Hakikat Ötesi: Post Truth kavramına bir bakış

Literatürde ilk kez Post-truth kavramı günümüzdeki anlamı ile ilk kez 1992 yılında Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan bir yazısında geçiyor. Ancak yaygın bir şekilde kullanılması Ralph Keys’in 2004 yılında basılan “The Post-truth Era” kitabı ile gerçekleşiyor. Post-truth kavramındaki ‘post’ kelimesi ‘önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zaman ait’ olduğunu belirtmek için kullanılıyor. Yani Post-truth doğruların artık kabul edilirliğini yitirdiği ya da önemsiz hale geldiği bir dönemi belirtmek için kullanılan bir kavram. 2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilen post truth’un Türkçe çevirisi konusunda ortak paydada henüz buluşulamamıştır. Post gerçeklik, gerçeklik sonrası, hakikat ötesi, gerçek ötesi gibi anlamları bulunmaktadır (Alpay, 2020). Post Truth; hakikatleri kanıtlarla desteklemeyen tersine kişilerin kendi doğruları için oluşturdukları savları öne çıkaran bir olgudur. Post truth kavramında bolca yalan mevcut olmakla beraber pür yalan dünyası olarak nitelendirmemiz mümkün değildir. Kendi yalanını meşrulaştırmak ve bu meşrulaştırdığı yalanı kitlelere doğruymuş gibi aktarmak yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır. İnternet teknolojilerinin gelişmesi akabinde sosyal medyanın yükselmesiyle beraber insanlar bilgiye daha kolay ulaşmaya başlamıştır. Burada bir noktaya değinilmenin önemli olduğunu düşünüyorum; bilgi yoğunluğunun yüksek olduğu bu mecralarda yanlış bilgilerin doğruymuş gibi aktarılması daha sık görülmektedir. Geleneksel medya araçlarının kullanımın düşüşe geçmesiyle beraber; araştırılmadan, kanıtlanmadan ve sorgulanmadan alınan bilgilerin doğruymuş gibi gösterilmesi daha sık uygulanmıştır.

Post Truth siyaset alanında da sık sık görülmeye başlanmıştır. Gerçeklerde, muhakemede kanıta dayalı standartların terk edilmesi; alenen yalan söylenmesi 2016 ABD başkanlık seçimlerine ve BREXİT’e damgasını vurmuş, birçok kişiyi şaşkına çevirmiştir (Mcintyre, 2018). 2016 Seçimlerinde başkan Trump’ın rakibi Clinton aleyhindeki beyanları ve söylemleri, Clinton itibarsızlaştırması politikası meyvelerini verip Trump’ın başkan olmasını sağlamıştır  (Şimşek, 2018). 

Hakikat sonrası olarak Türkçeye çevrilen bu kavram henüz yeni bir dünyayı tanımlamak için mi kullanılmaktadır? Yoksa bu anlayış eski dönemlere ait bir kavram mıdır? Acaba Antik Yunan’da, Roma’da, Sasani veya Osmanlı İmparatorluğu’nda günümüzdeki olaylara benzer olgulara rastlamakta mıyız? Eğer bu olgu eski dönemlerden itibaren varsa bu kavramlaştırma ve farkındalık araştırmacılar tarafından günümüzde niçin ortaya atılmıştır? Şu şekilde de sorabiliriz: Bu olgu niçin günümüzde ortaya çıkmıştır? Felsefi olarak bu tartışmalar sürmektedir. Ancak bu kavram geçmiş dönemlerden çok günümüzde iletişim teknolojisinin de yaygınlık göstermesiyle görünürlüğünü artırmaktadır*.

Friedrich Nietzsche, post-hakikat kavramının başlıca öncüllerinden biri olarak sıklıkla başvurulur. İnsanların, iyiyi ve adaleti tanımladıkları kavramları yarattığını, böylece hakikat kavramını değer kavramıyla değiştirdiğini ve gerçekliği insan iradesi ve iradesine dayandırdığını savunuyor.Nietzsche, 1873 tarihli ahlakdışı anlamda doğruluk ve yalan üzerine kitabında, insanların metafor, mit ve şiir kullanarak dünya hakkında gerçeği yarattığını savunurken şu cümleleri yazıyor;

“Biri bir çalının arkasına bir nesneyi gizlerse, o zaman onu arar ve bulursa, aramak ve bulmak çok övgüye değer değildir: ancak rasyonel alanda” gerçeği “arama ve bulma yoludur. Tanımlarsam memeli ve sonra bir deveyi inceledikten sonra, “Bakın, bir memeli” beyan eder, bir gerçek gün ışığına çıkar, ancak sınırlı bir değere sahiptir. Yani, baştan sona antropomorfiktir ve olabilecek tek bir nokta içermez. ” insan dışında gerçek ve evrensel olarak geçerli. Bu tür gerçeklerin araştırmacısı, temelde sadece dünyanın insana dönüşmesini arıyor; dünyayı insan benzeri bir şey olarak anlamak için mücadele ediyor ve en iyi ihtimalle bir asimilasyon hissi ediniyor” (Nietzsche, 1979)

Bir Meslek Olarak Bilim adlı makalesinde Max Weber, gerçekler ve değerler arasında bir ayrım yapar. Gerçeklerin değerden bağımsız, nesnel bir sosyal bilim yöntemleriyle belirlenebileceğini, değerlerin ise kültür ve din yoluyla elde edildiğini, gerçeği bilim yoluyla bilinemeyeceğini savunuyor. “Gerçekleri ifade etmek, matematiksel veya mantıksal ilişkileri veya kültürel değerlerin iç yapısını belirlemek başka bir şeyken, kültürün değeri ve onun bireysel içeriği ve nasıl olması gerektiği sorusuna cevap vermek başka bir şeydir. Kültürel toplulukta ve siyasi derneklerde hareket edin. Bunlar oldukça heterojen problemlerdir. Bir Meslek Olarak Politikaadlı 1919 tarihli makalesinde, eylemler gibi gerçeklerin kendi içlerinde herhangi bir içsel anlam veya güç içermediğini savunur: Dünyadaki etik, tüm ilişkiler için geçerli olan büyük ölçüde aynı emirleri tesis edebilir.

Filozof Leo Strauss, Weber’i aklı fikirden tamamen ayırmaya çalıştığı için eleştirir. Strauss, olması gerekenden türetmenin felsefi sorununu kabul eder, ancak Weber’in bu bulmacayı çerçevelemesinde yaptığının, aslında “zorunluluk” un insan aklına ulaşabileceğini tamamen reddettiğini savunur. Strauss, Weber haklıysa, bilinebilir gerçeğin etik standartlara göre değerlendirilemeyecek bir gerçek olduğu bir dünya ile baş başa kalacağımızdan endişeleniyor. Etik ve siyaset arasındaki bu çatışma, iyinin herhangi bir şekilde değerlendirilmesinin temeli olamayacağı ve değerlere atıfta bulunulmadan gerçeklerin anlamını yitirdiği anlamına gelir.

Martin Heidegger, Varlık ve Zaman kitabından “varlık” kavramının üzerini çapraz bir şekilde çizer. Çünkü varlık derken kastedilen şey belli değildir. Hangi varlıktan bahsediyoruz ve herkesin üzerinde uzlaştığı bir varlık anlayışı var mıdır? Hatta bununla ilgili Martin olmanın ne demek olduğunu sorgulamış ve bunu yalnızca kendisinin bilebileceğini farketmiştir. Varlık derken kastedilen,farklılıklar ve en önemlisi ise dil ile birlikte ortaya çıkan kavramlarımızın yetersizliği sebebiyle bunların üzerini çizmek zorundayız. Fakat Heidegger niçin varlık kavramını silmek yerine üzerini çizmiştir? Çünkü dilden ve kavramlardan başka kendimizi ifade edeceğimiz bir başka olgu bulunmamaktadır. Evet, objektifliğin üzerini çizebiliriz ancak daha iyi bir kavramımız bulunmadığı için tam anlamıyla ondan da vazgeçemeyiz.

Bu kavram ve kavramsallaştırma, modernizmin bitişiyle ve postmodernizmin ortaya çıkmasıyla kendisini gösterir. Postmodernizim sonrası, var olan fenomen, teknoloji ile birlikte baş döndürücü bir aşamaya gelinmiştir. 

Michel Foucault, Jacques Derrida ve Bruno Latour dahil olmak üzere filozoflar gerçekler ve değerler arasındaki bölünmeye şüpheyle yaklaşıyor. Bilimsel gerçeklerin sosyal olarak güç ilişkileri aracılığıyla üretildiğini iddia ediyorlar. 

