F5: YENİLENEN EKONOMİ

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

Piyasaya Müdahalede Devlet Başarısızlığı

Piyasanın tanımı ve sistematik olarak analizi Klasik İktisatçılar tarafından yapılmıştır. Klasikçilere göre piyasanın temeli özel mülkiyete ve bireysel çıkara dayalıdır. Ekonomik aktörler kendi çıkarları peşinden koşar. Piyasada arz ve talep koşulları mevcuttur. Arz ve talepte yaşanan dalgalanmalar fiyat mekanizması ile dengeye gelmektedir. Klasikçiler birçok analiz ve varsayım yaptıktan sonra, ekonomiye devlet müdahalesine karşı çıktılar. Kamu harcamaları minimum düzeyde olmalı, bütçenin denk olması gerektiğini savundular.

Piyasa ekonomisi kendi dinamikleri gereği günümüze kadar birçok krize neden oldu. 1929 Büyük Buhran serbest piyasanın krizlere,dalgalanmalara ve şoklara açık olduğunu herkese göstermişti. Piyasa başarısızlıkları (eksik rekabet, optimal kaynak dağılımı, ölçek ekonomileri, doğal monopol, dışsallıklar, asimetrik bilgi, gelir ve servet dağılımında adaletsizlik) olarak literatürde tanımlanır. Piyasa başarısızlıklarını gidermek için John Maynard Keynesle beraber daha sonra Keynesyen İktisatçılar tarafından devletin maliye politikası araçları ile piyasaya müdahale etmesi gerektiği fikri ortaya çıktı. Günümüze kadar gelen süreçte devletin piyasaya müdahale ederken başarısız olduğu durumlar meydana geldi.

  Devlet Başarısızlıkları

   Piyasa başarısızlıklarına devlet müdahale ederken devletin de başarısızlıklarını gözlemleyebiliyoruz. Devlet başarısızlığının nedenini politikada tam rekabetin geçerli olmaması, politik miyopluk, politik dışsal ekonomiler, politik negatif ölçek ekonomileri, kamusal güç ve yetki dağılımındaki dengesizlik, politikada şeffaflık olmaması, hizmet kayırmacılığı, gereksiz ve aşırı harcamalar şeklinde sıralayabiliriz.

  Piyasada tam rekabet şartları bir varsayımdır. İdeal olan piyasa tipidir. Politikada da tam rekabet şartları mevcut değildir. Seçmenler kamusal mallara olan talebini siyasi oylarla belirler. Tam rekabet şartları olmadığından dolayı toplumsal tercihlere dayalı kamusal mallar üretilmeyebilir. Hem otokratik ülkelerde hem demokratik ülkelerde bunu gözlemleyebiliriz. Seçmenlerin politika hakkında yeterli bilgiye sahip olamaması bunun sonucunda doğru tercih yapılamaması, politika hakkında bilgi edinme maliyetlerinin yüksek olması, politikaya ilgisizlik, depolitizasyon uygulamaları, yanlış veya yalan propagandalar politikada tam rekabeti engelleyen unsurlar olup devlet başarısızlığına yol açan etkenlerdir.

   Maksimizasyon teorisine göre siyasi aktörler oy maksimizasyonu yapar. Siyasi aktörler kamu ekonomisi için kararlar alırken, yapacakları harcama ve yatırımla en yüksek oy getirisini sağlamaya çalışırlar. Uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli daha erken sonuç alınabilecek yatırımlar yapabilirler. Kısa vadeli yatırımlarla halkın faydasını arttırıp oy toplayabilirler. Seçimi kazanmak siyasi iktidarlar için daha önemli olabilir, bu nedenle ekonomik boyutu göz ardı edebilirler. Kamu ekonomisinde kaynak dağılımı uzun vadeli yatırımlara değil, kısa vadeli yatırımlara yapılırsa, günü kurtarma politikaları uygulanıp, uzak veya ileri görülmüyorsa buna politik miyopluk denir. Politik miyopluk devlet başarısızlığına yol açan etkenlerden biridir.

