Basel Kriterleri ve Türk Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Sorunları Üzerine İnceleme

1973 yılında Bretton Woods Sisteminin çökmesiyle beraber sabit kur sisteminin bırakılmasına paralel olarak 1974 yılında yaşanan petrol krizi sonrası bankacılık sektöründe ve döviz piyasalarında sorunlar meydana geldi. Finansal piyasalarda ortaya çıkan bu sorunlara ortak bir çözüm bulmak amacıyla dünyada bankacılık sektörü ile ilgili düzenleyici ve denetleyici standartlar oluşturmak için Basel Komitesi 1974 yılında çalışmalarına başlamıştır(Parasız, 2018). Basel 1974’te G-10 ülkelerinin merkez bankaları tarafından kurulmuştur. İlk toplantısını 1975 yılında yapmalarının ardından her yıl üç veya dört kez toplanmaya başlamıştırlar. ABD, İngiltere, Japonya, İspanya, Almanya, Fransa, Kanada, İtalya, İsveç, Hollanda, İsviçre ve Lüksemburg merkez bankaları başkanları tarafından kurulmuştur. Basel Kriterlerinin amacı bankaların risklerini düşürmek için tavsiye niteliğindestandartlar getirerek, tüketicilerin korunmasını sağlamakve uluslararası denetim sistemindeki boşlukları doldurmak olduğu söylenebilir (Karaarslan, 2015)

Basel Komitesi, fiilen kanun ve kural koyma yetkisine sahip olmamasına rağmen, bankacılık sektörü düzenleme ile ilgili tasarı ve teklifler üreterek bunları tartışmaya açma şansına sahiptir.

Basel I

Basel I olarak adlandırılan Sermaye Yeterliliği Uzlaşısı 1988 yılında bu komite tarafından yayımlanmıştır. Bu uzlaşının başat amacı bankacılık denetiminin kalitesini geliştirmek, bankacılık sektörünü daha dirençli hale getirmektir. Bu doğrultuda asgari sermaye gereksinimleri dünya çapında farklı ülkelerde uygulanan sistemleri tekleştirip standartlaştırmıştır. Bu uzlaşı bankalara kredi verirken belirli standart kriterlere uygun davranmalarını ve üzerlerinde bulundurdukları risk üstlenme katsayılarının belirli bir değerin üzerinde olmamasını önermiştir. Basel I’e göre Sermaye/Risk Ağırlıklı Aktifler oranı %8’in üzerinde olmamalıdır. Bu, kredi veren kuruluşun en fazla sermayesinin 12,5 katı kadar risk alabilmesi anlamına gelir. Bu uygulama doğrultusunda üzerlerinde biriken riskleri artırmak için kredi veren bir kuruluşun sermaye artırımına gitmesi gerekmektedir. Başlangıçta sadece kredi riski üzerinde duran uzlaşıya 1996 yılında piyasa riski hesaplamaları da dahil edilmiştir. 

Basel I uzlaşısına yönelik en büyük eleştiriler risk ölçüm yöntemlerine yöneliktir. Basel I farklı şartlar içerisinde olan ve farklı özelliklere sahip tüm bankalara, tek ölçüye bağlı risk hesaplaması yapması zaman içerisinde yetersiz kalmıştır. Bununla birlikte Basel I, zamanla önemi artacak olan operasyonel risk, faiz oranı riski, likidite riski gibi riskleri göz önünde bulundurmamaktadır. Bunun yanında Basel I’in belirlediği kredilerin risk ağırlıkları krediyi kullanan müşterinin OECD üyesi olup olmamalarına göre belirlenmiştir. Bu belirleme, riski gerçekçi bir şekilde ölçmede yetersiz kalmakla birlikte, adil olmayan, eşitsiz bir rekabet ortamı yaratmış ve uluslararası bir standardın yakalanmasını engellemiştir. Aynı zamanda Basel I kredilendirme açısından geleneksel bir yaklaşım benimsemiş, bunun sonucunda kredilendirme kişisel görüşlere dayalı kalmış ve riske göre farklılaştırma sağlanamamıştır.