Filozof Hannah Arendt, 1967 yılında Truth and Politics(Hakikat ve Politika) adıyla yayımladığı makalesinde doğruluk ve dürüstlüğün asla bir politikacının erdemleri arasında olmayacağını çünkü yalanın her zaman politikacıların gerekli ve haklı çıkarları olarak görüldüğünü söyler. Yalan atan ve yalana gerçekten kendisi de inanan veya söylemiş olduğu söylemin yalan olduğunun gerçekten bilincinde olan bir bireyin sadece kendi fikri olduğu ve demokratik bir ülkede herhangi bir kişi gibi özgürce fikirlerini söylediğini ve bunun ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini söylerse ne yapmalıyız? Hannah Arendt’e göre gerçeklik dediğimiz olgular hiçbir zaman bizim kişisel özelliklerimizden ve olaylara bakış açımızdan bağımsız değildir. 

Yuval Noah Harari, post truth kavramını evrimsel perspektiften bakarak açıklamaktadır. Harari’ye göre hakikat, günümüzde, önceki asırlara göre daha kötü durumda değildir. Onun iddiasına göre hakikat sonrası dönem bizzat Homo sapiens’i temsil etmektedir. İnsanlığın ilk zamanlarından beri yaratmış olduğumuz gerçeklere inandık ve bu sayede çok farklı inançlar, düşünceler vb. ortaya çıktı. Peki bunları niçin yaptık? Birlikteliği sağlamak ve diğer bireylerle aynı görüşleri oluşturarak yaşama daha iyi tutunabilmek için. Biz Homo sapiensler, hakikati değil ancak gücü elde etmek yani iktidara gelip hükmetmek için yalanları gerçek gibi sunduk ve bunu yaparken hakikatin ne olduğunu açıkçası pek de umursamadık. Hakikat ötesi ya da hakikat sonrası olarak çevrilen bu kavramla birlikte artık rasyonellik, makullük ve sağduyu gibi kavramların etkisizleşip duyuların ağırlık kazanması ve bilim insanlarının bile buna yetişememesi söz konusudur. Bu sonuçlarla birlikte en olumsuzu ise eğitim seviyesi en az lisans olan bireylerin de bu yalanlara inanması ve yalan atmasıdır. Artık sadece eğitim seviyesi düşük olanlar yalanlara daha kolay inanmıyor; bu serüvene eğitimli olanlar da katıldı. Eğitim oranının gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artmasıyla birlikte eğitimin kalitesinde genel bir düşüşün de payı olduğu unutulmamalıdır. Maalesef üniversite bitirmenin sıradanlaştığı bir dönemde bunlara alışmaktan ziyade popüler bilim aracılığıyla mücadele edilmesi gerekir.

Yaşamımız içerisinde televizyon kadar ya da ondan daha etkili olan sosyal medya da hiper gerçeklik yaratarak yalanların üzerini örtmekte, menfaat ve çıkar savaşlarına dönüşmektedir. Bu hiper gerçeklikler sadece çeşitli grupları kapsamamaktadır. Fake hesaplar, sahte fotoğraflar kullanarak karşıt grupların arasına girerek yalan bilgiler, argo kelimeler kullanarak saldırmaktadır. Artık ırkçılar, düz dünyacılar, aşı karşıtları ve çeşitli militan gruplar kendisine sosyal medyanın vermiş olduğu “özgürlük” sayesinde saçmalamalarını ve yalanları milyonlarca kişiye çok rahat ulaştırmaktadır. Şu an bunu engellemek pek mümkün gözükmese de nitelikli bilgilerle bu şarlatanlara karşı mücadele edilmelidir. Maskotlar ve kişisel çıkarlarına uygun propaganda yapanlar yetmezmiş gibi bu alana eğitimli kitleler de eklenmiştir. 

Başvurular

Alpay, Y. (2020). Yalanın Siyaseti, İstanbul: Destek Yayınları

Mcintyre, L. (2018) Post Truth, Cambridge: MIT Press

Nietzsche, F. (1979). Philosophy and Truth. New Jersey: Humanities Press.

Şimsek, V. (2018) Post Truth ve Yeni Medya: Sosyal Medya Grupları Üzerine Bir İnceleme: Global Media Journal

*https://evrimagaci.org/post-truth-gerceklik-otesi-yalanlarin-gercekmis-gibi-sunuldugu-bir-dunyada-hakikatin-anlami-nedir-8574

US-China Trade Wars Under The New Protectionism Trends and Production and Trade After The Covid-19 Outbreak

Introduction

Trade wars, clearly initiated by the US and China in 2018, the world’s two largest economies, affected international trade in many ways. This conflict, in which trade  protectionism policies were clearly used as a weapon, caused other countries to adopt similar policies. As a result, the volume of international trade has shrunk and many countries have given up a significant part of their free trade policies, prioritizing their national interests. Institutions such as the World Trade Organization remained ineffective in this process. New protectionist measures, which started with the OPEC Oil Crisis and continued until 1980, have been re-implemented with the 2008 Global Financial Crisis1. The conflict of interests between the “Chinese Dream” and “Make America Great Again” targets, with the US President Donald Trump’s coming to power, caused the two countries to come face to face on political, security and technology issues besides trade. It can be said that the great transformation and wealth that China has achieved through market-based reforms and Chinese Socialism in the last 40 years has threatened the hegemonic power of the USA. Another event that has profoundly affected the international conjuncture is the emergence of Covid-19 in Wuhan, China in the last months of 2019 and it took the whole world under its influence in a short time. China’s closure of its factories, which is one of the most important production centers in the world, had a shock effect on the supply chain, and when the states closed the borders for security purposes, international trade came to a stagnation point. Transnational companies have come up with solutions such as diversifying their production sites to help the fragile supply chain cope with similar crises. This study will present an assessment of the trade wars between the US and China in line with the new protectionist measures, and then analyze the possible changes that may occur in production (supply chain) and trade after the Covid-19 outbreak from different perspectives.

US-China Trade Wars and New Protectionism Trends

In international trade, each country can apply protectionist policies while applying free trade policies to a certain extent. Protectionism, one of the foreign trade policies, is a concept that protects domestic producers from foreign competition and oversees national interests. 2 While the contradictions between globalization and free movement of goods and protectionism and trade wars threaten the current global economic system, these policies put into practice to overcome crisis periods carry the risks of recurrence of new crises in the medium and long term. Protectionist policies and methods can be examined as traditional-classical methods and new modern methods. As examples of traditional-classical methods can be customs duties, taxes with equivalent effect, quantity restrictions (quotas), import prohibitions, nationalization of foreign trade; new modern methods include subsidies, non-tariff barriers, voluntary export restrictions, voluntary increase in imports, anti-dumping, anti-subsidies, research and development expenses, and customs union.3

With the 2008 Global Financial Crisis, serious damage to the banking, financial and real sectors of developed countries made it necessary for states to intervene in the economy. Although the G-20 countries, which gathered in November 2008 after the crisis, promised that they would avoid taking protective measures, the World Bank declared that 17 out of 20 countries took protective measures that restrict foreign trade.4  The main reason for the rise of the new protectionism, which is frequently mentioned today, is shown as the perception of global powers that their national economic interests are under threat.5 Faced with unemployment and economic stagnation with the Global Financial Crisis, states tried to reduce the damage of the crisis with new protectionist measures. 

According to Professor Sadık Ünay, the inability to achieve sustainable development on the basis of fragile banking and finance sectors has prompted national actors to take new protective measures6 to revive their industries. For this reason, developed countries led by the Trump administration of the USA and European leaders apply a number of policies, incentives and subsidies to attract the industrial organizations abroad to their own countries.7 US President Donald Trump made it clear what kind of a foreign policy he would follow if he was elected, by using slogans such as “Make America Great Again” and “America First” in the election campaigns he conducted in 2016. During his campaigns, he claimed that China was engaged in unfair trade activities by keeping the currency worthless against the US dollar and threatened China with economic sanctions.8 Moreover, he has frequently emphasized that China is turning globalization against America. 9 Trump, who started to question bilateral and multilateral free trade agreements after coming to power, took some steps to protect the American economy. For example, in May 2017, Robert Lighthizer (US Trade Representative) notified the House of Representatives of the White House’s request for the renewal and revision of NAFTA (North American Free Trade Agreement). 10 With this declaration, the Trump administration aimed to eliminate the subsidies given to Mexico and Canada, which are the other parties of the treaty, in order to close the deficits in the US economy, and aimed to negotiate the issues of reorganizing production. 11

In March 2018, President Trump, who sued the World Trade Organization for discriminatory treatment in China’s licensing practices and signed a protocol restricting China’s investments in key American technology sectors, set tariffs on Chinese products such as information technologies, aviation and machinery. Retaliation from China was prompt and in April, China imposed tariffs (ranging from 15-25 percent) on 128 products (valued at $ 3 billion), including America’s fruit, pork, wine, seamless steel pipes and recycled aluminum. 12 While mutual tariff retaliations continued, the World Trade Organization stated that world trade declined by 3/10 in the last quarter of 2018, and announced that member countries implemented a total of 137 new trade restrictive measures in 2018, including tariff increases, quantity restrictions, import duties and export taxes.13 The two countries, which have entered into an inexhaustible negotiation process since 2018, have escalated tensions by imposing retaliatory tariff barriers and restrictions on foreign technologies, thereby literally starting trade wars. Trade war is by definition an economic conflict in which states, in response to protectionism, impose trade barriers to each other, such as tariffs, restrictions, and quotas.14 Washington tries to encourage consumers to buy American products by making imported goods more expensive with the tariffs it implements. Chinese officials, on the other hand, think that the US is trying to prevent their rise as a global economic power with the trade-blocking policies implemented. While the total tariffs applied by the US on Chinese goods have reached 550 billion dollars until now, the total tariff amount applied by China on US goods has reached 183 billion dollars.15 In addition, all these developments threatened American companies operating in China.16 According to Dr. Mahfi Eğilmez, these measures taken by the US against China were not limited to China, but also spread to other countries, resulting in a worldwide trade war.17 It can be said that although commercial protectionism has short-term benefits, it can have negative effects on the economies of nations in the long run. The contraction in international trade is threatening countries with high foreign trade shares in their Gross Domestic Product (GDP) – Germany and China, for example – and increasing uncertainties for the future.