   Piyasa ekonomisindeki dışsallık kavramı politikada da karşımıza çıkar. Patronaj ilişkisi, türev dışsallıklar ve rant politikadaki dışsallık türleridir. Siyasi iktidarlar kendi parti üyelerini koruyup gözetirler. Siyasi iktidarın (patron), üyeleri ile olan bu tarz ilişkisine patronaj ilişkisi denir. İlişki sonucunda ekonomik kaynaklar politik yandaşlara veya partizanlara dağıtılabilir. Türev dışsallık, siyasi iktidarın aldığı bir ekonomik karar sonrası meydana gelen ancak önceden tahmin edilemeyen bir dışsallık türüdür. Devlet müdahalesi sonucu piyasadaki aksaklığı düzeltirken, başka bir ekonomik problemle karşılaşmaktır. Politik dışsallığın en yaygını rant dağıtmak veya rant alanı açmaktır. Politika rant aracına rahatlıkla dönüştürülebilir. Siyasi iktidarlar kendilerine, üyelerine, iktidara yakın iş dünyasına, dostlara, akrabalara rant alanı açabilir. Çıkar grupları ve baskı grupları ranttan faydalanmak isteyebilir. Dolayısıyla rant, kaynak tahsisini bozan bir uygulama olup devlet başarısızlığıdır.

  Politik negatif ölçek ekonomisi, piyasa ekonomisindeki negatif ölçek ekonomisine benzer. Ölçek ekonomisi, üretim yapan firmaların üretimdeki verimliliğini arttırarak maliyetlerini düşürmesidir. Bir bakıma firma büyüklüğü ile alakalıdır. Firma büyüklüğü her zaman olumlu sonuçlar vermeyebilir. Negatif ölçek ekonomisi, firma büyüklüğünün artması sonucu firmanın karşılaştığı olumsuz sonuçlardır. Politik negatif ölçek ekonomisi devlet kurum ve kuruluşlarının aşırı büyüklüğü sonucunda büyük ölçekte üretim yapıp, üretim maliyetlerinin artması ve verimsiz olmasıdır. Özellikle KİT’lerin hayret verici bir şekilde verimsiz olması ve devlet kurumlarında yapılan israf, yolsuzluk, yağmacılık politik negatif ölçek ekonomisine örnektir. Bir diğer örnek ise hizmet kayırmacılığıdır. Siyasi iktidarlar ekonomik kaynakların dağılımını bölgelerin kalkınmışlık düzeyine göre değil, kendi seçmen bölgelerine göre yapabilir. Bütçe kaynaklarının bu yönde kullanılması devlet başarısızlığıdır.

   Kamu kesiminde yetki ve güç dağılımında dengesizlikler olabilir. Devletin merkeziyetçi bir yapıda olması, kuvvetler ayrılığı prensibinin tam olarak işleyememesi, yürütmenin tek elde toplanması kamu kesimindeki karar alma süreçlerini etkileyebilir. 

   Devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi kaynak tahsisinde etkinlik için önemli bir faktördür. Kurum ve kuruluşlara ayrılan bütçelerle kamu harcamaları yapılır. Harcamaların verimli alanlara yapılması hem piyasanın hem de devletin menfaatinedir. Denetim ve kontrol mekanizmasının zayıflaması harcamaların verimliliğini ve kurum faaliyetlerinin şeffaflığını ölçemez. Ayrıca politikada şeffaflık olmamasına sebep olur. Politikada şeffaflık olmayışı başarısızlığa sebep olur.

    Piyasa ekonomisinde firmalar harcama yaparken minimum maliyet maksimum kar hedefler. Kısacası firmalar gereksiz harcama yapmaktan kaçınır. Aynı şekilde insanlar doğası gereği kendi parasını harcadığı zaman titiz davranır. Minimum fiyatla maksimum fayda elde etmeye çalışır. Bildiğiniz gibi kamu harcamalarının finansmanı vergilerdir. Devlet toplanan vergileri harcarken dikkatli davranmaz. Harcama yaparken amacı kar elde etmek değildir. Harcamayı yapan bürokratlar, politikacılar, kamu görevlileri kendi paralarını harcamadıkları için kamuda gereksiz ve aşırı harcamalar meydana gelir.   