Bütün bu eksikler Basel I kriterlerinin değişmesini zorunlu kılmış ve bu kriterler yerini Basel II kriterlerine bırakmıştır. İlk olarak 2004 yılında yayımlanan ve 2005 yılında alım satım faaliyetleri ve çifte temerrüt etkilerine ilişkin konularla güncellenen Basel II kriterleri, 2006 yılında kapsamlı haliyle yayımlanmıştır. 

Basel II

Basel II genel haliyle üç yapısal bloğun üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi Asgari Sermaye Gereksinimi, ikincisi Denetim Yapısını Gözden Geçirme, üçüncüsü de Piyasa Disiplinidir.

Asgari Sermaye Gereksinimi

Birinci yapısal blok olan asgari sermaye gereksiniminde yapılan yenilikler Basel II kriterlerinin getirdiği en önemli yeniliklerdir. Tüm bankaların aynı tip sermaye yeterlilik oranı uygulanması kaldırılmıştır, farklı bankalara farklı tip risk hesaplamaları alternatifleri getirilmiştir. Bankaların içsel risk ölçüm yöntemleri kullanmaları özendirilmiştir. Her farklı risk grubu farklı şekilde hesaplanmaya başlanmış, piyasa riski açısından önemli yenilikler olmasa da kredi riski hesaplaması tamamen değişmiştir. Tüm risk sınıfları için kredi türü bazında risk ağırlığı belirlenmesi yerine kredi kullanacak olanların risk sınıfları için müşterinin kredi değerliğini belirten derecelendirme notları aracılığıyla belirlenmeye başlanmıştır. (Erdoğan, 2014) Basel II kriterlerinin esası müşterinin içerisinde olduğu özel duruma göre farklı kredilendirmenin uygulanabilmesidir.

Basel I kredilendirme yaparken sadece öz kaynak, kredi riski ve piyasa riskine bakarken Basel II kriterleri bu üçünün yanına operasyonel riski de eklemiş, operasyonel risk bir risk unsuru olarak sayılmaya başlanmıştır. Operasyonal risk bir bankanın yetersiz denetim, personel hataları ve kalifikasyon eksiklikleri, altyapı ve teknoloji eksiklikleri veya doğal afetler benzeri harici olaylar sonucunda zararla karşılaşma riskidir. 

Basel II risk hesaplamalarında bankalara farklı alternatifler sunmuştur. Bu alternatifler temel, orta ve gelişmiş yöntemler şekilde ayrılmış, orta ve gelişmiş yöntemlerin kullanılması için bazı sıkı kriterler getirilmiştir ve bankalar bu yöntemleri kullanmaları için özendirilmiştir. Bu kriterleri uygulama yeterlilikleri olan bankalar sermaye avantajı yakalamaktadırlar. Basel II’yegöre bu kriterleri sağlamayan bankalar kredi riski hesaplamalarında standart yaklaşımı uygulamakta, bu yaklaşıma göre bağımsız derecelendirme kuruluşları tarafından devletlere, kamu kuruluşlarına, bankalara veya kurumsal firmalara verilen derecelere göre risk hesaplaması yapılmaktadır. Bu yöntemle daha önceden geçerli olan OECD ülkesi olmalarına göre risk hesaplama sona ermiş, risk hesaplamaları kredi kullanacak olan müşterilere göre ayrı ayrı hesaplanmaktadır. Aynı zamanda düşük risk dereceli firmalar daha düşük maliyetli ve daha kolay fon bulabilmeleri sayesinde avantaj sağlamışlardır. Bu etkiyle Basel II firmaları iyileşmeleri yönünde teşvik etmiştir.

Basel III

2007 yılında başlayan 2008 Eylül’ünde Lehman Brothers’ın batmasıyla pik noktasına ulaşan 2008 finansal krizi bankacılık ve finans sektörünün yeterince denetlenip denetlenmediği sorularıyla birlikte Basel II kriterlerinin yeterli olup olmadığı tartışmalarını gündeme getirdi. Basel III kriterleri, bu tartışmaların üzerine doğmuştur. 