Protectionism arises from the idea of achieving development by restricting free trade practices. Donald Trump, who thinks that free trade gives China greater advantages over America, tries to improve the American economy with protectionist measures. In general, the reasons for protectionism can be listed as follows: 1. The desire to improve the terms of foreign trade, 2. The desire to protect domestic labor from the competition of foreign labor abroad, whose domestic labor is cheaper, 3. The desire to protect the national industry, which is important for national security, 4. Desire to increase employment and close the foreign trade deficit. 5. Scientific tariff view, 6. Infant industry argument, 7. Willingness to force other countries to reduce their protection rates, 8. Willing to protect domestic producers against dumping practices.18 The first four articles mentioned above can be shown as the main reasons for the protectionism policies implemented by President Trump to protect the interests of the United States.19 However, with these practices, the US seems to be moving away from its norms in the international arena.20 In a statement he made in 2017, United States Trade Representative Robert Lighthizer stated that with the “Made in China 2025” plan, China wants to be number one in all advanced technologies and economic fields, and that this is a very serious challenge not only for the US but also for Europe and Japan. He underlined that President Trump is determined to use the World Trade Organization to coerce China and to protect it from its unfair commercial activities.21

When the economic data of two countries are examined, it is seen that America and China are the two largest economies in the world in terms of nominal GDP and Purchasing Power Parity (PPP). According to the data of the World Bank, while the US has been ranked first in the world economies in terms of nominal GDP in 2019; China has been the world’s first economy in terms of Purchasing Power Parity since 2014. In 2019, the US has a share of 40.75% and China 34.27% in the total world nominal GDP and Purchasing Power Parity. According to the data of the World Bank, the rate of trade in China’s GDP in 2018 was 38.25%. In the same year, this rate for the US is 27.54%.

Table.1 Merchandise Trade Data of the US with China for 2015-2019

Merchandise Trade of US with China(years)Total Export ($ billion)Total Import ($ billion)  Trade Balance ($ billion)
2019106,447.3451,651.4-345,204.2
2018120,289.3539,243.1-418,953.9
2017129,997.2505,165.1-375,167.9
2016115,594.8462,420.0-346,825.2
2015115,873.4483,201.7-367,328.3

(Source: United States Census Bureau)

As can be seen in the table above, while the US exported approximately 116 billion dollars to China in 2015; it imported about $483 billions of goods from China. In 2019, the total export rate decreased to an average of $106 billion, while the total import rate remained at around $452 billion. The trade balance, on the other hand, had serious deficits in 2015 and 2019, with approximately $-367 billion and $-345 billion, respectively. Although the US’s foreign debt surplus and its foreign trade deficit compared to China are shown as the main reasons for the conflict; China, which has undertaken projects that can change the balances in global trade – for example, the One Belt One Road Project – is known to trigger trade wars as well. In addition, China has increased its competitive advantage by constantly devaluing its currency and accordingly has become the world’s largest exporter. Devaluation, which is one of the new protectionist measures, is expressed with the concepts of “currency wars” or “competitive devaluations”, which are the policies of countries to reduce the value of their currencies to support economic growth through foreign trade.22 It is clearly stated in America’s National Security Strategy Documents that the US, which feeds its global hegemony with its economic power, sees China as a rival not only in economic but also in political, security and technology issues. Examples such as the concerns of US about maintaining its competitive advantage in emerging technologies, the Trump administration’s embargo on US technology companies on selling and serving Huawei parts, trying to exclude the big Chinese technology brand from the Android platform and prevent it from receiving software updates from companies such as Microsoft23 are proof of this. President Trump and senior US officials raise concerns that the main reason for imposing sanctions on the big tech company Huawei is its connection with the Chinese government and that its equipment could be used to spy on other countries and companies. To put it more clearly, the main target of the US policy towards Huawei is to limit the spread of “dangerous” technology products outside of China that could threaten America’s national security, provide intelligence and surveillance to allies, or facilitate the stealing of valuable information.24 Finally, the US  making it difficult for Chinese companies to invest in certain sectors of the United States can also be included within the scope of protectionist measures. The extent to which this situation is associated with national security -even in times of crisis- is clearly expressed in the speeches of NATO Secretary General Jens Stoltenberg in recent months. NATO Secretary General Jens Stoltenberg warned Western states, saying, “Don’t let the pandemic be an excuse to sell strategic assets to foreigners.”25 This warning is clearly directed towards China, which has very high purchasing power.

Production and Trade After the Covid-19 Outbreak

Covid-19 infectious disease, which emerged in Wuhan, China in the last month of 2019, spread all over the world in a very short time. The emergence of the epidemic in China, one of the most important production centers in the world, and the fact that it affected the whole world in a very short time negatively affected the global supply chain. In fact, it can be said that the coronavirus epidemic has revealed the fragile nature of the modern supply chain. With the emergence of this, steps have been taken to create smarter supply chains through the diversification of production resources and digitalization, thus providing a permanent improvement. The Covid-19 outbreak has shaken global trade and investments at an unprecedented pace and rate. For example, multinational companies (MNC) faced a supply shock. As more governments decided to implement quarantine, people who stayed in their homes for a long time turned to online shopping, which caused a demand shock. In this process, governments, businesses, and individual consumers have struggled fiercely to obtain essential products and materials. With the pandemic, the need to design smarter, stronger and more diverse supply chains has emerged.

With globalization, supply chains in the world have become significantly interconnected. This means that goods go through many stages before they reach the final consumer. The Covid-19 outbreak, which led to national quarantines and border closures, has caused unprecedented disruption in most economies, regardless of their size or stages of development. These restrictions have particularly damaged the food and pharmaceutical supply chains. It is important to examine these two supply chains as concrete examples in terms of the impact of the epidemic and what changes it may lead to in the future. These restrictions have particularly damaged the food and pharmaceutical supply chains. Examining these two supply chains as concrete examples is important in terms of seeing the impact of the epidemic and what changes it may lead to in the future. When China, the world’s largest producer of active pharmaceutical ingredients, shut down industrial production to prevent the spread of Covid-19, a shock occurred along the entire chain.26 India is the global leader in generic drug production. However, 70% of the raw materials of these drugs are imported from China. One third of this rate comes from Hubei, where the epidemic occurred.27 According to the Oxford Business Group, short-term disruptions in the pharmaceutical industry could cause China and India to reorganize their supply chains, and this disruption could benefit local industries in other emerging economies in the long run. The issue of adequate supply of foodstuffs other than medicine has been a priority for governments. After the G-20 Agriculture Ministers Meeting held on April 21, QU Dongyu, General Director of the United Nations Food and Agriculture Organization, made the following words about food safety and nutrition: “Logistics services in agriculture and food should be taken as a basis. More efforts are needed to ensure the good processing of food value chains and to promote the production and availability of diversified, safe and nutritious foods for all.”28

Apart from short-term shocks in the supply chain, it is thought that structural changes may occur if the current pandemic lasts longer. Forecasts are that some emerging markets in China, Brazil, Mexico, and Southeast Asia may lose their central position in the global supply network. This is based on two reasons. The first is the shocks experienced by China-based supply chains with the industrial shutdown across the country in February and March. The second reason is that the US-China trade war has prompted some companies to turn to different production sites.29 The Covid-19 outbreak has accelerated the tendency of US companies to establish their supply chains in regions closer to them, such as Mexico. Apart from this, companies have started to use diversification methods that will reduce future risks by moving their supply base to ASEAN countries such as Vietnam, Indonesia, Thailand and Malaysia. As a result, in the long run, the shift of supply chains to locations and places outside of China will bring a cost-related expanse in the West and the fast consumption habit will inevitably be replaced by more durable consumer goods.30