Piyasaya ekonomisine karşı kamusal çözüm önerileri de piyasa gibi mükemmel değildir. Devletin müdahaleleri piyasa aksaklıklarını gidermek yerine daha büyük problemler oluşturabilir. Devlet başarısızlığı ve piyasa başarısızlığını tamamen ortadan kaldıramayız. Minimum düzeye indirmek için modellemeler yapılabilir. Ancak devletin müdahalesinin başarısız olması sebebiyle piyasayı da kendi haline bırakamayız. Devletin müdahale araçları doğru ve etkin kullanıldığı zaman piyasa ekonomisi için dengeleyici bir unsur olmaya devam edecektir.

KAYNAKÇA

Coşkun Can Aktan – Devletin Başarısızlığının Anatomisi

Prof. Dr. Ali Özgüven – İktisadi Düşünceler – Doktrinler ve Teoriler

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz – Maliye

KENTE DAİR BİR PERSPEKTİF : ZENGİN – FAKİR UÇURUMUNUN KENTE YANSIMASI

   Bu çalışmada David Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir kitabına dair bir inceleme yapılacaktır.

YAZAR HAKKINDA

  1935’te İngiltere’de doğdu. 1961’de Cambridge Üniversitesi’nde coğrafya alanında doktorasını tamamladı. Bristol Üniversitesi’ndeki çalışmalarının ardından 1969’da ABD, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’ne geçti. 2001’de City University of New York’ta çalışmaya başladı. Çalışmaları sosyal ve politik tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Küresel kapitalizmin, özellikle de neoliberal biçiminin, eleştirisine sosyal sınıfın ve Marksist metotların ciddi metodolojik araçlar olarak geri getirilmesine yardımcı olması ile anılmaktadır. Harvey’in çalışmalarının en önemli özelliği, Marksist kurama uzamsallık fikrini dahil etmesi, eklemlemesi olmuştur.

Başlıca Eserleri:

  • Postmodernliğin Durumu (The Condition of Postmodernity)  – 1989
  • Sosyal Adalet ve Şehir (Social Justice and the City)  – 1973
  • Umut Mekânları (Spaces of Hope) – 2000
  • Paris, Modernitenin Başkenti (Paris, Capital of Modernity) – 2003
  • Sermaye Muamması (The Enigma of Capital) – 2010 
  • Sermayenin Mekanları (Spaces of Capital: Towards a Critical Geography) – 2001
  • Asi Şehirler (Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution) – 2012
  • On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (Seventeen Contradictions and The End of Capitalism) – 2014
  • Sermayenin Sınırları (The Limits to Capital) – 1982

KİTAP ÜZERİNE

  Yalnız şehir planlamacılarını, mimarları, coğrafyacıları ve sosyal bilimcileri değil, “mekân” ve “insan” ile etkileşimde olan bütün disiplinlerden insanları ilgilendiren bir kitap olan Sosyal Adalet ve Şehir, üç kısım ve yedi bölüm şeklinde 1973 yılında ilk kez baskıya sunulmuştur.

  “Kitap, her şeyin ötesinde, hem liberal hem sosyalist kısımlarıyla, toplumsal süreçleri ve mekânsal biçimleri analitik olarak ve eyleme rehber oluşturacak şekilde bir araya getirmenin mümkün olduğunu kanıtlamayı ve bunların yorumunu göstermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu kitapta, mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekânsaldır. Bu iki parçayı birleştiren dört anahtar tema görülür: kuramın doğası, sosyal adaletin doğası, mekânın doğası, kentselliğin doğası. ”[1]

  Eserin başlığında da geçen “sosyal adalet” kavramını Harvey ‘adil yollarla sağlanmış bir dağıtım’ olarak tanımlamaktadır.[2] Harvey’e göre sosyal adalet teriminin bölgesel düzeyde sağlanabilmesi 2 koşula bağlıdır: gelir dağıtımının ve mevcut mekanizmaların düzenlenmesi.[3]

GİRİŞ

  Harvey kentleşmeyi, kapitalist sermaye birikiminin hareketleri ve krizleri kapsamında inceler. Harvey’e göre kapitalist kentleşme, üretim sürecinde ekonomik krize giren sermayenin, kârlarını arttırmak amacıyla yatırımlarını daha kârlı olan kentsel yapılı çevreye yönlendirmelerinin sonucunda ilerlemiştir.

  Harvey’e göre modern kentlerin büyümesi kapitalistlerin kârlarını maksimize etmek istemesinin tarihidir. Bu noktada kentler kapitalist sermaye birikim mantığını yansıtan bir aynadır. Harvey kent çalışmalarında genel olarak kapitalist sistemin adaletsizliği üzerine yoğunlaşır.