Basel III, Basel II gibi bir önceki kriterlere köklü değişiklikler getirmek yerine, daha çok Basel II kriterlerine ek, destekleyici ek paket şeklindedir. Bu kriterlerle finans sektörünün ve bankaların hem sermaye kalitesi hem de sermaye miktarının yükselmesi, sermaye tamponunun güçlenmesi, risk bazlı olmayan kaldıraç oranı düzenlemesiyle Basel II kriterlerinin desteklenmesi, likidite yeterliliğinin düzenlenmesi ve bankaların stres dayanıklılığının artırılması hedeflenmiştir. Basel III kriterleri için yürürlüğe giriş tarihi 2013 olarak belirlenirken 6 yılık bir geçiş periyodu öngörülmüştür.

Basel III kriterleriyle birlikte sermaye tanımında değişiklikler olmuştur. Toplam sermayenin içerisindeki zarar karşılama potansiyeli yüksek olan unsurlar çekirdek sermaye olarak adlandırılmıştır. Bunun yanında bankacılık sektörünün krizlere karşı dayanıklılığını artırmak amacıyla mevcut sermaye yeterliliğinin ötesinde sermaye tamponu uygulaması başlatılmıştır. Sermaye oranlarını destekleyici nitelikte olan şeffaf, basit, anlaşılır ve risk bazlı olmayan kaldıraç önem kazanmıştır(Erdoğan, 2014).

Basel III kriterleri Basel II kriterlerinin eksiklerinden olan likidite yeterliliğini de düzenlemiştir. Bu düzenlemeyle ortaya Likidite Karşılama Oranı ve Net İstikrarlı Fonlama Oranı adında iki oran çıkmıştır. Likidite karşılama oranına göre bir bankanın likit varlıklarının bir bankanın 30 gün içerisindeki net nakit çıkışına oranının 1’den küçük olmaması gerekmektedir. Net istikrarlı fonlama oranına göre ise bir bankanın istikrarlı fonlama tutarının, ihtiyaç duyulan net istikrarlı fonlama tutarına oranının 1’den büyük olması gerekmektedir. Bu düzenlemeler, en başta kriz ve stres dönemlerinde, bankaların likidite sıkışıklıklarına girmelerini engellemeyi, likidite riskini düşürmeyi hedeflemektedir.

Dönemsellikleri göz önünde bulundurmadığı şeklinde eleştirilen Basel II’ye ek olarak Basel III ekonomik konjonktürü daha fazla dikkate almıştır.

Bununla birlikte Basel III kriterleri bazı endişeleri de birlikte getirmiştir. Bunlardan birincisi Basel III’deöngörülen denetimlerin sıkı uygulandığı yerlerden, gevşek uygulandığı yerlere doğru bir geçişin başlamasıdır. Buna denetim arbitrajı denmektedir.

İkincisi, Basel III kriterlerinin hükümlerinin uygulanması için uzun bir yol haritası çizilmiştir. Bu uzun yol haritasıkriterlerin uygulanmasının maliyetlerini azaltsa da uygulamadan elde edilecek sonuçların istenen düzeyde olmaması sonucunu verebilir. 

Basel III hükümleri bankaların sermaye yoğun işlemlerden uzaklaşıp daha az sermaye gerektiren faaliyetlere yönelmeleri sonucunu doğurabilir. 

Basel III kriterlerinin en çok eleştiri aldığı konulardan biri de risk ağırlığı hesaplamalarıdır. Basel III kriterleri kimilerine göre Basel II kriterlerinin en büyük eksiği olan risk ağırlandırmalarındaki hatalara yönelik yenilikler getirmemiş olması sebebiyle bankacı ve finans uzmanları tarafından eleştirilmiştir.