The World Trade Organization expects the volume of merchandise trade to decrease by 13% – 33% in 2020.31 The IMF, on the other hand, predicted a 3% contraction in the world economy and stated a more optimistic figure. According to the report published by the United Nations Conference on Trade and Development (UNCTAD), both challenges and opportunities await policy makers in the field of investment and development regarding the transformation of international production in the post-pandemic period.32 The main challenges that international production will face in the new era may be in the form of relocation, divergence of investments and reduced competition for foreign direct investment (FDI) seeking efficiency.33 New opportunities may arise for developing economies, thanks to investors seeking to diversify their supply bases to increase production flexibility. As a matter of fact, supply chain flexibility is very important for the development expectations of countries with a more fragile structure in issues such as economic growth and employment creation. Again, according to the report published by UNCTAD on Covid-19, improvement will depend on policy makers who secure a trade and investment policy environment that gradually supports production networks. Zhang Ye, conference official said: “The changing context of international production may be based on regional demand and services. In addition, the development strategies for investing in green and blue economies can be refocused, as well as investing in the development of these services.”34 Some scholars have claimed that Covid-19 will cause globalization to work in reverse. For example, Heng Wang stated that the pandemic has raised concerns about over-reliance on a country’s supply resources and production.35

Businesses in many industries are faced with uncertainties caused by Covid-19, as well as Brexit and trade wars. Although it varies by industry, some businesses, such as tech companies, may start using robots that can replace humans more widely. The widespread use of smart robots in global supply chains can help lower production costs and ensure continuity in production; however, the rapid acceleration of this trend can lead to an increase in major social problems such as high unemployment and income inequality.36 With the epidemic, it is predicted that the roles of governments increase and may increase even more. This can be seen as something positive by advocates of the mercantilist conception of trade. Indeed, according to economic nationalists, the increasing role of the state in the economy and trade is essential in terms of accumulating power and wealth. In addition, state aids and some expropriation initiatives provided in order to keep some sectors damaged during this process alive are of great importance in terms of protecting national interests and providing or increasing competitive advantage. According to realist thinkers, the scope of protectionist policies may expand due to the epidemic. Countries may put in place various regulatory mechanisms to keep national capital and investments in, and tightening of preventive measures may be in question, especially for companies operating in critical sectors to be bought by foreigners.37 Economic liberals, on the other hand, think that trade restrictions should be abolished in the post-Covid-19 period and that all states should engage in commercial activities in solidarity in order to act in accordance with common interests. According to them, preventive policies should be established and implemented in the post-Covid-19 period, instead of trade barriers whose number and impact have increased significantly. They underline the need for a new international organization to be responsible for these preventive policies and to undertake risk assessment and monitoring. They also claim that the hostile virus can be defeated by a multilateral action in harmony.38 It can be said that the capacity of trust and national governance for trade will again be distinctive for the post-pandemic period.

Result

In this study, the trade wars between the US and China are evaluated in terms of new protectionism trends. In addition, the changes that may occur in production and trade after the Covid-19 epidemic, which caused governments, institutions and people to think and debate about a “new world order”, were examined from different perspectives. Although China, which has managed to benefit more from the blessings of globalization than the US, states that it does not have a goal of becoming a global hegemonic power at every opportunity, with its global projects and devaluation practices that will bring China to the level of the number one exporter; China has entered into a struggle with the US, who is aware that it is not as strong as it used to be, almost reminiscent of a new Cold War. The difference is here; the key point of the struggle is not nuclear weapons, but economy, knowledge and technology. This struggle, which started with President Donald Trump’s coming to power, led to retaliatory tariffs and posed a threat to the functionality of the current global trade system by directing many countries except the US-China to implement protectionist policies. The current global economic system, trying to recover after the 2008 Global Financial Crisis, was shaken again by the Covid-19 epidemic, as well as the Brexit and trade wars. The virus originated in China, one of the most important production centers in the world, and the closure of factories across the country to control the spread of the disease has caused a great shock in supply chains. Diversification of production facilities or the use of robots in some businesses are solutions developed to minimize risks in case of a similar threat that may occur in the future. Although the advocates of the economic liberal approach suggest that states reduce protectionist policies and take some measures instead, in the post-pandemic period; the increase in the role of states with the private sector remaining in the fight against the epidemic is most likely to be a harbinger of more stringent protectionist policies in the future.

References

1 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta (2018 Ocak), s.16. (erişim 20.06.2020)

2 İrfan Kalaycı, “2008 Küresel Finans Krizi Sonrasında Dış Ticarette Korumacılık: Paradigma Kayması(mı?)”, Maliye Dergisi, (2011 Temmuz-Aralık), s.76-104. (erişim 20.06.2020)

3 Selahattin Tuncer, “Korumacılık Teori ve Uygulama”, Maliye Araştırma Merkezi Konferansları, (2012 Ocak), s.244-245. (erişim 21.06.2020)

4 Mona Haddad ve Ben Shepherd, “Managing Openness – Trade and Outward Oriented Growth After the Crisis”, The World Bank, (2011 Mart), s.64-73.(erişim 20.06.2020)

5 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.17. (erişim 20.06.2020)

6 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.17. (erişim 20.06.2020)

7 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.17. (erişim 20.06.2020)

8 Fred Imbert,”Trump accuses China of ‘currency manipulation’ as yuan drops to lowest level in more than a decade”, CNBC, erişim 20 Haziran, 2020, https://www.cnbc.com/2019/08/05/trump-accuses-china-of-currency-manipulation-as-yuan-drops-to-n ew-low.html

9 Daniel C.K. Chow, William McGuire and Ian Sheldon, “A Legal and Economic Critique of President Trump’s China Trade Policies”, University of Pittsburgh Law Review, (2017 June ), p.219-225. (erişim 20.06.2020)

10 Megan Cassella, “Trump launches NAFTA renegotiation”, POLITICO, erişim 21 Haziran, 2020,https://www.politico.com/story/2017/05/18/trump-administration-formally-kicks-off-renegotiation- of-nafta-238552

11 Ümmügülsüm Çavuş, “Donald Trump Yönetimde ABD Dış Politikası”, Mütekabiliyet, erişim 21 Haziran, 2020, http://www.mutekabiliyet.com/donald-trump-yonetiminde-abd-dis-politikasi/

12 Dorcas Wong and Alexander Chipman Koty, “The US-China Trade War: A Timeline”, China Briefing, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.china-briefing.com/news/the-us-china-trade-war-a-timeline/

13 “Overview of Developments in The International Trading Environment- Annual Report (2018) by The Director General”, Dünya Ticaret Örgütü, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.wto.org/english/news_e/news18_e/trdev_11dec18_e.htm

14 Wolfgang Lechthaler ve Mariya Mileva, “Who Benefits from Trade Wars?”,Intereconomics, (2018 February), p.24-26. (erişim 24.06.2020)

15 Dorcas Wong and Alexander Chipman Koty, “The US-China Trade War: A Timeline”, China Briefing, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.china-briefing.com/news/the-us-china-trade-war-a-timeline/

16 Dorcas Wong and Alexander Chipman Koty, “The US-China Trade War: A Timeline”, China Briefing, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.china-briefing.com/news/the-us-china-trade-war-a-timeline/

17 Mahfi Eğilmez, “Ticaret Savaşları”, Kendime Yazılar, erişim 19 Haziran, 2020, http://www.mahfiegilmez.com/2018/09/ticaret-savaslar.html

18 Nazım Engin, “Uluslararası Ticarette Korumacı Eğilimler”, İstanbul Ticaret Odası, (1992 ), s.11-16. (erişim, 20.06.2020)

19 Melek Kaya, “ABD-Çin Ticaret Savaşları ve Türkiye”, Türkiye Mesleki ve Sosyal Bilimler Dergisi, (2019 Kasım), s.18-26. (erişim 20.06.2020)

20 C.Fred Bergsten, “China and the United States: The Contest for Global Economic Leadership”, China&World Economy, 26:5 (2018 Sep), s.15. (erişim 20.06.2020)

21 Adem Behsudi, “Lighthizer: ‘Made in China 2025’ a threat to global system”, POLITICO, erişim 26 Haziran, 2020, https://www.politico.com/tipsheets/morning-trade/2017/11/06/lighthizer-made-in-china-2025-a-threat-t o-global-system-223188

22 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.23. (erişim 20.06.2020)

23 Sadık Ünay, “Küresel Dengeleri Sarsan Şirket: Huawei”, Fikir Turu, erişim 18 Haziran, 2020, https://fikirturu.com/ekonomi/kuresel-dengeleri-sarsan-sirket-huawei/

24 Roslyn Layton, “Trump Just Extended The Huawei Ban. Is The Policy Working?”, Forbes, erişim 25 Haziran, 2020, https://www.forbes.com/sites/roslynlayton/2020/05/15/trump-just-extended-the-huawei-ban-is-the-poli cy-working/#4603a5a03492

25 Kenneth Rapoza, “Watch Out For China Buying Spree, NATO Warns”, Forbes, erişim 25 Haziran, 2020, https://www.forbes.com/sites/kenrapoza/2020/04/18/watch-out-for-china-buying-spree-nato-warns/#18 252d017581

