Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu

Protestan Ahlâkı

Bugün Protestanların sermaye sahipleri arasındaki oranı, onların büyük modern sınai ve ticari işletmelerin üst düzey çalışanları ve yöneticileri arasındaki yüzdeleri, toplam nüfusa göre hayli yüksektir ve bu da kısmen tarihsel temellere dayandırılabilir. Bu tarihsel temeller uzak geçmişte yatmaktadır.

Mezhep mensubiyeti bu noktada ekonomik olguların nedeni olarak değil, bu olguların bir ölçüde sonucu olarak ortaya çıkar. Sözü edilen ekonomik işlevlere katılım, sermaye sahipliğini, pahalı eğitimi ve çoğunlukla da her ikisini gerektirir. Bugün bu katılım miras kalan zenginliğe ya da varlıklı olmaya bağlıdır. Almanya’nın zengin şehirlerinin çoğu 16. yy’ da Protestanlığa dönmüştü.

Bu durum karşısında şu soru ortaya çıkar:

Ekonomik olarak en gelişmiş bölgelerin, kilise devrimine büyük bir yatkınlık taşımalarının sebebi neydi?

Max Weber

Bu sorunun cevabı Max Weberin ustaca yönlendirmesi ile zihinde hemen Protestan İnancı ve Kapitalizm arasında sıkı bir ilişki olduğu izlenimi doğursa da, bu sorunun yanıtı düşünüldüğü kadar basit değildir ve izaha muhtaçtır.

Max Weber kitabında, Katolik ebeveynler ile Protestan ebeveynlerinin çocuklarını yönlendirdikleri yüksek öğrenim alanlarının niteliği arasında hatrı sayılır bir fark olduğunu şöyle vurgular:

” Katolik ebeveynler ile Protestan ebeveynler, çocuklarını eğitim alması için okullara yönlendirirken büyük tercih farklılıkları yaşıyorlardı. Katolikler hümanist liselerin verdiği eğitim ve öğretimi tercih ederken, Protestanlar ise özel olarak teknik eğitim almak, sınai-ticari sektörlere hazırlanmak veya orta halli kazanç sağlamak için uygun ve elverişli eğitim kurumlarını tercih ediyordu.”

Max Weber, Notlar (sfy:59)

Bu ayrışmanın Max Weber’e göre sebebi, Katoliklerin kapitalistçe kazanca pek fazla ilgi duymamalarından ileri geliyordu.

Fabrikaların ihtiyaç duyduğu vasıflı işgücünü büyük ölçüde o zanaat alanında yetişmekte olan genç elemanlardan sağladığı mâlumdur.(19.yy) Bu genç elemanlar ise kendi alanının gerektirdiği eğitimi yarıda kesip eğitimini tamamlayamadan çalışmaya başlarlar. Max Weber’e göre bu durumdakilerin çoğu Protestan kalfalardır.

Kalfalık düzeyinde Katolikler o zanaatta kalmaya daha fazla eğilim göstermekte ve sonuçta usta olmaktadırlar. Protestanlarsa üst kademe yönetici sınıfı ve vasıflı işçi kadrolarını doldurmak için çoğunlukla fabrikalara akın etmektedirler.

Tüm bu ifadelerin sonucunda Weber şu yorumda bulunuyor:

Bu durumda kuşkusuz şöyle bir nedensel ilişki vardır:

Kazanılmış olan zihinsel özellikler, ayrıca aile çevresinin ve memleketteki dinsel atmosferin yönlendirdiği eğitim, meslek seçimini ve ilerideki meslek yaşamının geleceğini belirlemektedir.

max weber

Max Weber’e göre Protestanların bu tutumlarının arkasında egemenlikten dışlanmışlık vardı. Protestanların siyasal olarak mevkiilerin dışında tutulması, onların özellikle para kazanma yoluna atılmalarını teşvik etmekteydi.

Dolayısıyla onların en yetenekli üyeleri, kamu hizmetinde asla tatmin edemeyecekleri tutkularını, para kazanma yoluyla tatmin etmeye girişirler.

Weber’e göre Yahudilerin iktisadi başarısının arkasında da bu olgu yatmaktadır.

Bu hususta akla gelen sorulardan biri de, bu teori Katoliklerin dışlandıkları yönetimlerde de Katolikler için geçerli midir?

Weber’e göre, Katolikler’de bu maya tutmamaktadır.

Almanya’daki Katolikler’de böyle bir sonucu ya hiç görmüyoruz ya da en azından göze çarpacak bir manzara yoktur. Katolikler geçmişte baskı altında tutuldukları ya da hoşgörüyle karşılandıkları zamanlarda ve yerlerde herhangi bir ekonomik gelişme göstermemişlerdi.