Son olarak Basel III, bankaların düşük risk ağırlıklı kamu borçlanma enstrümanlarına fazla kaymasıyla banka portföylerinin yüksek ülke riskleri barındırması sonucunu yaratabileceği şeklinde eleştirilerine maruz kalmıştır. Bunun bir sonucu olarak da görece düşük dereceli firmaların finansman zorlukları yaşaması olasıdır.

Basel IV

Basel komitesinin standart olarak yayınlanan ancak henüz yürürlüğe girmeyen veya henüz tamamlanmamış olan yaklaşık on adet çalışması vardır. Bu çalışmalar Basel IV olarak adlandırılmaktadır. Basel IV, Basel III gibi, Basel II ve Basel III kriterlerini kaldırmayı hedeflememektedir. Bunun yerine onların eksiklerini doldurmak üzerine yoğunlaşmaktadır.

Basel III sermayenin kalitesi ve miktarı, likidite oranı, kaldıraç üzerine kurulmuşken Basel IV finansal piyasa risklerinin yönetilmesinde yenilikler getirmektedir. 

Basel IV fazla karmaşıklaşan sermaye yeterlilik rasyosunu tekrardan sadeleştirmek ve güvenilir kılmaya çalışmaktadır. Bu hedefle kredi ve piyasa riski hesaplamalarında standart ve içsel hesaplama yöntemlerini yakınlaştırmayı, ve hatta operasyonel risk hesaplamalarında ileri hesaplama yöntemlerini devre dışı bırakmayı önüne koymaktadır. Yine bu hedefle kredi derecelendirme kuruluşlarının devre dışı bırakılması üzerine tartışılmış, ancak sonradan doğru olanın derecelendirmek kuruluşlarının notlarının kullanılıp kullanılmayacağı kararının yerel yetkililere bırakılması olduğu üzerine anlaşılmıştır. 

Türk Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Sorunları

Türk bankacılık sektöründe Basel kriterlerine yönelik yapılan ilk düzenleme 26 Ekim 1989 tarih ve 20234 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan, 3182 sayılı Bankalar Kanunu’na ilişkin 6 sayılı tebliğdir. Basel I kriterlerine uyum aşamalı şekilde gerçekleşmiştir. Sermaye yeterlilik oranı 1989 için %5, 90 için %6, 91 için %7 ve 92 için %8 olarak belirlenmiştir.

18 Haziran 1999 tarihinde yayımlanan 4389 sayılı Bakanlar Kanunuyla BDDK kurulmuş, bankacılık sektörü uluslararası standartlar ile uyumlu hale getirmek için adım atılmış, bankaların iç denetim mekanizmalarına sahip olması zorunlu tutulmuştur. 10 Şubat 2001 tarihli yönetmelikle birlikte piyasa riski de sermaye yeterlilik hesaplamalarına dahil edilmiştir.

Basel I kriterlerinin barındırdığı sorunlar Türkiye’yi de etkilemiştir. Farklı faaliyet kollarında faaliyet gösteren bankalarda aynı sermaye yeterliliğinin aranması ve genel olarak Basel I’in sıkıntısı olan risk hesaplamalarındaki isabetsizlik Türkiye’de de sorunlar yaratmıştır. Özellikle risk hesaplamalarının isabetsizliği sonucu bankaların sermaye oranlarına göre riskli yatırımlara girişmesine rağmen risklerini düşük gösterebilmeleri Türkiye’de yaşanan bankacılık krizinde etkili olmuştur.

Türkiye’nin Basel II’ye uygun düzenlemeleri doğrudan Basel II kriterlerinden gelmemiş, onun yerine Avrupa Birliği’nin (EU) Basel II kriterlerini temel alan 2006/48/EC ile 2006/49/EC sayılı sermaye gereksinimleri direktiflerine göre oluşturulmuştur. Basel II kriterlerine geçiş de tıpkı Basel I’e geçişte olduğu gibi sürece yayılmıştır. Bu süreci yönetmek üzere BDDK tarafından Basel II Yönlendirme Komitesi kurulmuştur. 2002 yılında geçiş hazırlıkları başlanan Basel II kriterleri, 2013’e gelindiğinde tam olarak uygulanır hale gelmiştir.