26 Shawn Donnan, Christoph Rauwald, Joe Deaux, and Ian King, “A Covid-19 Supply Chain Shock Born in China Is Going Global”, Bloomberg, erişim 20 Haziran, 2020, https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-03-20/a-covid-19-supply-chain-shock-born-in-china-is-going-global

27 “The impact of Covid-19 on global supply chains”, Oxford Business Group, erişim 26 Haziran, 2020, https://oxfordbusinessgroup.com/news/impact-covid-19-global-supply-chains

28 “FAO urges at G20 meeting protection of food supply chains amid COVID-19 threat”, Food and Agriculture Organization of United States, erişim 26 Haziran, 2020, http://www.fao.org/news/story/en/item/1272077/icode/

29 “The impact of Covid-19 on global supply chains”, Oxford Business Group, erişim 26 Haziran, 2020, https://oxfordbusinessgroup.com/news/impact-covid-19-global-supply-chains

30 Emrah Zarifoğlu, “Covid-19 Sonrası Küresel Sistem: Eski Sorunlar Yeni Trendler”, SAM, (2020 Nisan), s.107-110. (erişim 20.06.2020)

31 “Trade set to plunge as COVID-19 pandemic upends global economy”, World Trade Organization, erişim 25 Haziran, 2020, https://www.wto.org/english/news_e/pres20_e/pr855_e.html

32 “World Investment Report 2020”, United Nations Conference on Trade and Development, erişim 25 Haziran, 2020, https://unctad.org/en/PublicationsLibrary/wir2020_en.pdf

33 “World Investment Report 2020”, United Nations Conference on Trade and Development, erişim 25 Haziran, 2020, https://unctad.org/en/PublicationsLibrary/wir2020_en.pdf

34 “COVID-19 will likely transform global production, says UN report”, UNCTAD, erişim 25 Haziran, 2020, https://unctad.org/en/pages/newsdetails.aspx?OriginalVersionID=239

35 Heng Wang, “How world trade will be affected by Covid-19”, UNSW, erişim 24 Haziran, 2020, https://newsroom.unsw.edu.au/news/business-law/how-world-trade-will-be-affected-covid-19

36 Nurullah Gür, Mevlüt Tatlıyer ve Şerif Dilek, “Ekonominin Koronavirüsle Mücadelesi”, Seta, (2020 Haziran), s.70-77. (erişim 25.06.2020)

37 Nurullah Gür, Mevlüt Tatlıyer ve Şerif Dilek, “Ekonominin Koronavirüsle Mücadelesi”, Seta,(2020 Haziran), s.70-77. (erişim 25.06.2020)

38 Pascal Lamy ve Eduardo Pedrosa, “Challenges and Opportunities Post COVID-19 – Economics:
Trade and Connectivity in the Post-COVID-19 World”, World Economic Forum, erişim 25 Haziran,
2020, http://www3.weforum.org/docs/WEF_Challenges_and_Opportunities_Post_COVID_19.pdf

China-Russia Relations

China and Russia have started to establish close relations especially in recent years after the Sino-Soviet Split in the early 1960s. This convergence, which is predominantly experienced in political and economic dimensions, is also taking place in many other areas; energy, arms production, trade in national currency, and strategic transportation projects supporting infrastructure services are examples of these… 

It can be said that Western policies and activities have fed the Chinese-Russian rapprochement. For Russia, for example, the sanctions, differences of opinion and the resulting uncertain economic unforeseen convergence, which are further aggravated by the Ukraine problem, are the main reasons.

On the other hand, China’s policies aim to develop trade in European markets with the Silk Road project. The One Belt One Road (OBOR) project has been developed as an alternative or complementary to this. While Russia develops friendly investment structures, it is turning further east, towards the Russian Far East, where it borders with China. At the same time, China is turning to the west and making strong agreements with Central Asian countries and making very costly infrastructure and logistics investments in these countries.

SIgns of Convergence

In July 2017, the navies of the two countries conducted a joint exercise in the Baltic Sea for the first time, and in September 2018, China broke new ground by participating in Russia’s annual Vostok military operation.

In addition, Russia has sold China advanced military equipment that Turkey has bought as well, including the S-400 air system and 24 SU-35 fighter jets.

According to Chinese government data, bilateral trade from $ 69.6 billion in 2016 rose to $ 84.2 billion in 2017 and $ 107.1 billion last year, exceeding $ 100 billion for the first time.

In 2016, Russia replaced Saudi Arabia, becoming China’s largest crude oil seller, and signed a thirty-year contract to sell 1.3 billion cubic feet of gas per year (1m³ = 35.31467ft per year) through the Power of Siberia gas pipeline to China, which will begin as of this year.

Finally, since taking office, Chinese president Xi Jinping has visited Moscow more than he has visited other capitals. In addition, in June 2018, Xi addressed “My best, most sincere friend” and awarded Putin China’s first friendship medal.


Concerns of The US


American analysts have become increasingly concerned about the complex pace of this Sino-Russian relationship, as expected. In his speech at the Nobel Peace Prize Meeting held in Oslo in December 2016, former US National Security Advisor Zbigniew Brzezinski said that America should be careful about China and Russia’s internal, political and ideological unity and their strategic alliances that will adversely affect the policies of the United States, and also stated that this alliance is a great danger. He concluded by emphasizing that nothing is more dangerous for America’s national interests than this.
Perhaps Brzezinski’s warning was heeded, in the face of the strengthening of ties between Beijing and Moscow, the White House’s national Security Strategy and the Pentagon’s national Defense Strategy were determined as threatening China and Russia with similar strategic challenges.

For example, the National Security Strategy [1] claims that the two countries are “attempting to undermine America’s security and welfare by trying to undermine America’s power, influence and interests, and making their economies less free and less just, growing their armies, and by controlling information, expanding their influence on their societies through pressure.”

In the National Defense Strategy, there asserted claims as “The main problem of the United States is the re-emergence of the strategic race for welfare and security… by the revisionist powers in the long term. It is clear that Russia and China – gaining veto power over other nations’ economic, diplomatic and security decisions – want to shape the world according to their authoritarian models.”

While it is certain that the two countries are in competition with the United States, they both continue this race in different ways. The speech of Dan Coats at the United States Senate Intelligence Elected Committee [2] at the end of January 2019, explaining that the problems arising from the two countries are different, is remarkable in terms of underlining the issue.

Coats said, “While we have to worry about China’s systematic and long-term efforts… to match or become superior to our superior global capabilities, we should be concerned about Russia’s goals such as destabilizing ourselves by misleading and confusing and undermining our reputation in the world.”

Although Sino-Russian relations have developed in military, economic and political dimensions, their ability to quickly solve their problems against common conflicts is still not developed. Beijing and Moscow have long criticized the central position of the American dollar in global financial markets, and America’s almost complete exclusion from these two countries in the design of the post-cold war world order.

However, it would be much more difficult to define what the common Sino-Russian concept of world order would be; in fact, although both recognize the need for a multipolar system, they express different wishes like several other countries. A few of these countries include America’s longstanding alliances in Europe and Asia.

As Adrea Kendall-Taylor and David Shulman stated in October 2018, “While China and Russia act in a ‘synergistic’ way over their own problems, it is obvious that they are ‘different and apparently unplanned’.”

ChIna – RussIa ComparIson

The economic gap between China and Russia is growing rapidly. According to the World Bank, China’s nominal gross domestic product in 1992 is slightly less than that of Russia. (427 billion dollars versus 460 billion dollars) Only a quarter century later, in 2017, these figures increased approximately 8 times. ($ 1.6 trillion versus $ 12.2 trillion)

Despite the slowdown in economic growth, China’s growth rate continues to be four times higher than Moscow’s. This apparent power makes sure there is an imbalance between their capacities, while rapidly increasing the gap between their ability to fulfill their global ambitions.

By examining the table below, China and Russia can be compared in terms of population, PPP (Purchasing Power Parity), labor force, unemployment, import, export, oil production, oil consumption.

 RussiaChina
Population144.478.050 million1,393 billion
PPP (Purchasing Power Parity)3.986 trillion ($)25.362 trillion ($)
Labor Force73,613,697 million788,440,346 million
Unemployment (%)5.213.9
Import ($)344.263 billion2.549 trillion
Export ($)509.551 billion2.656 trillion
Oil Production (barrel/per day)3,228.37513,524.977
Oil Consumption (barrel/per day)10,527.3703,781.022

(Source: OEC, WORLD BANK, IEA)

As seen in the developments in the Belt Road initiative, China has the capacity to increase its global trade coverage and dreams of establishing China-based (Sinocentric) trade and investment zones in Eurasia.

With “Made in China 2025”, Beijing has ceased to be an imitator of world-class technologies, rather has proved its desire to be the inventor of these technologies with ambitious and growing companies like Huawei.

On the contrary, it is a well-known fact that Russia does not have sufficient economic resources to reach this level. Nevertheless, Russia ranked 12th in the world economy ranking in 2018, despite the under-population outlook, falling oil prices, the Ukraine invasion and the sanctions it has suffered for years after the annexation of Crimea.