Max Weber’ in “Protestan Ahlâkı” isimli kitabını okursanız biliniz ki bu kitapta şaşmaz bir kural vardır. Bir satırda Katolik varsa diğer satırda mutlaka bir Protestan saklanıyordur.

Katoliklerin ekonomik başarısızlıklarını anlattıktan sonra şöyle devam eder:

Protestanlar, ekonomik akılcılık yolunda yönetici mevkiinde zümre olarak olduğu gibi yönetilen tabaka olarak, azınlık olarak olduğu gibi çoğunluk olarak da özel bir eğilim sergilerler.

Bu eğilim Katoliklerde ne yönetici konumundayken ne de yönetilen konumundayken gözlenebilmiştir.

O halde farklı davranışların nedeni, yalnızca mezheplerin dış dünyadaki geçici tarihsel ve siyasal durumlarında değil, temelde, kalıcı içsel özelliklerinde aramak gerekir.

Max weber

Paradigma Ayrımı

Weber’e göre Katolik inançtaki “dünyadan yüz çevirmişlik” fikrinin, onun en yüksek ideali olan sofuluk (asketizm) özelliğinin, Katolik olanlara bu dünyadaki mallara karşı büyük bir ilgisizlik duymayı öğretmesi gerekirdi. Bu ‘sofu’ mantığı Katolik ve Protestan paradigma ayrışmasının temelini oluşturmaktaydı.

Katoliklere göre sofuluk, kendini tanrıya adama ve bu yolda dünya nimetlerinden, her türlü uğraşıdan elini eteğini çekmek demektir.

Protestanlar ise bu ifadeyi, dünya işleriyle uğraşmayı Tanrı’yı hoşnut etmek için sürdürmek ve dünya nimetlerinden yararlanabilecek durumda olduğu halde yine Tanrı’yı hoşnut etmek için bilerek ve isteyerek uzak durmak, bu yolda katı bir tutum sergilemek olarak yorumlar.

Bu durumda sofu kişi, Tanrı’nın şânı için çok çalışır, dünya mallarından uzak durmaz. Ancak gösterişten ve lüks tüketimden kaçınır.

Bu tutum Weber’e göre önceleri Tanrı için mesleğine sadakatle bağlı olma durumuyken, daha sonra kendisi amaç olarak mesleğe bağlılık hâlini almıştır. Weber bunu “dünya içi sofuluk(asketizm)” olarak adlandırır.

Max Weber’e göre bireylerin inançları, ekonomik tercihlerinde önemli kararlar vermelerinde etkendir. Ona göre Katolikler daha az kazanç güdüsüne sahiptir. Katolik, küçük bir geliri olsa da, tehlikeli, heyecanlı fakat saygınlık ve zenginlik getirmesi olası bir yaşantıdan çok, mümkün olduğunca güvenli bir yaşama önem verir.

“Protestanlar severek iyi yemek yerken, Katolikler sâkince uyumak isterler.”

Protestanlar için zenginlik sahibi olmak dinen yanlış bir şey değildir. Esas mesele bu zenginliğe karşı ruhu alıkoymaktır. Malın hazzına karşı ruhu alıkoymak Tanrı’nın hoşnutluğuna vesile olacaksa çok mala sahip olup çok maldan ruhu terbiye etmek Tanrı’yı daha da hoşnut edecektir. Bu sebepten Protestanlar için çalışmak ibadettir.

Bu inançları gereği çok çalışıp biriktirirler. Zevk-ü sefa etmek yerine sermaye olarak kullanırlar. İşte tam da bu sermaye birikimi süreci Max Weber’e göre Kapitalizmin ortaya çıkması için büyük bir ortam yaratmıştır.

Terbiye edilmiş ve sürekli üretmeye odaklanmış bu ruh, Max Weber’e göre Kapitalist ruhtur.

Kapitalizmin Rûhu

Unutmayın, zaman paradır; her gün on şilin kazanabilen bir kişi yarım gün gezmeye giderse ya da odasında sırtüstü yatarsa, kendi zevki için sadece 6 peni harcasa bile, sadece bu 6 peniyi hesap etmemelidir. Bu kişi harcadığı 6 peni yanında 5 şilin daha harcamış ya da onu fırlatıp atmış olur.

Unutmayın, kredi paradır; bir kimse, geri alma kuşkusu taşımadan parasını bana verse, o zaman faizini ya da o zaman zarfında kullanabileceğimden daha çoğunu bana hediye etmiş olur.