2008 finansal krizi ve sonuçları üzerine doğan Basel III kriterlerinin bir kısmı BDDK tarafından kriz öncesi uygulamaya konan proaktif önlemlerle örtüşmektedir. Özellikle BDDK’nın, Basel II’de İkinci Yapısal Blok’ta yer alan ve ölçümlerine ilişkin bir standart belirlenmemiş olan likidite riskine ilişkin çıkarttığı yönetmelikler Türkiye’nin bankacılık sektörünün 2008 finansal krizinden önemli bir likidite sıkışıklığı yaşamadan çıkmasını sağlamıştır. Daha önce %8 olan sermaye rasyosu hedefinin kriz öncesinde %12’ye çıkarılmasıbankaların yine kriz döneminde sermaye sıkıntısı yaşanmamasını sağlamıştır. Türkiye, 2008 finansal krizi döneminde bankacılık sektörünün devlet desteğine ihtiyaç duymamış tek OECD ülkesidir.

Kaynakça

Erdoğan, A. (2014, Haziran). Basel Kriterlerinin Bankacılık Sektörüne Etkilsi ve Türkiye’de Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Süreci. Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 141-182.

İncekara, A. (2020) Bankacılık ve Finansal Kurumlar. İstanbul. İktisadi Araştırmalar Vakfı

Karaarslan, E. (2015). BASEL KRİTERLERİ VE BASEL III’ÜN TÜRK BANKACILIK SİSTEMİNE MUHTEMEL ETKİLERİ. Trabzon. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi

Mishkin, F.(2007). Para, Bankacılık ve Finansal Piyasalar İktisadı. Pearson Education Yayınları

Parasız, İ. (2018). Para Banka ve Finansal Piyasalar.Bursa: Ezgi Kitabevi

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ

İletişim Başkanlığı'ndan 9 Mayıs KOVİD-19 tablosu

2019’un son günlerinde Çin’in sınai bölgesi Wuhan’da ortaya çıkan Covid-19 adlı virüsün neden olduğu salgın, çok kısa bir süre içerisinde tüm tedbirlere rağmen küresel bir nitelik kazanmış ve günümüzde 188 ülkeyi etkileyen bir pandemi haline gelmiştir. Halen (15 Haziran 2020) tüm dünyada vaka sayısı 7 milyonu, yaşamını kaybedenlerin sayısı da 400 bini geçmiş durumdadır.

Salgının sağlık sistemi üzerindeki tüm dünyada meydana getirdiği kaosu azaltmak, hayatları korumak ve enfeksiyon eğrisini yavaşlatmak için, hükümetler acil tedbirleri devreye almışlardır: Sosyal uzaklaşma, karantina, sokağa çıkma yasakları, mal ve insan hareketliliklerinin geniş ölçüde kısıtlanması, vb. Peki alınan önlemler pandemi sürecinde neleri beraberinde getirdi? Gelin, birlikte bu konuyu biraz açmaya çalışalım.

Korona virüs eşitsizliği, eşitsizlik ise salgını derinleştiriyor.

  • Ekonomi bize ne söylüyor?

Pandemi nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasakları ve işyerlerinin kapatılması, gelir ve iş kaybını, sonuçta da işsizliği ve yoksulluğu artırmaktadır. Düşük eğitim ve gelir düzeyine sahip olanların işten çıkarılma olasılıkları yüksektir. Türkiye’de yapılan bir çalışmada; COVID-19 Salgınının özellikle düşük gelirli, lise ve altı eğitim seviyesine sahip ve kayıt dışı çalışan kesimleri etkileyeceği bildirilmiştir.[1]Düşük eğitimli ve düşük sosyoekonomik düzeydeki kişilerin evde çalışmaları güç ve yaşamlarını sürdürebilmek için güvencesiz işlerde ve hizmet sektöründe çalışma olasılığı fazladır. Yapılan bir çalışmaya göre, Türkiye’de istihdamın %24’ü evden çalışmaya elverişli işlerde çalışıyor, fakat geride kalan %76 işe gitmek zorunda. Bu kesim salgının yayılması yüzünden hem sağlığından, hem de işinden olma riskiyle karşı karşıyadır [2]. Gene aynı çalışmaya göre, dört yıllık üniversite mezunu ve üstü eğitim düzeyine sahip çalışanlar işlerinin ortalama %50’sini evden yürütebilirken, bu oran daha düşük eğitimli işgücünde %17’ye düşmektedir[3]. Bireylerin tasarruf ve ekonomik birikime verdiği önemin ise arttığını gözlemlemek pek zor olmasa gerek.