While Moscow hoped to be an intermediary between the developing Western Europe and Asia-Pacific economies, it has now focused on more modest regions, aiming to expand in regions such as Armenia, Belarus, Kazakhstan, Kyrgyzstan, and the Eurasian Economic Union, which includes Russia.



Evaluatıon

While Russia is China’s tenth largest trading partner, China is Russia’s top trade partner. While Russia exports more energy products and raw materials to China, China exports equipment, machinery and consumer goods to Russia. Their strategic projects include the establishment of an airline company, energy and infrastructure projects. Economic cooperation developed within the framework of strategic alliance with defense; joint military exercises, arms trade and the wide-ranging plans of the Collective Security Treaty Organization, the Shanghai Cooperation Organization (India and Pakistan have recently become members) and the Joint ASEAN Community have become characteristics that reinforce the alliance. Despite the fear of losing economic-political competition and control (especially in Eurasia), cooperation and negotiations continue by the two countries, albeit slowly and with difficulty. Although it is difficult to predict the extent of this convergence in the future, it is possible to predict which countries will be affected economically, politically or culturally in the future by the steps taken and joint projects realized. The reaction of a hegemonic power like America to this convergence is quite obvious. As a matter of fact, it is understood from the trade war waged by the Trump administration against China that it does not want to share its power. The irrational behavior of states that lose their power or feel such a danger is perhaps one of the greatest lessons history has taught us. The dream of becoming a regional and immediately afterwards a global power is a critical weakness that all states cannot give up, unfortunately, at all costs. We think that the pains of the multipolar system will continue in the coming years between these states in a power struggle.

References

NOTES

  • The National Security Strategy is a document periodically prepared by the United States government’s executive branch for Congress. It outlines the main national security concerns of the United States and how the administration plans to deal with them.
  • The Intelligence Elected Committee of the United States Senate, the committee of the United States federal government, consisting of members of the United States Senate to oversee the United States Intelligence Community.

Donald Trump Yönetiminde ABD Dış Politikası

2017

Başkanlığa geldiği 20 Ocak 2017 tarihinde yaptığı yemin töreni konuşmasında Donald J. Trump, ABD’nin dış ticaret açığını azaltmaya ve ittifaklar içindeki yük paylaşımını yeniden dengelemeye odaklanan bir Amerikan dış politikası ve ticaret yaklaşımını duyurmuştur.Tüm medeni devletleri ise terörizme karşı birleştireceğini vadederek tüm ulusların (Tıpkı Amerika’nın bundan sonra yapacağı gibi.) kendi çıkarlarını ilk sıraya koyması gerektiğini vurgulamıştır. Trump, ne George W. Bush döneminin serüvenciliğini ne de Obama döneminin “zayıflığını” kabul etmiş; 2016 yılında seçim kampanyalarında da dile getirdiği gibi “paslanmış Amerikan dış politikasından kurtulmanın” vaktinin geldiğini açıklamıştır.

Yönetime geldikten üç gün sonra Trump, Barack Obama döneminde Pasifik’e kıyısı bulunan on iki ülke ile imzalanmış, bir ticaret antlaşması niteliğindeki Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilme emri vermiş; bir hafta sonra ise Müslüman çoğunluğuna sahip altı ülkenin vatandaşlarının ABD’ye seyahat etmesini yasaklamıştır. Bu yasağa daha sonra dâhil olmuş; ayrıca Suriye’den mülteci alımını ise süresiz olarak dondurmuştur. Yine aynı hafta Trump, göç ile ilgili iki yeni karar daha imzalamış, Meksika sınırına duvar örülmesi hususunda yeni bir emir vermiştir. 

Suriye’ye karşı bir başka eylem, 7 Nisan’da gerçekleştirilmiştir. Beşar Esad’ın sivillere kimyasal silahla saldırması sonucu, rejim kontrolündeki üslere ABD tarafından füze saldırısı gerçekleştirilerek, misilleme uygulanmıştır. Suriye’deki ABD destekli “önlemler” ise bölgede bir diğer aktör olan Rusya tarafından engellenmiştir.

Mayıs ayında Robert Lighthizer (ABD Ticaret Temsilcisi), Beyaz Saray’ın NAFTA‘nın (North American Free Trade Agreement) yenilenip revize edilmesi yönündeki istediğini, Temsilciler Meclisi’ne bildirmiştir. Bu bildiri ile Trump yönetimi, ABD ekonomisindeki açıkları kapatabilmek adına, antlaşmanın diğer taraflarından olan Meksika ve Kanada’ya verilen sübvansiyonları ortadan kaldırmayı hedeflemiş ve üretim konusunda yeniden düzenlemeye gidilmesi hususlarını müzakereye açmayı amaçlamıştır.

Devlet başkanlarının iktidara geldikten sonra gerçekleştirdikleri ilk yurtdışı ziyaretleri, yeni yönetimin gelecek plan ve eğilimlerini anlama açısından her zaman önemli olmuştur. Trump’ın ilk yurtdışı seyahatleri ise sırasıyla; Suudi Arabistan, İsrail, Batı Şeria, İtalya, Vatikan, ve Belçika ülkelerine olmuştur. Başkan Trump, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen zirvede, elliden fazla Arap ve Müslüman devlet lideriyle bir araya gelerek, Müslüman dünyasının terörizme karşı birleşmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Brüksel’de ise NATO devlet ve hükümet başkanlarına hitap ederek ittifaka üye her ülkeyi “savunma harcamalarına adil bir şekilde katkıda bulunmaya” çağırmıştır. Bu eleştiri niteliğindeki çağrının zamanla, gümrük tarifeleri üzerinden tehdit ve dayatmalara dönüştüğü bilinmektedir.

Haziran ayında Donald Trump, iklim değişikliğinin olumsuz yönlerini önlemek için küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan 55 ülke ile birlikte toplam 193 ülke tarafından 2015 yılında imzalanan Paris Barış Antlaşması’ndan;Amerika’nın egemenliğini sınırladığı, Amerikan ekonomisine zarar verdiği ve Amerikalı işçileri tehlikeye soktuğu gerekçesiyle çekildiğini açıklamıştır. 

Yönetime geldiği yılın Ağustos ayında ise Trump,  Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile düşmanca retorik yarışmasına girmiş, iki lider birbirlerine nükleer füze fırlatma tehdidinde bulunmuşlardır. Aynı ay içerisinde Trump, bitmeyen savaş olarak adlandırılan Afganistan meselesi hakkında ise terörle mücadele odaklı misyonlarının devam edeceğini ve bölgede daha fazla asker bulunduracaklarını açıklamıştır. Trump’ın reddettiği antlaşmalardan bir diğeri, 14 Temmuz 2015 yılında imzalanan ve İran Nükleer Antlaşması olarak da bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı (The Joint Comprehensive Plan of Action)’dır. ABD başkanı  antlaşmanın reddine İran’ın antlaşmaya sadık kalmamasını gerekçe olarak göstermiştir. Fakat antlaşmayı tamamen ortadan kaldırmak yerine Temsilciler Meclisi’ni İran’a karşı yaptırımların yeniden düzenlenmesi için teşvik etmiştir.

Trump’ın evden çok uzağa yaptığı ziyaretler ise Çin, Japonya, Güney Kore, Vietnam ve Filipinler’e olmuştur. Kasım ayında düzenlenen bu seyahatlerin başlıca amacı ABD’nin “Hint-Pasifik”e katılımı olsa da Trump’ın asıl gündeminde  Kuzey Kore olduğu bilinmektedir. Başkan Trump, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği(ASEAN) zirvesinde Çin’in yükselişinden endişe duyan Japonya, Avustralya ve Hindistan gibi ülkelerin temsilcileriyle de ortak toplantı düzenlemeyi ihmal etmemiştir.

2017 yılının son ayında Trump’ın Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklamasıile yıllardır süren Filistin-İsrail çatışmasına karşı ABD’nin “tarafsız” tutumu bozulmuştur. 2018’e girmeden Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisive Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi; Çin’i ve Rusya’yı önemli stratejik rakipler olarak vurgulayan belgeler yayınlamıştır. 

2018

Başkan Trump, 1 Mart’ta ulusal güvenlik endişelerini  öne sürerek yabancı çelik ve alüminyum üzerine gümrük vergileri uygulayacağını duyurmuştur. Trump, Çin’e karşı da bir takım kısıtlamalar getirileceğini açıklarken ABD ile uyum içinde olan devletleri ve Avrupa Birliği’ni bu kısıtlamalardan muaf tutacağını söylemiştir.

Tüm bu önlemlerden ve uygulamalardan sonra Çin Nisan ayında, ABD’ye 3 milyar dolar civarında perakende tarifeleri uygulamıştır. Böylece dünyanın iki en büyük ekonomisi arasındaki ticaret savaşı ivme kazanmıştır. Kasım ayına kadar kızışma daha da artmış, ABD 250 milyar dolarlık Çin mallarına tarife uygularken Çin, 110 milyar dolarlık ABD mallarına tarife koymuştur.