  “Harvey, kentsel soruna ilişkin olarak sermayenin dolaşım sürecinde kentsel yapılı çevresinin oynadığı rolü vurgularken, sermaye ve sınıf merkezli bu yaklaşımında kentsel çelişkiyi sermaye mantığından hareketle anlamaya çalışmaktadır.”[4]

KENT, MEKAN VE PLANLAMA

  Kenti anlayabilmek için kentin üstlendiği mekânsal biçimle kentteki toplumsal süreçler arasında bir ilişki kurulmalıdır. Bu çerçevede; mekânsal biçimi özümsemek adına mekânsal bilinçle (coğrafi muhayyile), toplumsal süreçleri idrak edebilmek için ise sosyolojik muhayyile bakmak ve bu iki tahayyül arasında köprü kurmak gereklidir.

  Sosyolojik muhayyile tarihimizi, yaşam öykümüzü ve bu ikisinin toplum içerisindeki etkileşimlerini kavramımızı sağlar. Coğrafi muhayyile sayesinde birey kendi hayatını mekân ve yer bağlamına oturtarak anlayacaktır.

  Kentin mekânsal biçimi toplumsal mekân felsefesiyle anlaşılır hale gelecektir ve toplumsal mekânın anlaşılabilmesi sosyolojik ve coğrafi muhayyile arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğuyla ilintilidir. Toplumsal mekân, bireyin etrafını saran mekânsal simgeciliğe tepkilerinin ve duygularının oluşturduğu bütünsellik olarak karşımıza çıkmakla beraber sadece bireyden bireye değil zamana göre de değişiklik gösteren bir yapıya sahiptir.

  Mekânı anlamak istiyorsak mekânın simgesel anlamının yanısıra bilişsel süreç vasıtasıyla davranış üzerindeki belirtilerini dikkate almalıyız.

  Kente, içinde toplumsal süreçle mekânsal biçimin sürekli etkileşim halinde olduğu karmaşık ve dinamik bir sistem olarak bakmak onu kavrayabilmek için temel bir basamak işlevi görecektir. Çünkü insanlar her ne kadar binalarda yaşasalar da onların davranışlarına yön veren içlerinde oturdukları binalar değil kendi aralarındaki iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişkilerdir.

KENTSEL BİR PROBLEM: SOSYAL EŞİTSİZLİK VE ADALET

  Sosyal adalet, bireysel ilerlemede toplumsal iş birliği yapma ihtiyacı sonucu ortaya çıkan ikilikler için adil ilkelerin pratiğe dökülmesidir. Sosyal adalet ilkesi ortak iş yapılmasından doğan faydaların bölüştürülmesinde uygulanır. Sosyal adalet ilkesinin temel taşı “adil yollarla sağlanan adil bir dağıtım” kavramıdır.

  Adil bir dağıtım için temel olarak üç kıstasa başvurulur: ihtiyaç, ortak yarara katkı ve liyakat. Bunları biraz açmak gerekirse;

  • İhtiyaç; gıda, konut, sağlık hizmeti, eğitim, toplumsal ve çevresel hizmet, tüketim malları, boş zamanların değerlendirilmesi olanakları, semt konforları ve ulaşım hizmetleri olmak üzere birçok faaliyet kategorisiyle tanımlanabilen ve toplum geliştikçe değişen dinamik bir yapıya sahiptir.
  • Ortak yarara katkı bir bölgeye yapılan kaynak aktarımının, diğer bölgedeki koşullara nasıl yansıdığıyla ilgilenir.
  • Liyakat ise fazladan kaynak tahsisi olarak coğrafya bağlamına oturtulabilir.

Bu üç kıstasın her birine göre dağıtımı değerlendirecek ve ölçecek yöntemlerin tasarlanması bölgesel dağıtımcı adaletin işlerliği açısından önem arz etmektedir (geleneksel arz-talep analizi, göreli yoksunluk analizi, istatistiksel analiz, uzman görüşü analizi vs.).

