Paranın Hikayesi: Bankacılığın Doğuşu

Paranın tarihinde büyüleyici çok şey vardır. İnsan davranışlarını ve budalalığını gözler önüne serer. Para aşkının tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu savunanlar da olmuştur paraya âdeta tapanlar da.

Peki nedir bu bir yüzünde cehennemi bir yüzünde cenneti barındıran suret?

MADENİ PARA

Para çok eski bir kolaylıktır ama sorup soruşturmadan ya da araştırılmadan elle yapılmış güvenilir bir mamul olarak kabul edilmesi ancak ara sıra rastlanan bir durumdur.

Binlerce yıl önce üç madenden birinin ya da birkaçının kullanılması tartışma konusuydu; bunlar gümüş, altın ve bakırdı. Daha sonraları tütünün sınırlı ama hatırı sayılır dolaşımı olmuştur. Daha garip ve ekzotik olanlar arasında sığır, deniz kabukları, viski ve taşlar sayılabilir.

Parayla maden arasındaki tarihsel ilişki yakından da ötedir; tüm pratik amaçlar için çoğu zaman para şöyle ya da böyle değerli maden olmuştur.

Madenin tartılması, bölünmesi ve toz ya da çubuk halinde olması nedeniyle kalitesinin değerlendirilmesi açısından kullanımı kolay değildir. Dolayısıyla bilinen en erken tarihten itibaren maden, önceden belirlenen ağırlıktaki sikkelere dönüştürülmüştür. HEREDOT’a göre bu buluş büyük olasılıkla M.Ö sekizinci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan Lidya krallarınındır.

Lidya’nın tüm genç kadınları evlenirken kocalarına drahomalarını biriktirebilmek için kendilerini satıyorlardı. Genç kadınların fahişelik yapmaları açısından Lidya’nın gelenek ve görenekleri Yunan’dakilerden pek farklı değildi. Tarihi kayıtlara göre, Lidyalılar altın ve gümüş para yapan ve perakende ticarette kullanan ilk insanlardı.

Herodotus

Madeni paralar hatırı sayılı bir kolaylıktı. Aynı zamanda büyük kamusal ve küçük özel hilekârlığa da davetiye çıkarmaktı. Yüzyıllar boyu insanlar sık sık paranın sonsuz çoğaltılmasının sırrını keşfettiklerini sanmışlardır ve bu konuda kendilerini kandırdıkları gibi, başkalarını da ikna etmişlerdir. Zamanla sınıflarında büyük çoğunluk haline gelen savurgan ya da baskıcı yöneticiler, bir anlık bir aydınlanma gibi bir keşifte bulundular: Sikkelerindeki maden miktarını azaltabilir ve bunu hiç kimsenin farketmeyeceğini umabilirlerdi. Böylece daha az miktardaki altın ya da gümüşün satın alma gücü eskisi kadar olabilir ya da aynı salt ağırlık daha çok metâ satın alabilirdi( Osmanlı Devleti’ndeki bu uygulamanın adı Tağşiş idi). Böylece zamanla kârlara marjinal olarak ama dişe dokunur bir katkıda bulunacaktı.

Zaman geçtikçe, yöneticilerin parasal ihtiyaçlarına bağlı olarak, genellikle ılımlı sayılan kötü yola sapmaya karşı direnme yetenekleri azalması ve paraya ait sanatların özel ellerde gelişmesiyle, sikke yapımı giderek kötüleşme eğimi göstermişti. Atinalılar bu işin kısa ömürlü ve kendilerine zarar veren bir çare olduğunu, dürüstlüğün iyi bir ticari politika sayıldığını kavradıklarından değer düşürme işine karşı çıktılar. Roma İmparatorluğu’nun bölünmesinden ve İstanbul’da yunan etkisinin yeniden egemen olmasından sonra yüzyıllar boyunca Bizans sikkesi sağlam paranın dünya çapında simgesi oldu ve içerdiği altın her yerde altın kadar kabul gördü.

Eski ve ortaçağ dünyasında değişik hükümetlerin madeni paraları büyük ticaret kentlerinde birleşme eğilimi göstermekteydi. Sikke satımı söz konusu olduğunda kötü sikkeler elden çıkarılıyor iyileri saklanıyordu. Daha önceden Oresme ve Kopernik’in de işaret ettiği, çağımızda Gresham Yasası olarak bilinen bu gözlemin sloganı: “Kötü para iyi parayı kovar” idi.

Bu belki de karşı çıkılmayan nadir ekonomik yasalardandır çünkü hiçbir zaman ciddi bir istisna olmamıştır. İnsan doğası sonsuz çeşitlilikte olabilir ama bunun değişmezleri vardır. Biri, seçme hakkı verildiğinde insanlar en iyiyi kendilerine ya da en çok sevdiklerine saklarlar.