Beşar Esad rejiminin sivillere yönelik kimyasal silah kullanmaya devam etmesi sonucu Nisan ayında Trump, ABD ordusuna rejimin üç üssünü bombalama emri vermiştir.Gerçekleştirilen hava saldırılarına Fransa’nın ve İngiltere’nin destek verdiği de bilinmektedir. Mayıs ayında, ABD sınırında 2.600 çocuğun ailelerinden ayrılmasına yol açan “sıfır tolerans politikası” ise Trump’ın uyguladığı en sert politikalardan biri olarak değerlendirilmiştir. 

Başkan Trump, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na uymaması sebebiyle 2017 yılında ABD yaptırımlarına maruz kalan İran’ın, bu kez antlaşmanın şartlarını ihlal eden sivil nükleer programına ve bölgesel saldırganlığına devam ettiğini ileri sürmüş ve bu gerekçeyle, antlaşmadan çekildiğini duyurmuştur. Bu çekilme kararıyla birlikte, İran’a; uçak ithalatı, petrol ve petrol ürünlerine yönelik birtakım yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır.

2017 yılında, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı açıklamasından sonra Trump yönetimi; Mayıs ayında ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımıştır. Bu apaçık Vaşington’un İsrail-Filistin barış sürecinde takındığı tarafsız rolün büyük ölçüde zedelenmesine sebep olmuştur. Büyükelçiliğin açılış törenine Trump’ın kızı Ivanka Trump ve ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin katılmıştır.

Haziran ayında, Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte Birleşmiş Milletler ABD temsilcisi olarak göreve başlayan kadın siyasetçi ve bürokrat Nikki Haley’in BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekileceğini duyurması, büyük yankı uyandırmıştır. Nikki Haley, ABD’nin “İsrail’e karşı kronik bir taraflılık” ile hareket etmesini ve Çin, Venezuela gibi ülkelerde yaşanan insan hakları ihlallerini aldığı karara gerekçe olarak göstermiştir.

Temmuz ayında Trump ve Putin, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de bir araya gelerek basına kapalı bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Toplantı sonrası yaptıkları açıklamalarda; Suriye, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması(Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları hakkında konuştuklarını belirtmişlerdir.

Ekim ayına gelindiğinde, Washington Post’un muhalif yazarı Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülmesinin ardından, tüm gözler Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a çevrilmiştir. Ankara’nın büyük bir diplomatik hünerle sürdürdüğü süreç dünya tarafından takdir toplarken Donald Trump, Suudi Arabistan’ı ABD’nin önemli bir bölgesel ortağı, petrol tedarikçisi ve silah alıcısı olarak tanıtmış; Suudi lideri destekleyen açıklamalarda bulunmuş; bu da ABD müttefikleri ve Temsilciler Meclisi tarafından Trump’a yönelik büyük tepkilere yol açmıştır. 

2019

Beyaz Saray 2019’un ilk ayında, Venezuela muhalefet partisi Voluntad Popular’in (Popüler İstek) lideri Juan Guaidó’yu ülkenin geçici cumhurbaşkanı olarak tanımıştır. Bunun ardından Vaşington, 14 Nisan 2013 yılı başkanlık seçimlerinde %50,6 oy oranıyla iktidara gelen Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin lideri Nicolás Maduro’nun gayri meşru olduğunu düşünen elliden fazla ülkeye katıldığını ilan etmiştir. Venezuela’nın; siyasi çatışmalar, darbe girişimleri, hiperenflasyon, temel mal sıkıntısı ve mülteci krizi ile mücadele ederken, Vaşington’un insani yardımlarını kabul etmemesi de yine gündeme oturan bir mesele olmuştur.

Dışarıda bu olaylar devam ederken, içeride Trump’ın 5,7 milyar dolara mal olacak Meksika duvarını yaptırma talebi üzerine 35 günlüğüne kapalı duran federal hükümet ile başkan Trump arasındaki mücadele; Temsilciler Meclisi’nin açılmasıyla son bulmuştur. Meclis, hükümet bütçesinin %20’sini etkileyen bu tasarıyı reddetmiş olsa da Trump, Şubat ayında ulusal acil durum ilan ederek, fonu ordu da dâhil olmak üzere devletin diğer kaynaklarından sağlanmasına izin vermiştir. Böylelikle Trump, Temsilciler Meclisi kararına karşı ilk vetosunu yayımlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Mayıs ayında 200 milyar dolarlık Çin mallarına gümrük vergilerini  %10’dan %25’e çıkarmış; Çin’de aynı şekilde karşılık vermiştir. Ticaret savaşının en çok kızıştığı dönem olarak değerlendirilen bu süreden sonraki aylarda Trump yönetimi, Huwaei gibi Çin telekom şirketlerine yeni kısıtlamalar getirmiştir. Buna ek olarak Trump, 2019 yılında toplam 35,2 milyar dolar doviz rezervine sahip olan Çin’i döviz manipülatörü olarak suçlamış; ABD’nin Çin’deki tüm özel yatırımlarını durdurmakla tehdit etmiştir.

20 Haziran’da, İran’ın ABD’ye ait bir drone’u düşürmesinin ardından Trump, ABD ordusuna İran’a karşı bir askerî harekât düzenleme emri vermiş; ardından bu operasyonu son anda durdurma kararı almıştır. Başkan operasyon yerine, 2015’te imzalanan nükleer antlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İran’a yönelik uygulanan yaptırımların artırılmasını istemiş ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehditi ile İran’a gözdağı vermiştir.

Eylül ayında, ABD istihbaratçılarından bir yetkilinin, Trump’ın 2020 seçimlerinde rakibi olabilecek Hunter Biden’ın soruşturulması için Ukrayna başkanı Volodymyr Zelensky ile görüştüğünü iddia eden bir şikâyet mektubunu kamuoyuna açıklaması; ABD Temsilciler Meclisi’ni harekete geçirmiştir. Bunun sonucunda Donald Trump’a resmî bir soruşturma başlatılmıştır. 

Dilekçede üç temel iddia yer almaktadır:

1-Trump, Ukrayna Cumhurbaşkanı’na Joe Biden ve oğlu Hunter Biden’ı soruşturması için baskı uyguladı.

2-Trump, Zelensky’den Demokratların bilgisayar sunucularına erişimini istedi.

3-Trump, özel avukatı Rudy Giuliani ve Adalet Bakanı William Barr’ı bu işlerin takipçisi olması için görevlendirdi

Tüm bu iddialara karşılık açılan soruşturma, Şubat 2020’de sonuçlanmıştır. Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylamada 48 Senatör Trump’ın suçlu bulunması gerektiği yönünde oy vermiş; 52 Senatör ise tam tersi yönde oy vererek ABD Başkanı’nı aklamışlardır.

Ekim ayında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Trump; Suriye’nin kuzeyinden ABD birliklerini çekme kararı almıştır. Bu karardan iki gün sonra Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşumunu engellemek üzere “Barış Pınarı Harekâtını” başlatmıştır. Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hakları; BMGK’nin terörle mücadeleye yönelik özellikle 1373 (2001), 1624 (2005), 2170 (2014), 2178 (2014), 2249 (2015), 2254 (2015) sayılı kararları ve BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı”çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak gerçekleştirilmiştir.

Aynı ay içerisinde, İran’ın Suudi petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Trump, Suudi Arabistan’a üç bin ABD askeri yollamış; savaş uçağı ve füze teknolojisi ile de bölgedeki varlığını güçlendirmiştir. Böylelikle Yemen’de, İran ve Suudi Arabistan arasında sürdürülen mücadeleye ABD’nin dolaylı katılımı tekrar gündeme gelmiştir.

IŞİD lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin ABD kuvvetleri tarafından Suriye’de öldürülmesi, yine bu ay içerisinde gerçekleşmiştir. Beyaz Saray’da basına yaptığı konuşmada Trump; “Geçen gece düzenlenen operasyonda, Bağdadi öldürüldü. Bağdadi, DEAŞ’ın kurucusu ve lideriydi. ABD, kendisini yıllardır arıyordu. Operasyonu izledim. ABD personeli operasyonda kayıp vermedi. Bağdadi ile beraber, savaşçıları da öldürüldü. Baskın yapılan evdeki 11 çocuk, zarar görmeden çıkarıldı. Bağdadi intihar yeleğini patlatarak hayatını kaybetti. Yanındaki üç çocuğu da patlamada yaşamını yitirdi. Son anlarını panik ve korku içerisinde geçirdi. Operasyon 2 saat sürdü ve evden çok sayıda istihbarat elde ettik. DEAŞ’ın kökenine dair ve gelecek planlarına dair bilgiler…” ifadelerini kullandı.