Unutmayın, para çoğalma gücüne sahiptir; Para, parayı üretebilir ve yavruları da çok daha fazlasını üretebilir. Bir dişi domuzu öldüren kişi, ondan çoğalacak olan binlerce yavruyu, onun bütün torunlarını ortadan kaldırmış olur. 5 şilini yok eden kişi de sterlinler dizisinin tamamını öldürür!

Unutmayın, borcunu zamanında ödeyen kişi, herkesin cüzdanının efendisidir; borcunu söz verdiği zamanda ödediği bilinen kişi, arkadaşlarının gereksinim duymadıkları her parayı her zaman ödünç alabilir.

Benjamin franklin

Benjamin Franklin bu satırlarda bize bir vaaz vermektedir.

Yukarıdaki satırların “Kapitalizmin Ruhu” kavramından anlaşılabilecek olan şeylerin tümünü içerdiği pek ileri sürülmese de, Franklin’in karakteristik bir biçimde dile getirdiği özelliklerin “Kapitalizmin Ruhu” olduğundan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Bu “para hırsı felsefesi”nde, kredi değeri olan saygın adam idealinin, her şeyden önemlisi de “kendi sermayesinin artışını kendi başına amaç olarak hedefleme” karşısında “bireyin yükümlülüğü” düşüncesinin öne çıktığını görmekteyiz.

Franklin’in bütün bu ahlaki uyarıları faydacı çizgiye yönelmektedir. Saygınlık, kredi getirdiği için yararlıdır; aynı şekilde dakiklik, ölçülülük ve çalışkanlık da. Onlar bunlardan dolayı erdemler olmaktadır.

Bundan böyle para kazanma ile insanın ilişkisi, kazanılan paranın yaşama sürecindeki maddi ihtiyaçları karşılama vasıtası olması değildir; para kazanma kişinin yaşamının amacıdır.

“Doğal” durumun sınır tanımayan böyle bir duyguya dönüşümü, kapitalizmin itici gücüdür. Bu dönüşüm kapitalizmin rüzgarından ürpermemiş insana yabancıdır. Fakat bu dönüşüm, aynı zamanda bazı dinsel tasarımlarla yakından ilişkili bir dizi duygulanım içerir.

Benjamin Franklinin, niçin “insandan para elde edilmesi” sorusuna cevabı , Kalvinist babasının ona gençliğinde ezberlettiği bir İncil ayetiyle olur:

“İşinde usta adamı görüyor musun? Öylesi krallara bile hizmet eder.”


(Prov. 22.29.)

Para (yasal) kazanma modern ekonominin düzeni içinde meslekte yetenekli olmanın sonucu ve ifadesidir. Bu yeteneklilikse, Franklin’in ahlakının gerçekten en önemli kısmıdır.

Sözü edilen bu kendine özgü ve bugün bize çok tanıdık gelmekle birlikte gerçekte kendiliğinden pek fazla anlaşılmayan mesleki yükümlülük düşüncesi, bireyin kendi “meslek” uğraşısının içeriğine karşı hissettiği ve her birey tarafından da hissedilmesi gereken, özellikle bireyin emeğine ya da sadece mal varlığına (sermaye olarak) değer biçilmesi algısı şeklinde ortaya çıkması gereken bir borçtur.

Bu düşünce, kapitalist kültürdeki “sosyal ahlak”ın karakteristik özelliği, hatta bir bakıma bu kültürün kurucu anlamıdır.

Bugünkü kapitalist ekonomi düzeni öyle uçsuz bucaksız bir evrendir ki, bireyler o evren içinde doğarlar. Bu evren bireylerin tek başlarına bilfiil değiştiremeyecekleri, içinde yaşamak zorunda oldukları bir barınaktır. Birey, piyasa ile içli dışlı olduğu sürece, bu evren bu bireye kendi ekonomik davranış normalrını dayatır.

Tarihten bu yana Kapitalizm, karakteristik bir ruh ile peydah olduğundan bu yana önüne çıkan bütün engelleri yok etti ve kendisine dönüştürdü. Bugün için Dünya’da bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda ülke dışında tüm ekonomiler kapitalizmin çarkları olarak dönüyor.

Kapitalizm, kuşattığı ruhlara vâdettiği cenneti yine kendi emekleriyle yaptırıyor. Henüz dünya nüfusunun çoğu bu cennette üretilen zenginlikten pek az pay alsa da, paylarına düşen cehennemden fazlasıyla nasiplerini aldırlar.


Kaynakça

Max WEBER, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Rûhu, BilgeSu yayıncılık

Reklamlar