan herhangi bir aksama dünya üretimini olumsuz etkileyecektir. 

Ayrıca üretim olmazsa enerji talebi de düşecektir. Bu da petrol fiyatlarının düşmesi demek oluyor ki Suudi Arabistan petrole talep azalacak diye fiyatı düşürmek istedi. Rusya rakibi Amerika’ya karşı mağlup olmamak için bu durumdan ne kadar rahatsız olsa da düşürmek zorunda kaldı, ardından üretimlerini de azalttılar. Korona virüs salgınının etkileri, petrol piyasasındaki fiyat savaşlarıyla güçlenerek küresel resesyon olasılığını daha da arttıracak gibi görünüyor. Anlaşıldığı üzere korona virüs salgınının etkileri küresel çapta bir sağlık krizinin çok ötesine geçmiş bir durumda. Salgın tedarik zincirlerini, hava-kara-deniz taşımacılığını ve turizmi, tüketici talebini vurarak, arz ve talep yetersizliği de yaratıyor. Sonsuza kadar sürecek bir kötülük yoktur ama bir resesyon dönemine doğru ilerliyoruz. 

İnsanlar altına yöneldiği için borsalar da sıkıntıda şu durumda. Dünya Altın Konseyi’nin yayınlamış olduğu Altın Talep Eğilimleri raporuna göre 2016’dan beri dünya altın talebi, en yüksek seviyesine bu yıl ulaştı. İnsanlar parasını altına ve Amerikan tahvillerine yatırıyor. Aşağıdaki şekilde 5 yıllık ABD tahvilinin yılın aynı ayına göre değişiminde de görüldüğü üzere en yüksek fiyat seviyesine bu yılda ulaşmış. FED bu durumdan istifade edip, faiz oranlarını başta düşürdü sonra da sıfıra indirdi. Üstelik FED’in faizi düşürdüğü ilk zamanlarda bazı ülkeler daha düşük faiz oranı vermesine rağmen Amerika tahvilinin talebi düşmedi. Çok ilginç olan bir başka durumda IMF’nin bu virüs ile zor duruma düşen az gelişmiş ülkelere 10 milyar dolarlık diğer ülkelere 50 milyar dolarlık hazırladığı faizsiz destek paketleridir. Atılan bu somut adımlar güzel bir haber ama IMF sonrasından bunu nasıl finanse edebilecek?

Çin, virüsün hakkından gelse de bugün virüsün ağırlık merkezi Avrupa’dır. Avrupa adeta bir karantina bölgesine dönüşmüş durumdadır. Bu da büyük bir üretim ve tüketim merkezi olarak Avrupa’nın Çin’in gelişmesine yardımcı olamayacağı anlamına gelir. Yani Çin, satmaya veya almaya hazır olsa da en büyük ticari partneri ne satabilir ne de alabilir durumda olacaktır. Endüstri 4.0 insan emeğini üretimden büyük oranda çekerken, Endüstri 4.0’ın şafağında insan nüfusu temizleniyor resmen.

Korona virüsü ile benzer etkiler bırakan İspanyol gribi dünyanın en büyük felaketlerinden biriydi. Dünyada milyonlarca insana bulaştı ve yaklaşık 20 milyon kişinin ölümüne yol açtı. Buradaki virüs saldırdığı bünyenin bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse ateşin de o kadar yükselmesini sağlıyordu. Osmanlı’ya da askerler yoluyla bulaşmış bir gripti. Ayrıca Atatürk de bu gripten nasibini alanlardan biriydi. O zaman alınan önlemlerde günümüzdekine benzerdir. Okullar belli bir süre tatil edildi. Sinema ve tiyatro salonları kapatıldı. Konferanslar ve toplantılar iptal edildi. İstanbul Belediyesi salgınla mücadele için beyanname yayınladı. Tüm önlemlere rağmen salgın İstanbul’da 10 bin kişinin ölümüne yol açtı. Pandemik salgınlar dünyanın başına çok dert açtı ve acımadı. 

Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Japonya Hiroşima gibi bir olayı bir daha yaşamamak için elde ettiği donanıma Hiroşima Faciası olmasaydı belki de ulaşamazdı. Bu salgından da almamız gereken dersler var. Artan dünya nüfusuna karşı biri/birileri dur demek mi istedi veya ekonomisi ve nüfusuyla dünya liderliğine yürüyen Çin’e biri dur mu demek istedi? Çin’in ekonomisine darbe vurmak isteyen bu odak neyi amaçladı ki olmadı; şuan tüm dünyaya yayıldı? Ya da bu odak neyi bekliyor? Tüm dünya zor duruma tamamen düştüğünde bu virüsün aşısını piyasaya sürüp ekonomik güç mü olmak istiyor? Ya da amaç insanları evlerine tıkıp internet alışverişini veya kripto paraları hayata geçmesini sağlamak mı? Neden Çin’in başına bu olay Amerika ile ticaret savaşlarına girdiği bir dönemde geldi? Tarihteki çoğu hastalığın merkezinde neden dünya nüfusunun çoğunluğuna sahip olan Asya var? Hepsi bir komplo teorisi. Daha mantıklı düşünürsek, savaşlar her zaman daha maliyetli olurken, savaş kadar maliyetli olmayan salgınlar savaşlardan daha çok ölüme neden olabiliyor. Savaş için ikna etmeniz gereken çok insan varken, salgın hastalığı tek başınıza bile çıkarabilirsiniz. Böyle hızın ve etkileşimin ileri seviyede olduğu bir dünyada işiniz daha kolay olur. Çünkü ne Ortaçağ’dayız ne de Kara Ölüm zamanı gibi geri kalmış bir teknolojiye sahibiz. Zaman farklı, şartlar farklı. Belki de tüm iktisadi doktrinlere karşı gelecek bir doktrin ile çıkacak dünya bu krizden de. Ya da bu durumu abartmış olacağız sadece.

Dipnot: Resim The Economist dergisinden alınmıştır. Grafik GCM Yatırım sayfasından alınmıştır.

YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER

Yeni tip koronavirüsün Çin’in Wuhan kentinde görülmesiyle birlikte tüm dünyaya sıçraması çok kısa sürede gerçekleşti. Burun akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük, ateş ve nefes güçlüğü gibi belirtilere sahip olan hastalık ilk etapta devletler ve insanlar tarafından ciddiye alınmasa da sonraki süreçte bir panik havasına neden oldu. Türkiye’de de ilk vakanın görülmesiyle birlikte insanların marketlere ve çoğunlukla temizlik ve kuru gıda ürünlerine akın etmesi ekranlarımıza yansıdı.

Okumaya devam et “YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER”