KUTUPLAŞMADA KÜRESELLEŞMENİN ROLÜ

Zygmunt Bauman tarafından kaleme alınan Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları (Globalization: Human Consequences) adlı kitap New York Columbia Üniversitesi yayını olarak 1998 yılında ilk kez yayımlanmıştır. Türkiye’de Ayrıntı Yayınları tarafından 1999 yılında yayımlanan kitabın dokuzuncu basımı 2020 yılına aittir. Küreselleşme kitabı, Türkçeye Abdullah Yılmaz tarafından çevrilmiştir. Küreselleşme olgusunun üzerindeki sis perdelerini aralayarak konuya yeni açılımlar kazandıran bu kitap, beş bölümden oluşmaktadır. Bölümlerin sıralanışı ise şöyledir: Zaman ve Sınıf; Mekan Savaşları: Bir Mesleki Başarı Raporu; Ulus Devletten Sonrası – Ama Ne?; Turistler ve Aylaklar; Küresel Yasa, Yerel Düzenler.

Yazar argüman olarak kullandığı toplumsal olaylar üzerinden uzaklık, hareketlilik, yerellik, zaman-mekan sıkışması, yurtsuzlaşma, turist ve aylak gibi kavramlar vasıtasıyla küreselleşmenin bütün bireyleri tesiri altına alan ve bizleri dönüşüme iten bir süreç olduğunu belirtirken aynı zamanda sürecin iki yüzlü bir madalyon misali birleştirdiği ölçüde ötekileştirdiğinin altını çizer.

Sosyolog Zygmunt Bauman, 19 Ekim 1925’te Polonya’nın Poznan kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bauman ve ailesi, 1939’da Nazilerin Polonya’yı işgal etmesi üzerine Sovyetler Birliği’ne göç etmek zorunda kaldı. Eğitiminin bir kısmını burada tamamlayan Bauman, üniversitede çalışmalarının devam etmesini istese de II. Dünya Savaşı’na katıldı. Savaşın sonunda yaralanan Bauman, 1945’te Berlin’in kurtuluşu için ‘Kızıl Ordu’ya katıldı. Polonya ordusunda binbaşı olunca ‘en genç binbaşı’ unvanını elde etti. Bu sırada sosyal bilimlerden felsefe alanında yüksek lisans eğitimine de başladı. (Smith, 1999, 38-39) II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Varşova Sosyal Bilimler Akademisi’ndeki eğitimine devam eden Bauman, 1951’de iyi bir sosyalist toplumun fikirleri ve idealleri olacağına inandığı için Komünist Parti’nin resmi bir üyesi olmuş, 1953’te de akademik kariyerine başlamıştır. 1954 yılına geldiğinde doktora eğitimine başlamış, İngiliz işçi hareketi üzerine çalışmalar yapmıştır. 1960’ların başında Polonya sosyolojisi ile ilgili makaleler yayınlamış, kültür, günlük yaşam, İngiltere ve Amerika sosyolojisi hakkında sayısız kitap kaleme almıştır. 1966’da Polonya Sosyoloji Derneği Yönetim Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 1968 yılında Polonyalı gençleri Komünist Parti ’ye karşı kışkırtmakla suçlandı. Varşova üniversitesindeki görevinden alındı ve sınır dışı edildi. İsrail’de, Kanada, ABD ve Avustralya gibi göçmen ülkelerinde yaşadı. 1971 yılında Leeds Üniversitesi Sosyoloji kürsüsünün başına getirildi ve 1990 yılına kadar bu üniversitede sosyoloji profesörü olarak akademisyenlik hayatını sürdürdü. 1989 yılında Amalfi Ödülünü ve 1998 yılında Theodor Adorno Ödülünü almıştır. 9 Ocak 2017 tarihinde 91 yaşındayken hayata gözlerini yuman Bauman sırasıyla Faşizmi, Reel Sosyalizmi ve Kapitalizmi bağımsız entelektüel kişiliğini koruyarak yaşamıştır.

  Bauman, doğduğu andan itibaren toplum içinde öteki olma durumunu yaşamış, Nazi işgaline uğrayan Polonya’da bir Yahudi olmanın zorluklarını ailesi ile birlikte sonuna kadar hissetmiş ve bu durumun etkilerini eserlerinde sıklıkla işlemiştir. Zygmunt Bauman, 1980’li yıllardan itibaren, Modernizm ile Totaliterizm arasındaki bağlantılar üzerine hem kuramsal hem de sosyolojik incelemeleriyle öne çıkmıştır. Bauman, aynı zamanda postmodernizm hakkındaki çalışmalarıyla da önemli bir yer tutmaktadır. Bancroft (2000, 283), Bauman’ın son zamanlarda sıkça postmodernite ile ilişkilendiriliyor olsa da son derece geleneksel ilgilere sahip bir sosyolog olduğunu ve onun postmodern çağda bir modernist veya postmodernliğin ilk Aydınlanma filozofu olarak anılabileceğini söyler.   Bauman’ı etkileyen isimler şöyle sıralanabilir: Anthony Giddens, Pierre Bourdieu, Karl Marx, Antonio Gramsci, Georg Simmel, Theodor Adorno, Hannah Arendt, Jacques Derrida.

Yazar, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları eseriyle enformasyon akışı, toplum, ulus-devlet, ekonomi gibi unsurların küreselleşmeyle nasıl değişim gösterdiğine dair okuyucunun zihninde yeni sorular oluşturarak cevapların beraber bulunmasında okuru teşvik eder. Küreselleşmenin toplumsal sonuçlarını toplumsal eşitsizlik, güvensizlik ve toplumsal bütünleşme bağlamında ele alan Bauman; hareket özgürlüğü, kutuplaşma, modern kentlerin toplumsal sorunları, suç, teknoloji, tüketim toplumuna gidiş, medya gösterilerinin arka planı ve planlı şehirleşmenin ne kadar düzeni sağladığı gibi alt başlıklara temas ederek bu sorunsallara cevap aramaya koyuluyor.

  Bauman, gerek yöntemsel tercihleri gerekse kavramsallaştırma becerisi ile sosyal bilimlerin pek çok sahasına önemli katkılar sunmuştur. Bunda hem düşüncesine kaynaklık eden kişilerin hem de yararlandığı kuramsal perspektiflerin önemli payı vardır. Bauman, küresel sorunlarla insanların hayatları, tüketim kültürü ile küresel açlık, göç ile güvenlik politikaları arasında ilgi çekici bağıntılar kurabilmekte ve bunları dikkat çekici bir üslupla dile anlatmaktadır. Eserde sunulan yorum çerçevesi ve ortaya konulan analizlerin de gösterdiği üzere Bauman’ın ele aldığı meseleler bilimsel değerini korumaktadır.

Zygmunt Bauman kitabının Zaman ve Sınıf başlıklı ilk bölümünde küreselleşme süreciyle oluşan kutuplaşmanın keskin bir uçuruma neden olduğunu dile getirir. Yazar aynı zamanda yerellikten kurtulan kişinin ortaya çıkacak sorunlardan da kurtulacağını şirketteki yatırım yapan insanlar örneği üzerinden anlatır. Birinci bölümün ilk alt başlığı olan Ortada Görünmeyen Toprak Ağaları, Tip 2’de yazar, geç modern dönemin kapitalistlerinin hareket kabiliyetlerini kısıtlayabilecek tek engelin idari makamların sermaye hakkındaki sınırlamaları olduğunu belirtir. İlk bölümün ikinci alt başlığı Hareket Özgürlüğü ve Toplumların Kendilerini Kurtarmalarında ise anlatılan uzaklığın toplumsal bir çıktı olduğudur ve mesafenin aşılmasındaki hıza ya da ekonomik açıdan düşünülürse o hıza erişim için harcanan maliyete göre uzaklık algısının değişkenlik gösterdiği vurgulanmaktadır. Kitabın ilk bölümünün son alt başlığında yani Yeni Hız, Yeni Kutuplaşmada ise altı çizilmek istenilen husus zamansal/mekânsal mesafelerin teknoloji aracılığıyla önüne geçilmesi durumunun belirli insanları yurtsuzlaştırdığı ve öteki insanların ise kimliklerini net bir biçimde ifade edememesine yol açtığıdır.

İkinci bölüm Mekan Savaşları: Bir Mesleki Başarı Raporu olarak belirlenmiş ve bu bölümde mekan bilincinin korunması ve biz duygusunun ancak farklı olanın dışlanması ve bireylerin tek tipleştirilmesi ile mümkün olacağı anlayışından bahsedilir. İkinci bölümün ilk alt başlığı olan Haritalar Savaşında modernleşmenin dünyayı cemaatler üstü devlet yönetimi için uygun hale getirme amacına hizmet ettiğinden dem vurulur. Kitabın ikinci bölümünün ikinci başlığında yani Mekanın Haritalandırılmasından Haritaların Mekansallaştırılmasına bölümünde ise tekel kurmanın kolaylaşması için şehrin haritanın mekan üzerindeki bir izdüşümünden öte anlamının olmaması gerektiği savunulur. İkinci bölümün üçüncü alt başlığı Agorafobi ve Yerelliğin Yeniden Doğuşu bölümündeki kilitlenen ev, araba kapıları, alarm sistemleri vb. gibi unsurların varlığı bize gösteriyor ki, çağımız her ne kadar modern olarak tabir edilse de insanlar arasındaki etkileşim güvensizlik üzerine kuruludur. İkinci bölümün son alt bölümü olan Panoptikondan Sonra Hayat Var Mı? kısmıyla Panoptikondan önce halkın halk içerisinden seçilenleri izediğini, Panoptikon ile beraber bazı seçilmiş yerellerin öteki yerelleri seyrettiğini ve Synopticona gelindiğinde yerellerin medya aracılığıyla küreselleri seyrettiği anlatılmıştır.

Kitabın üçüncü bölümü Ulus Devletten Sonrası-Ama Ne? ile yazar, devletlerin kendi varlığını sürdürebilmek için egemenliğinden çoğu zaman kendi iradesiyle vazgeçerek müttefik arayışına girmesi meselesini ele alır. Üçüncü bölümün ilk alt başlığı olan Evrenselleşme Mi, Yoksa Küreselleşme Mi? bölümüyle anlatılan küresel sahnenin devletlerin kendi aralarında değil, devlet grupları arasında birlikte barış ve yeri geldiğinde rekabet oyunun oynandığı bir konum halini almasıdır. Üçüncü bölümün ikinci alt başlığı Yeni Mülksüzleştirme: Bu Kez Devletinki aracılığıyla yazar, hareket özgürlüğünün aslında toplumsal meselelerin kolektif eylem şeklinde çözülmesini kısıtladığı sorunsalına yer verir. Üçüncü bölümün son bölümünde yani Hareketliliğin Küresel Hiyerarşisini bir alıntı yaparak aktarmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Washington Politika Araştırma Enstitüsünden John Kavanagh şöyle diyor; “Aslında, küreselleşme bir paradokstur: Çok az sayıda insana çok büyük faydalar sağlarken, dünya nüfusunun üçte ikisini dışarıda bırakır ya da kenara iter.

Eserin dördüncü bölümünde, Turistler ve Aylaklar, günümüz endüstrisinin cezbetme ve ayartmaya dayalı olarak üretim yaptığı vurgulanır. Dördüncü bölümün ilk kısmı olan Bir Tüketim Toplumunda Tüketici Olmakda tüketime dayalı ekonomi mantığının tüketiciyi doyumunun anında olması gerektiği fikrine ittiği belirtilir. Dördüncü bölümün ikinci alt başlığında, Hareket Ettikçe Bölünüyoruz, tüketici toplumunda birinci ya da ikinci dünyanın insanı olmayı belirleyen etkenin tüketicilerin hareketlilik seviyeleri olduğunun altı çizilir. Dördüncü bölümün üçüncü kısmında, Dünyayı Mı Dolaşıyoruz Yoksa Dünya Mı Geçip Gidiyor?, aylak ve turist ayrımı üzerinden küreselleşmenin kimin lehine bir oluşum olarak tasarlandığı tartışılır. Dördüncü bölümün son başlığı Anca Beraber Kanca Beraber turist ve aylağın her ne kadar iki uç kutbu temsil etse de tüketim söz konusu olduğunda tüketici olarak aynı noktada kavuştuğu söylemine dayanır.

Eserin son bölümüne, Küresel Yasa, Yerel Düzenler, geldiğimizde karşımıza güvenlik kaygıları çıkar daha da açarsak bu bölümde yazarın sorguladığı ‘suçlular devletin adaletinde yargılanıyorken gerçekten her sorun adil bir şekilde mi çözülüyor?’ sorusunun yanıtıdır. Beşinci bölümün ilk kısmında, Hareketsizlik Fabrikalarında, iddia edilen nokta ıslah amacıyla inşa edilen hapishanelerin mekânsal bir sınırlamaya mı dönüştüğüdür. Son bölümün ikinci alt başlığı olan Islah Sonrası Çağda Hapishanelerde hapishanelerin gerçek işlevi nedir; yasa ve düzen acaba gerçekten birlikte mi ilerliyor sorusu gündeme getirilir. Beşinci bölümün bir diğer alt başlığı ise Güvenlik: Ele Gelmez Bir Amaç İçin Elle Tutulur Bir Araçtır ve bu kısımda dikkat çeken nokta hayatın değerinin hareket ile ölçülmesinin doğru olacağı ve korkulanın hapsedilmek ve dönüşüme uğramamak olduğudur. Kitabın son bölümünün son başlığı Düzen Dışı Olmakta vurgulanan husus ise suçun her zaman alt sınıflarla, kentin gettolarında yaşamını sürdüren yani yerel olanla beraber anıldığı gerçeğidir.

Yazarın bu kitap bağlamında kullandığı önemli kavramları ve anlamları belirtmek gerekirse;

  • Küyerelleşme: Sermayenin, finansın ve tüm öteki seçim ve eylem kaynaklarının, hareket etme özgürlüğünün yoğunlaşması süreci.
  • Aylaklar: Tüketim potansiyeli kısıtlı olanlar
  • Turistler: Yeterli kaynağa sahip olanlar
  • Küreselleşme: Ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alışverişinden doğan bir uluslararası bütünleşme sürecidir.[1]
  • Panoptikon: Hapishane reformu öncülerinden Jeremy Bentham’ın önerdiği; çalışkan, üretken, ahlaklı insanların yetiştirildiği hapishane sistemi.
  • Synopticon: Küçük azınlığın, büyük çoğunluk tarafından dikizlenmesi işlemidir.
  • Enformasyon: Karar vermeyi kolaylaştıracak biçimde verilerin toplanması, şekillendirilmiş ya da işlenmiş olan verilerden meydana gelen gerçeklik ve sayılardır.
  • Agorafobi: Alan korkusu

Küreselleşme ile hıza ve mekân üstü niteliğe erişen küreseller oluşurken, bu hızı elde edemeyen ve mekânsal bağlardan kurtulamayan insanlar daha da yerelleşmiştir; dolayısıyla toplumun içerisindeki homojen yapılar bozulmaya başlamış ve bireyler arasındaki kutuplaşmalar çoğalmıştır. Küreselleşme ile kültürel hafıza sürekli kendini güncellerken toplum içindeki ortak hafızayı ve kültürü kaybeden bireyler arasında parçalanmalar yaşanmaktadır. Küreselleşme gelişmiş ülkelere daha fazla zenginleşmeyi vaat ederken zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki ekonomik gelir uçurumunu daha da yükseltiyor ve gelişme yolundaki ülkelerin ekonomileri krizler yüzünden iniş çıkışlara maruz kalıyor. Küreselleşmenin meydana getirdiği yeni iktisadi mekanizmalar gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeler üzerinde daha baskın bir denetim mekanizması kurmalarına olanak tanımaktadır. Yeni küresel kültür yerel kültürleri zayıflatarak toplumun kendi kültürüne yabancılaşmasına neden olur. Küreselleşme temas ettiği her şeyi tek tipleştirme amacını gütmektedir.