2020

3 Ocak’ta, İran İslam Devrim Muhafızları Kolordusu’nun Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani; Bağdat’ta, ABD tarafından düzenlenen bir drone saldırısı sonucunda öldürülmüştür. Pentagon bu saldırıya gerekçe olarak Süleymani’nin, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ndeki şiddetli gösterilere ve bölgedeki yüzlerce Amerikan ve müttefik birliği görevlilerinin ölümüne sebep olmasını göstermiştir. Süleymani’nin öldürülmesiyle İran üç gün ulusal yas ilan etmiş; ardından Irak’ta, ABD askerlerinin bulunduğu iki üsse füze ateşleyerek misilleme yapmıştır. Vaşington bu misilleme sonrası İran’a yeni yaptırımların uygulanmasını istemiştir.

28 Ocak’ta Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Trump tarafından İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik ilan edilen “Trump Barış Planı”; Plan’ın oluşumuna dâhil edilmeyen Filistin liderlerinin büyük tepkisine yol açmıştır. Bu Plan, Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner’in liderliğindeki bir ekip tarafından hazırlanmıştır. İsrail’i Batı Şeria ve Kudüs’ün büyük bir bölümü ile ödüllendirerek tamamen özerk bir Filistin devleti oluşturma niyeti taşıyan Plan’a birçok Arap devleti ve Avrupa ülkeleri de karşı çıkmıştır.

Barack Obama (2009-2017) ve Donald J.  Trump Dönemi Ekonomi Verileri

Donald Trump 20 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen yemin töreninde yapmış olduğu konuşmada, Obama yönetimini eleştirerek Vaşington’un  zenginleştiğini fakat bu serveti halk ile paylaşmadığının, siyasetçiler refaha kavuşurken fabrikaların kapandığının ve vatandaşların işsiz kaldığının altını çizmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. başkanı Donald J.Trump, “Onların zaferleri sizlerin zaferi değildi; onların başarıları sizlerin başarısı değildi ve başkentte kutlamalar yapılırken ülkemiz genelinde zorluklarla mücadele eden aileler için kutlanacak çok az şey vardı.” ifadelerini kullanarak Obama döneminden çok daha farklı bir dönemi vaad etmiştir. 

Aşağıda Amerika Birleşik Devletleri’nin  2009-2019 yılları “Reel  Büyüme Oranı”, “Enflasyon Oranı”, “GSYİH” ve “İşsizlik Oranı” grafikleri verilerek Obama ve Trump yönetimlerinin karşılaştırılması sağlanmıştır.

       

(Kaynak:World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki tablo incelendiğinde, Donald Trump başkanlığa geldikten sonra ABD’nin reel GSYİH büyüme oranı önemli ölçüde artmıştır. Bu büyüme, yeni yönetimin ekonomi politikalarının Obama dönemine göre çok daha başarılı yürütüldüğünün bir göstergesidir. 

(Kaynak: World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki verilere göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılası sürekli bir artış göstermiş; 2019 yılında ise diğer yıllara oranla en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

 (Kaynak: World Bank, Statista)

Yukarıdaki tabloda 2009 ve 2019 yılları arasında fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışların değişim oranları, yüzdelik olarak gösterilmiştir. Bu verilere göre, 2017 tarihinden itibaren enflasyonda önemli bir düşüş görülmemiştir. 

      

(Kaynak: Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında, Trump’ın istihdama yönelik vaatlerini yerine getirmekte başarılı olduğu anlaşılmaktadır. İktidarın bir önceki sahibine göre, istihdam ve gelir oranını arttırmış olması, Trump’ın popülist söylemlerinin önemli dayanakları hâline gelmiştir. 

Değerlendirme

Bu çalışmada 2017 ile 2020 yılının ilk ayları incelenmiştir. 2019 yılının son aylarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya hızla yayılan Covid-19 salgını, tüm dünya ekonomileri gibi Amerikan ekonomisini de ciddi ölçüde etkilemiştir. Örneğin, pandemi ortaya çıkmadan önce Başkan Trump ve Yönetimi 2020 yılı ulusal borç oranını 1.1 trilyon Amerikan Doları olarak öngörmüşse de bu oran, pandemi ile birlikte 6.6 trilyon Amerikan Dolarına ulaşarak ABD’nin 1945 yılından bu yana en yüksek ulusal borç oranı olarak kaydedilmiştir.

Küresel salgın sonucu ABD’de milyonlarca insan işsiz kalmış, sürecin iyi yönetilememesi ise ciddi ölçüde insan kayıplarına sebebiyet vermiştir. Bu ve diğer birçok farklı parametreler sonucunda 3 Kasım 2020 yılında gerçekleşen Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin tekrar aday gösterdiği Donald Trump 232 oy alırken, Demokrat Parti Başkan adayı Joe Biden 306 oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Başkan’ı olarak seçilmiştir. Resmi sonuçlar Biden’ın açık zaferini ortaya koyarken Donald Trump, seçimlere müdahale edildiğini öne sürerek bazı eyaletlerde seçimlerin tekrar edilmesini talep etmiştir. Seçim sonuçlarına yönelik tartışmalar devam ederken, Biden yönetiminde bir ABD dış politikası ile uluslararası sistemi neler beklediği oldukça merak edilen bir husustur. Küresel salgın ile başa çıkma sözü veren Biden’ın, Ortadoğu’daki güç dengelerine ne ölçüde dahil olacağı, Çin ile bilgi, teknoloji ve güvenlik konularında rekabet ederken, korumacılık politikaları ile Ticaret Savaşları’nı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da Avrupa ile ilişkileri düzeltmek adına hangi adımları atacağı çok yakında cevaplanacak bir sorular dizisidir.

Kaynakça

Basel Kriterleri ve Türk Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Sorunları Üzerine İnceleme

1973 yılında Bretton Woods Sisteminin çökmesiyle beraber sabit kur sisteminin bırakılmasına paralel olarak 1974 yılında yaşanan petrol krizi sonrası bankacılık sektöründe ve döviz piyasalarında sorunlar meydana geldi. Finansal piyasalarda ortaya çıkan bu sorunlara ortak bir çözüm bulmak amacıyla dünyada bankacılık sektörü ile ilgili düzenleyici ve denetleyici standartlar oluşturmak için Basel Komitesi 1974 yılında çalışmalarına başlamıştır(Parasız, 2018).

Okumaya devam et “Basel Kriterleri ve Türk Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Sorunları Üzerine İnceleme”

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ

İletişim Başkanlığı'ndan 9 Mayıs KOVİD-19 tablosu

2019’un son günlerinde Çin’in sınai bölgesi Wuhan’da ortaya çıkan Covid-19 adlı virüsün neden olduğu salgın, çok kısa bir süre içerisinde tüm tedbirlere rağmen küresel bir nitelik kazanmış ve günümüzde 188 ülkeyi etkileyen bir pandemi haline gelmiştir. Halen (15 Haziran 2020) tüm dünyada vaka sayısı 7 milyonu, yaşamını kaybedenlerin sayısı da 400 bini geçmiş durumdadır.

Salgının sağlık sistemi üzerindeki tüm dünyada meydana getirdiği kaosu azaltmak, hayatları korumak ve enfeksiyon eğrisini yavaşlatmak için, hükümetler acil tedbirleri devreye almışlardır: Sosyal uzaklaşma, karantina, sokağa çıkma yasakları, mal ve insan hareketliliklerinin geniş ölçüde kısıtlanması, vb. Peki alınan önlemler pandemi sürecinde neleri beraberinde getirdi? Gelin, birlikte bu konuyu biraz açmaya çalışalım.

Okumaya devam et “SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ”

İstanbul’un Finans Merkezi Olabilitesi Üzerine Bir Tartışma

Özet:

Finans merkezleri; dünya ekonomilerinde öncü isimlerin bir arada olduğu yerlerdir. Bu çalışmada İstanbul’a kurulması hedeflenen finans merkezinin global merkezlerle rekabet edip edemeyeceği, avantajları dezavantajları, diğer finans merkezlerinin faaliyetleri ile geçmişlerinden hareket edilerek ve İstanbul’un finans tarihide göz önüne alınarak İstanbul Finans Merkezinin başarılı olup olamayacağı tartışılacaktır.

Okumaya devam et “İstanbul’un Finans Merkezi Olabilitesi Üzerine Bir Tartışma”

F5: YENİLENEN EKONOMİ

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

Piyasaya Müdahalede Devlet Başarısızlığı

Piyasanın tanımı ve sistematik olarak analizi Klasik İktisatçılar tarafından yapılmıştır. Klasikçilere göre piyasanın temeli özel mülkiyete ve bireysel çıkara dayalıdır. Ekonomik aktörler kendi çıkarları peşinden koşar. Piyasada arz ve talep koşulları mevcuttur. Arz ve talepte yaşanan dalgalanmalar fiyat mekanizması ile dengeye gelmektedir. Klasikçiler birçok analiz ve varsayım yaptıktan sonra, ekonomiye devlet müdahalesine karşı çıktılar. Kamu harcamaları minimum düzeyde olmalı, bütçenin denk olması gerektiğini savundular.

Okumaya devam et “Piyasaya Müdahalede Devlet Başarısızlığı”