Çeşitli biçimlerde değerinden düşürülmüş sayısız madeni paranın dolaşımda olması ve en kötülerinin ilk elde teklif edilmesi nedeniyle sikkeler bir sorun olmuştu. Böylece bir sonraki büyük reforma yani tartmaya geri dönülmesine yol açmış oldu. Bu kararlı adım 1609 yılında Amsterdam (Hollanda) kentinde atılmış ve paranın tarihini bankacılık tarihiyle birleştirmiştir.

Amsterdam bankası kurulduktan sonra bir yüz yıl boyunca yararlı işlev gördü ve amacından hiç sapmadı. Mevduat mevduattı ve maden, sahibi olan kişi bir başkasına aktarıncaya kadar banka kasasında kalıyordu. Hiçbiri başka birine banka tarafından borç olarak verilmiyordu.

1672 yılında 19. Louis’in orduları Amsterdam’a yaklaştığı zaman büyük bir panik oldu. Tüccarlar bankanın başına üşüştüler, bazıları varlıklarının orada olmayabileceğinden şüpheleniyordu fakat isteyen herkese parası ödendi. Durumun banka tarafından geri ödenebilir vaziyette olduğu görüldüğünde varlık sahipleri, ödeme yapılmasından vazgeçtiler.

Anlaşıldı ki; İnsanlar bankadan paralarının ödenmesini ne denli umutsuzca isterlerse istesinler, alacaklarından emin olduklarında ödeme yapılmasını istememektedirler.

Bununla birlikte, zamanla daha kötü durumlar ortaya çıktı. Amsterdam kenti senatosu üyeleri çoğu zaman hem banka sahipleri hem de Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin yöneticisiydi. 17. yüzyılda Şirket, sık sık gemiler gelinceye kadar kısa vadeli darlıklara düşüyordu. Buna çözüm olarak son derece yeni bir yöntem keşfedildi. Banka, borçlara fon olarak başkalarının hesabındaki mevduatları kullanmaya başladı. Derken 17. yüzyılın sonlarına doğru Doğu Hindistan Şirketinin işleri pek yolunda gitmiyordu. Hesap açıkları ve borçları arttı. Ayrıca 1780’de İngiltere ile olan savaş ağır gemi ve kargo kayıplarına neden oldu. Böylece bankanın ödemeleri daha da yavaşladı.

Şimdi tüm muadiller paralarının hemen ödenmesini isteselerdi, hepsinin isteğine karşılık verilemeyecekti. Paranın bir bölümü ödenmemiş ya da ödenemeyecek borçlar olarak şirket ve kente gitmişti. Banka giderek çekilebilir ya da başka bankaya transfer edilebilir madeni para miktarını sınırlamaya başladı. Mevduat karşılığında değerine göre para ödemeyi reddetmek ya da ödeyememek bankanın sonu olduğunun göstergesiydi. Nihayetinde Amsterdam bankası iki yüz yıllık bir hizmetin sonunda 1819 yılında tasfiye edildi.

BANKALAR

Parayı doğuran 3 şey vardır; biri daphane, ikincisi hazine veya maliye bakanları (çünkü bunlar kağıt paranın kaynağıdır) üçüncüsü de bankalardır. Eskilik sırasına göre bankalar daphanelerden sonra ortaya çıkmıştır fakat darphane gibi bankalar da çok eski bir fikirdir.

Bankaların parayı yaratma süreci o kadar basittir ki, akıl bunu kabul etmek istemez. Bu denli önemli bir şey söz konusu olduğunda, insan daha derin bir esrarengizlik beklemektedir. Yukarıda sözü edilen Amsterdam Bankası’na yatan mevduat, banka sahibinin talimatıyla, hesapların ödenmesi amacıyla başka kimselere transfer edilirdi. Mevduat olarak yatan para, bankada da bulunsa, ilkel bir kalem darbesiyle transfer de olsa, yine para olma görevinden bir şey kaybetmiyordu.

Kalemin yeni bir darbesiyle, bankada atıl duran o mevduat bir başkasına borç olarak verilebilirdi. Böylelikle verilen bir borç için bankanın faiz alması da mümkündü.

Parayı yatıran mevduat sahibine o mevduatın bu amaçla kullanıldığı söylenebilirdi, hatta belki kendisine küçük bir ödül bile ödenebilirdi. O para hâlâ mevduat sahibinin adına kayıtlı gözükecek, mevduat sahibi hâlâ o ilk para kadar alacaklı olacaktı ama şimdi ortada, borç vermenin gelirinden sağlanan yeni bir mevduat daha oluşacaktı.

Artık her iki mevduat ödemelerde kullanılabilir, yani para olarak işe yarardı. Bir başka deyişle para yaratılmış olacaktı. O faiz orada …kazanılmayı beklemektedir. Ortada böyle bir ödül olunca, insanoğlunun yeniliğe karşı doğal bir yeteneği vardır.