[1] Al-Rodhan, R.F. Nayef and Gérard Stoudmann. (2006).Definitions of Globalization: A Comprehensive Overview and a Proposed Definition.

Bauman’ın bu eserini kuramsal bir çerçeveye oturtmak istersek; küreselleşme ve topluma yansıyan sonuçlarından hareketle yapısal işlevselciliğe yöneltilen eleştiriler ve Wallerstein’ın Dünya Sistemleri Teorisine yakın bir çizgide durduğunu söyleyebiliriz. Kitabın Değişim Sosyolojisi açısından değerini izah etmek gerekirse; toplumsal değişmeyi sorunsallaştırması bakımından önem arz etmesinin yanında modern kapitalist sistemi, tüketim ve enformasyon toplumunu anlamamıza imkan sağladığı için kitap uzun bir süre daha okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya yöneltecektir.

KAYNAKÇA

  • Bauman, Zygmunt (2020). Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları”, (Çev. Abdullah Yılmaz), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Smith, David (1999). “Zygmunt Bauman Prophet of Postmodernity”, Cambridge: Polity Press.
  • https://tr.wikipedia.org/wiki/Zygmunt_Bauman
  • Bancroft, A. (2000). “Closed Spaces, Restricted Places: the Resurgence of Politics in the Work of Zygmunt Bauman”, Contemporary Politics.
  • Ertoy Muhammed ve Yalçın Haydar (Aralık 2017). “Bauman’ın Sosyolojisi ve (Sosyal) Bilime Bıraktığı Miras”, SDÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 42, ss. 183-198.

Adorno’nun Kültür Endüstrisi Kavramının Sosyolojik Perspektiften Analizi

GÜÇLÜNÜN KÜLTÜRE DAYATIMI: “TİPİK insanlar

Bu çalışmada Theodor Adorno’nun Kültür Endüstrisi – Kültür Yönetimi adlı kitabından Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma metni değerlendirilecektir. Metinden yola çıkılarak kültür endüstrisi kavramı tanımlanacak ve bu makalede tartışılanlar masaya yatırılarak yazarın temel problemleri, bu sorunları temellendirirken geliştirdiği dayanaklar ve zihnimizde metnin bıraktığı izlenimler makale bağlamında ele alınacaktır. Böylelikle kültür endüstrisi kavramsallaştırması vasıtasıyla kültürel bir inceleme yapılması hedeflenmektir.

Makale ele alınmadan önce yazarın geldiği ekol ve düşünce altyapısına değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Adorno, Frankfurt Okulu’nun kurucu ve öncü isimlerindendir. Bu okula mensup bireylerin temel gayeleri -Adorno’da da görüldüğü gibi- Yahudi aydınlanması sürecinde varlıklarını entelektüel birikimleriyle sağlamak ve kendi alanlarından dışarı çıkmaktır. Marksist, sosyalist bir çerçeve olarak okulun özgül yaklaşımı kültür endüstrisi kavramsallaştırmasında da karşımıza çıkar.

Kavramsallaştırmanın temeline bakacak olursak; endüstri süreci, bireylerin ihtiyaçları doğrultusunda hammaddeyi işlemeyi ve kullanabilir hale getirmeyi kapsarken kültür kavramı tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümünü içerir. Bu hususu da belirttikten sonra kültür endüstrisi kavramsallaştırmasını tanımlayabiliriz. Kültür endüstrisi kültürün üretiminde endüstrinin hali hazırdaki olanaklarının kullanılması ve mevcut kültür üretiminin bir endüstri eylemi olarak algılanmasıdır.

Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de metalar haline geldiği iddiası kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkışına kaynaklık eder. Bu kavramlaştırma, bir anlamda sistemin (kapitalizmin ve endüstri toplumunun) kendini her düzeyde, altyapıda ya da üst yapıda nasıl yeniden ürettiğini ve meşrulaştırdığını açıklayan bir yolu takip eder. Kültür endüstrisinde anlatılan temel mesele kültürel ürünlerin standartlaştırılarak ve farklılıkların marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtılma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesidir.

Endüstri süreci ile ortaya çıkan metalaşmış kültür ve içinde bulunduğumuz sistem, bizim özgür olduğumuzu düşünmemizi ister; ancak gerçekte birey özgürleşirse sistemin çarklarının bozulacağının, kurulmak istenen düzenin dengesinin sapacağının sistemi meydana getirenler farkındadır. İnsana tercih, seçim hakkı olarak sunulan ‘özgürlükler’ aslında sistemin işleyişine zarar gelmesini önlemek amacından başka bir şeyi ifade etmez.

Temas edilen konulardan biri bireyin bu ‘modern’ sistem içerisindeki konumu. Daha da açmak gerekirse, insanın kendini ne kadar özgür bir özne olarak açıklasa da aslında sistem içerisindeki pozisyonunun kar amacıyla işlevleri açısından tanımlanan bir nesne olduğudur.

Kapitalizm yalnızca ürün ortaya koymaz aynı zamanda emeğiyle ürünün meydana gelişinde aktif rol oynayan kesimi de kendisine hizmet eder hale getirir. Bu sistem insanın tek tipte, tek boyutlu olarak düşünmesini hatta olaylar karşısında sorgulama yapmaksızın durumu kabullenmesini kişiye dayatır; böylece fikirleriyle yeşeremeyen insan, etrafına ve kendisine olan farkındalığını arttıramaz. Bu durumu insanın kendi yarattıklarının etkisinde kalarak sistemin belirlemiş olduğu çözümün kuşaklar tarafından sorgulanmaması ve bireyin aktarıma dahil olma süreci olarak düşünebiliriz. Bu sistem ile kültür, özne olarak toplum ve bireyin ortaya çıkardığı bir şey olmak yerine bir endüstri elemanı olarak kar güdüsü ile üretilir.

Toplumsallaşma sürecinde okullar vb. gibi kurum ve yapılar aracılığıyla birey sisteme entegre edilir. Bu sistemin ideolojisi toplumdaki egemen güçlerin zihniyetine bağlı olarak gelişir. Topluma dahil etme yapılarıyla birey kendini içerisinde huzurlu hissedeceği bir yuva ihtiyacını gidermekle kalmaz aynı zamanda benimsetilmek istenilen ideolojinin bir parçası olur; üstelik bu süreç DİAlar[1] aracılığıyla kişinin rızasıyla gerçekleşir. Şartlar değiştiğinde kişinin rızasının yerini baskı/zor alabilir; buna örnek olarak otoritenin ideolojisine aykırı olarak meydana gelmiş ürünlerin ortadan kaldırılmaya çalışılmasını verebiliriz. (Baskı söz konusu ise kişinin özgürlüklerinin sonlanacak düzeyde kısıtlanabileceği unutulmamalıdır.)


[1] DİA: Devletin ideolojik aygıtları

Kültür endüstrisine birkaç örnek verebiliriz:

  1. Frankfurt Okulundan gelen Adorno’nun Hitler’in siyasal propaganda aracı olarak benimsediği radyoya karşı tutumunun pek iyimser olmaması. (Bu örnekte radyo, iktidarın düşüncelerini yansıtması açısından Adorno tarafından eleştirilir.)
  2.  ABD’nin Hollywood filmlerini kullanarak sinema aracılığıyla Japonya’ya atom bombası atmasını haklı bir gerekçeye dayandırmak için çaba sarf etmesini söyleyebiliriz. (Sanat için sanat anlayışı yerine sanatın kar kazanmak için yapıldığının göstergesi olarak makale bağlamında eleştirilebilir.)