  Mekânsal örgütlenme ve bölgesel yatırım, nüfusun ihtiyaçlarını giderecek şekilde olmalıdır ve ihtiyaçlarla gerçek tahsisler arasındaki fark, sistemdeki bölgesel adaletsizlik derecesini yansıtacaktır. Sosyal adalet koşullarında; bölgelerarası kaynak tahsisi ve mülk edinme eşitsizliklerine, ayrıcalık verilen bölgeler diğer bölgelerin ortak yararına katkıda bulunacaksa izin verilmeli ve gelir dağıtımı gerçekleştirilirken düşük avantajlı gruplara üstünlük sağlayacak şekilde bölgesel sınırlar tespit edilmelidir.

KENTSEL EKONOMİ

  Bir şeyin yararlılığı, belirli bir gereksinimi karşılayabilme özelliği, o şeyi kullanım değeri haline getirir. Kullanım değeri, ya dolaysız olarak bir insanın kişisel gereksinimlerini giderir, ya da maddi varlıkların üretimi için üretim aracı olarak hizmet eder. Kullanım değeri, zenginliğin maddesel içeriğini oluşturur. “Kullanım değerleri toplumsal ihtiyaç ve gereklilikler, kişisel farklılıklar, kültürel alışkanlıklar, yaşam tarzı alışkanlıkları ve benzerlerinin bir karışımıdır.”[5] Örneğin; dokuma tezgahının kullanım değeri, onun yardımıyla kumaş üretilmesinde yatar.

  Değişim değeri, önce bir tür kullanım değerinin başka bir tür kullanım değeriyle değiştirilmesindeki nicel ilişki olarak ortaya çıkar ve sahip olunan nesnenin diğer malları satın alma gücünü belirtir.

  Meta[6] iktisadında kullanım değeri metanın değişim değerinin taşıyıcısıdır. Metanın değişim değeri, değerin görünüm biçimidir.

  “Bir yandan, her türlü emek, fizyolojik anlamda, insan emek-gücü harcanmasıdır; ve bu, özdeş soyut insan emeği özelliğinde oluşu ile, metaların değerini yaratır ve ona biçim verir. Öte yandan, her türlü emek, insan emek-gücünün, özel bir biçimde ve belirli bir amaca dönük olarak harcanmasıdır, ve bu somut yararlı emek özelliği ile, kullanım-değerlerini üretir.”

(K. Marx)

  Kullanım değeriyle değişim değerini diyalektik ilişki içerisine sokan Marksist yaklaşım, hem toprak kullanımının coğrafi ve sosyolojik açıdan incelenmesine yeni bir bakış getirir hem de kentsel toprak kullanımı sorunlarıyla mekânsal ve iktisadi yaklaşımlar arasında bağlayıcı işlev üstlenir.

  Analizciler, coğrafyacılar ve sosyologlar kullanım değerine odaklanmış çeşitli toprak kullanımı kuramları geliştirirken; neoklasik mikro iktisatçıların oluşturduğu toprak kullanımı kuramları ise değişim değerini merkeze alır.

   Kentsel toprak kullanımı kuramları, metaların değişimine yönelik toplumsal süreci anlamamız adına iki tarafın bütünleştirilmesiyle meydana gelmelidir.

  Kullanım değeriyle değişim değerinin iç içe girmesinin bir yolu olan kira, değişim değerinin, toprak ve mülk sahibi için bir kenara konulan parçasıdır. Kapitalist ekonomilerde kira, tekelci kira, farklılık kirası ve mutlak kira şeklinde ortaya çıkar.

  Toprak kullanımı kuramının biçimini kira ve mekânın nasıl bütünleştiği belirlemektedir. Yapılması gereken aynı bağlamdaki farklı mekân ve kira kavramlarını kapsayan, özel durum toprak kullanımı kuramları meydana getirmektir.

  Marksist kuramı kente uyarlayan, kullanım değeri ve değişim değeri arasındaki diyalektik ilişkiden yola çıkarak kentsel toprak kullanım kuramını inşa eden Harvey, toprağın ve üzerindeki yapıların, kapitalist iktisatta mal olduğunu ama bunların sıradan mallar olmadığını belirtir. Harvey’in toprağı diğer metalardan farklı bir yere koyarken kastettiği kentsel bir bağlam içinde olan toprak parçasıdır.[7] Harvey’e göre toprak ve yapıların yeri sabittir. Mutlak konum, kullanımı belirleme hakkına sahip olan kişiye tekelci ayrıcalıklar verir. Toprak ve yapılar kimsenin onlarsız yapamayacağı mallardır.