KÂĞIT PARA

Banknotlarla ilgili alternatif bir fırsat daha vardı. O fırsat Amerika Cumhuriyeti’nde çok güzel bir biçimde değerlendirilmiştir. Bu yöntem, borç alana o mevduatı vermek yerine bir kâğıt vermektir. Karşılığı bankaya yatmış nakitle, yani banka sermayesi ya da sabit mevduat olarak yatmış olan parayla ödenebilecek bir kâğıt. Borç alan bu kâğıtla kendi ödemelerini yapabilecektir. Bu ödemelerin yapıldığı kimseler de, kâğıdı getirip nakit parayı isteyecekleri yerde, kendi ödemelerini yine o kâğıtla yapabilmekte ve bu böyle sonsuza dek sürebilmektedir.

Bu arada banka da ilk verdiği borcun faizini tahsil etmektedir. Günün birinde belki biri o kâğıdı getirip gerçek paraları isteyebilir ama o zamana kadar borcu olan ödemiş olur. Hem de gerçek nakit parayla. Hem işler yolunda gider hem de faiz kazanılmış olur. Ayrıca o kâğıdın elden ele geçip yepyeni insanlara gitmesi, hiçbir zaman getirilip karşılığının istenmemesi olasılığı da vardır. O kağıdın çıkarılmasına yol açan borç, hem faiz kazanmış, hem de sonunda ödenmiş olur. Kâğıt da bu arada dolaşımını sürdürür. Onu yaratan gerçek parayı kimse gelip istemeyebilir.

Lâkin bankalar için bir çıbanbaşı vardı. Mevduat yatıranlar ya da ellerinde kâğıt bulunanlar aşağı yukarı aynı zamanda paralarını istemeye gelebilirlerdi. Gerçi o mevduatı ilk yatıran parasını alabilirdi çünkü o para hâlâ orada olurdu. Ya da o mevduat kime borç olarak verilmişse, parayı o alabilirdi. Ama ikisi birden alamazdı. Bankaların mevduat yaratmak ve o görevi yapacak kâğıtlar çıkarma mucizesi aslında pamuk ipliğine bağlıydı.

İstenen şey, mevduat sahipleriyle kâğt hâmillerinin paralarını istemeye efendi efendi küçük gruplar halinde gelmeleriydi. Hepsi birden geldi mi banka ödeyemezdi. Bankanın ödeyemeyeceği konusunda bir kuşku yayılırsa, genellikle hepsi birden çıkagelirdi. Böyle bir şey olursa, daha önce para olarak kullanılabilen mevduatla kâğıtlar artık işe yaramaz olurdu. İlk gelenlerin mevduatları ya da kâğıtları ödenir, geç gelenler hava alırdı. Onların elindeki batmış bir bankanın değersiz bir mevduatı, değersiz kâğıtları olarak kalırdı. Ellerindeki artık para değildi. Para yaratmanın mucizesi, o paranın birden bire yok olmasıyla silinir giderdi.

Borç vermeyi nasıl sınırlamalı ve nasıl önlemler almalı ki, mevduat sahipleriyle banknot sahipleri bankada vârolmayan parayı almaya geldiklerinde felaket olmasın?

Bunun üç çaresi vardı ve uygulamada bu çarelerin ikisi ya da üçü birlikte uygulanmalıydı. Bir çeşit düzenleme yapılarak bankacılara banknotlar sistematik biçimde götürülmeli, bunlara karşılık para ödemeleri istenmeliydi. Ödemek zorunda olduklarını bilirlerse borç verme konusunda tedbirli gider, elde her an yeterli miktarda maden bulundurmaya dikkat ederlerdi. Üçüncüsü de, herkesin bankada varolmayan mâdeni paraları istemeye geleceği o gün için bazı özel önlemler almaktı. Eğer daha büyük ya da daha yüksek bir kaynak öyle bir durumda paraları ödemeye hazır bulunursa, örneğin Louis’in orduları Amsterdam’a yaklaşırken olduğu gibi bir durum olursa, o zaman herkesin parasını isteme eğilimi de ortadan kalkardı.

Bu çarelere sonradan bir yenisi daha eklenmiştir. Bu kural: Bankaların borçlarını kâğıt olarak değil, maden olarak vermesi idi. Basılacak banknotların elden ele dolaşmayı sürdüreceğine ve hiçbir zaman bankadan karşılık olarak maden istenmeyeceğine güvenerek kâğıt para basma hakkı verilmesinin, istismara çok açık bir yöntem olduğu açıktı.

Bu önlemler elbette mantık yolu ile bulunmaktan ziyade acı deneyimlere karşı bir tepki olarak oraya çıkmıştır. Zaman zaman insanlar, aşırıya kaçmanın bugün getireceği ödüllerle, ölçülü davranmanın ileride getireceği ödüller arasındaki ikileme sıkışıp kalırlar. Genellikle birinci seçenek deneyimlendikten sonra ikinci seçenek için önlemler alınmıştır.


Kaynakça

J.K. GALBRAITH-PARA (Altın Kitaplar Yayınevi)

Reklamlar