Bu açıklamalar akabinde bir eleştiri yapmak gerekirse;

  1. Makalede ele alınan özgürleştirme meselesini irdelediğimizde karşımıza çıkan nokta bizim önümüze gelenin sınırlandırıldığı mevzusudur; fakat buradaki hususa bir anti-argüman olarak sunulana değil, ulaşabilirliğe odaklanmak gerektiğini söyleyebilirim. Sonuçta böyle bir modern dönemde bilgiye en hızlı ve en kolay şekilde sistemin ürettiği yapılar sayesinde ulaşabiliyoruz. –İnternette arama motoruna bir kelime girdiğimizde binlerce sonucun ortaya çıkması durumu-
  2. Metni okurken metnin bize düşündürdüğü temel paradoks ise ‘kültür mü bizi şekillendiriyor yoksa biz mi kültürü?’ sorusu. Kültürü normal şartlarda üreten insan ancak kapitalizmin yarattığı kültür endüstrisi kavramıyla sistemin kendisi bize yön veriyor.
  3. Metinde popüler kültürün değerlendirilmesine rastlıyoruz ve bana kalırsa kişinin beyninde yeni ufuklar, pencereler açması açısından okunabilir bir metin karşımızda.
  4. Kültür endüstrisi kavramlaştırması, sonuç olarak, hem derin yapısı hem de gündelik yaşamdaki mekanizmaları itibarıyla yabancılaşmanın nasıl meydana geldiğini, üretim ve tüketim süreçlerinin bütünlüğünde anlama ve değerlendirme olanağı sunmaktadır. Bu bağlam içerisinde metnin isminin kültür endüstrisi olmasını Adorno’nun kültür ürünlerini tamamen özne olarak toplumun üretmediği bir şey olarak görmesi ve bu ürünleri araçsallığın yarattığını düşünmesi açısından yorumluyorum.

KAYNAKÇA:

Theodor W. Adorno, “Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma”, Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi, çev. Nihat Ülner, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 47-107.

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ

İletişim Başkanlığı'ndan 9 Mayıs KOVİD-19 tablosu

2019’un son günlerinde Çin’in sınai bölgesi Wuhan’da ortaya çıkan Covid-19 adlı virüsün neden olduğu salgın, çok kısa bir süre içerisinde tüm tedbirlere rağmen küresel bir nitelik kazanmış ve günümüzde 188 ülkeyi etkileyen bir pandemi haline gelmiştir. Halen (15 Haziran 2020) tüm dünyada vaka sayısı 7 milyonu, yaşamını kaybedenlerin sayısı da 400 bini geçmiş durumdadır.

Salgının sağlık sistemi üzerindeki tüm dünyada meydana getirdiği kaosu azaltmak, hayatları korumak ve enfeksiyon eğrisini yavaşlatmak için, hükümetler acil tedbirleri devreye almışlardır: Sosyal uzaklaşma, karantina, sokağa çıkma yasakları, mal ve insan hareketliliklerinin geniş ölçüde kısıtlanması, vb. Peki alınan önlemler pandemi sürecinde neleri beraberinde getirdi? Gelin, birlikte bu konuyu biraz açmaya çalışalım.

Okumaya devam et “SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ”

KENTE DAİR BİR PERSPEKTİF : ZENGİN – FAKİR UÇURUMUNUN KENTE YANSIMASI

   Bu çalışmada David Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir kitabına dair bir inceleme yapılacaktır.

YAZAR HAKKINDA

  1935’te İngiltere’de doğdu. 1961’de Cambridge Üniversitesi’nde coğrafya alanında doktorasını tamamladı. Bristol Üniversitesi’ndeki çalışmalarının ardından 1969’da ABD, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’ne geçti. 2001’de City University of New York’ta çalışmaya başladı. Çalışmaları sosyal ve politik tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Küresel kapitalizmin, özellikle de neoliberal biçiminin, eleştirisine sosyal sınıfın ve Marksist metotların ciddi metodolojik araçlar olarak geri getirilmesine yardımcı olması ile anılmaktadır. Harvey’in çalışmalarının en önemli özelliği, Marksist kurama uzamsallık fikrini dahil etmesi, eklemlemesi olmuştur.