SONUÇ

  Harvey, kapitalizmin son adımına geçişteki yeni yapılanmayı ve modernitenin bu dönüşüme tepkisini ele alan neo-marksist bir kent kuramcısıdır.

  Harvey’i neo-marksist yapan temel özellikler aşağıda belirttiğim gibidir:

  • Marksist kuramı kent ve diğer özel antikapitalist mücadele mekanları üzerinde sınırlar.
  • Sınırlar çerçevesinde kuramın uygulama yöntemleri üzerine çalıştığı için
  • Lefebvre’nin kent hakkı kavramından nasıl devrimci imkanlar çıkarılabilir diye sorgulaması

  Harvey’e göre;

  • Sosyal süreçler ve mekânsal formlar arasında bir ilişki bulunmaktadır. Bu doğrultuda mekanın doğrudan sosyal olana ilişkin tasarruflarını sorgular.
  • Kentleşme sermayenin birikimiyle oluşur ve üretim ile artı(k)-değerin dolaşımı önemlidir.
  • Kent; sosyal artı-değerin ilişkisel bir sonucu, egemen ekonomik örgütlülüğün bir yansıması ve toplumun mekandaki örgütlenmesidir.
  • Gelir dağıtımı her bölgedeki nüfusun ihtiyaçlarının karşılanacağı, kaynakların bölgelerarası çarpan etkilerini azami düzeye çıkaracak şekilde tahsis edileceği, fazla kaynakların fiziksel ve toplumsal çevreden kaynaklanan özel zorlukların karşılanmasına tahsis edileceği şekilde olmalıdır.
  • Kurumsal / örgütsel / siyasal / iktisadi mekanizmalar en az avantajlı bölgelerin başarı şansının olabildiğince yüksek olmasını sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.

  Sosyal Adalet ve şehir kitabı ile ilgili önemli yerlerin altını çizmek gerekirse;

  • Eser, tarihsel maddeciliğin mekan çalışmalarına uygulamasının ilk örneği olup sosyal adaletsizliğin mekan üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü gösterir.
  • Eserde kapitalist üretimin doğasından kaynaklanan akılcılık mekana taşınmakta, artı-değerin coğrafi bir izdüşümü kent üzerinde yoğunlaşmaktadır.
  • Eserin tartışma ekseni dört boyuta sahiptir: kuram, mekan, adalet, kentsellik/ kentlilik. Bu eksenleri biraz açmak gerekirse;
  • Kuram: Sosyal olandan ayrıştırılamayan bir tür uygulamanın kendisi ve toplumsal olana bağlıdır.
  • Mekan: Göreli ve ilişkisel bir doğası vardır ve toplumlar farklı mekanları kavramsallaştırabilme ve üretebilme yetisine sahiptir.
  • Adalet: Toplumsal bir sürecin içerisinde şekillenen bir uzlaşmanın kendisidir.
  • Kentsellik: Üretim / dağıtım / yeniden üretimin asal merkezidir ve toplumsal bir niteliğe sahiptir.

ESERİN KÜNYESİ

Yazar adı: David Harvey

Eser Adı: Sosyal Adalet ve Şehir

Yayın Evi: Metis Yayınları

Yayın Yeri / Tarihi: İstanbul / Nisan 2016

Sayfa Sayısı: 294

KAYNAKÇA


[1] David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, 5. Basım, İstanbul, Nisan 2016, s. 10-11.

[2] David Harvey, a.g.e., s. 96.

[3] David Harvey, a.g.e., s. 111.

[4] Fuat Güllüpınar, Kent Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını, Eskişehir, 2013, s. 77.

[5] David Harvey, a.g.e., s. 149.

[6] Meta:

(1) herhangi bir insani gereksinimi gideren nesnedir.

(2) kendi gereksinimi için değil, değişim için üretilen nesnedir.

Bir şeyin meta olabilmesi için emek ürünü olması ve satış için üretilmesi gerekir.

[7] Kentsel toprak, gelecekte kentsel arsaya dönüşeceği ümidi ile alınıp satılmaya başlanmış yani piyasa değeri kentsel arsa olma olasılıklarına göre oluşmaya başlayan topraklardır.