Okumaya devam et “KENTE DAİR BİR PERSPEKTİF : ZENGİN – FAKİR UÇURUMUNUN KENTE YANSIMASI”

MODERNİZMİN VİCDAN”SIZI”

GİRİŞ

  Bu çalışmada Charles Dickens’ın “Zor Zamanlar” adlı eseri modernite bağlamında ele alınacaktır. Değerlendirme sürecinde yer yer eserden ve çeşitli kaynaklardan alıntılar verilecek olup metin dipnotlarla zenginleştirilmeye çalışılacaktır. Böylece sanayi devrimiyle ortaya çıkan toplumsal, ekonomik ve kültürel birçok gelişme modernizm ile bağlantılı olacak şekilde bu kitap özelinde analiz edilecektir.

Okumaya devam et “MODERNİZMİN VİCDAN”SIZI””

TÜKETİMDEKİ GİZLİ ÖZNE

Bu çalışmada ihtiyaç kavramı bağlamında tüketim olgusu ele alınarak tüketim toplumu analiz edilecektir.

İhtiyaç neye denir ve satın aldığımız her ürün ya da hizmet ihtiyacımızı karşılamak amacına mı hizmet etmektedir?

İhtiyaç kavramını tanımlarsak;

“İnsanların yaşayabilmeleri için doğal ve toplumsal gerekliliklerin tümüdür.”

“Maddi ve manevi benliğimizde duyduğumuz ve gidermeye çalıştığımız yokluk hissidir.

“Tatmin edildikleri sürece haz, tatmin edilmedikleri zaman ızdırap veren her şeydir.” (Pekcan, 2003, 525-526)

Pekcan, Ali (2003), “İhtiyaç Kavramı ve İbn’i Haldun’un Umran Teorisi’ne Etkileri”, İslami Araştırmalar
Dergisi, Cilt:16, Sayı:4, (525-526).
Okumaya devam et “TÜKETİMDEKİ GİZLİ ÖZNE”

TÖNNİES’TEN BİR SESLENİŞ: YAŞAMDAKİ DÖNÜŞÜM

“Tönnies’in hayatı ve düşüncelerini etkileyen temel faktörler şöyle sıralanabilir:

-Köy hayatını anlamasına yardımcı olan çiftçi kökeni,

-Yeni bir evrensel din fikrine ilgisine ve ahlaka vurgusuna ilham kaynağı oluşturan annesinin Lutherci kökeni

-Weber, Durkheim gibi çağdaşları ve özellikle Alman Sosyoloji Derneği’ni birlikte kurdukları Georg Simmel ve Werner Sombart

-Siyasal sempatileri. Tönnies, aslında muhafazakâr bir tabiata sahip olsa da, sosyalist ve milliyetçi hareketlerle aktif olarak ilgilendi.”[1]

Okumaya devam et “TÖNNİES’TEN BİR SESLENİŞ: YAŞAMDAKİ DÖNÜŞÜM”

Endüstrileşme Üzerine Tartışmalar

Tarihteki Devrimler Neden Devrim Oldular?

   İnsanın ekonomik tarihi, toplumların ekonomik performansını temelden değiştiren ve uzun dönemli ekonomik büyümeyi mümkün kılan iki köklü değişim çerçevesinde yazılabilir. Bu iki değişimden ilki M.Ö. 8000 yılda ortaya çıkan ve avcılık-toplayıcılık ile yaşamını sürdüren insanların çiftçi ve çobana dönüştüren “tarım devrimi”, ikincisi ise 18, yüzyılda başlayarak tarımla uğraşan nüfusu hizmet ve mamul mal üreticisi haline getiren “sanayi devrimi”dir. Bu iki değişimi devrime dönüştüren ortak özellik ise bu devrimlerle birlikte nüfus ve refahın doğru orantılı olarak artışıdır.

Okumaya devam et “Endüstrileşme Üzerine Tartışmalar”