  • Sosyal devlet anlayışının sürece etkisi

Ülkelerin kendi başlarına yürüttükleri önlem ve paketlere ilave olarak, ülkeler üstü birlikler de bünyelerinde bulunan ülkelere yönelik şemsiye eylemler planlamaktadır. Devletin bireylere sigorta, kredi yardımı yapması, işçilerin sigortalarının devlet tarafından karşılanması, devletin gelir seviyesi düşük olan ailelere yardım paketleri oluşturması bu alt başlık için uygun örneklendirmeler olacaktır.

  • Sağlık sektöründe neler oldu?

Yetersiz su kaynakları nedeniyle su sıkıntısı yaşayan yoksul ülkelerde kişisel hijyen önlemlerinin alınması güç. Başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) olmak üzere uzmanlar, korona virüsten korunmak için ellerin sabunla sıklıkla yıkanması gerektiği uyarısında bulunuyor. Fakat yıllardır savaş bölgesinde kıtlık yaşayan Yemenliler için sabunla el yıkamak erişilmesi güç bir lüks haline gelmiştir.[4] Kitle iletişim araçlarından yayımlanan evde kalın ve spor yapalım temalı programlar, büyük şirketlerin home-office uygulamaları ile önce bireyin sağlığı sonra gelir anlayışları, mesai saatlerinin asgari düzeye dönüştürülmesi, toplu taşıma araçlarının fiziki mesafe kurallarına uygun olarak kullanılmasına yönelik düzenlenen yasaların ortaya çıkışı, yiyecek yerlerinin masalarında bulunan kullanıma açık ürünlerin tek kullanımlık hale dönüşümü (tuz, şeker vs.) ve tatil yerlerinde ikamet ile ilgili yeni düzenlemeler getirilmesi kamunun ve bireyin sağlının korunması ile ilgili düzenlemelerden sadece birkaçı. Kişisel bakım ve koruyucu ürünlerinin yaygın kullanılması (maske, dezenfektan, kolonya, solunum cihazı vs.), sağlık sektöründe gelişmeler yaşanması, büyük çaplı hastanelerin kurulumu (şehir hastaneleri vb.) yine sağlığın hayatımızda her şeyden önemli bir yerde bulunması gerektiğini anlatıyor. Evde kalma sürecine bağlı olarak psikolojik hastalıkların yaygınlaşmasına duyulan endişe ile iletişim araçları vasıtasıyla ruhsal sağlık programlarının artışı ile aşı çalışmalarına olan yatırımın artması ise diğer sağlık ile ilgili değişimlerdendir.

  • Eğitimdeki değişimler

Okulların kapatılmasıyla başlanan online eğitim ise internet bağlantısı ve bilgisayar/televizyon bulanmayan evlerde yaşayan çocukların eğitim almalarını engellemekte, bu da eşitsizliği artıran bir işlev görmektedir (dijital eşitsizlik). Öğrenci Veli Derneği’nin velilerle yaptığı uzaktan eğitim uygulaması anketini yanıtlayan velilerin çocuklarının %13’ü uzaktan eğitim uygulamasına katılmıyor ya da katılamıyor. Velilerin %69,2’si EBA canlı ders uygulamasını verimsiz buluyor[5]. Öte taraftan online eğitimlere teşvik amaçlı sertifikalı programlarda görülen artışlar da gözümüze çarpmaktadır.

  • Demokrasi, saydamlık, katılımcılık

Toplumların devletlerin tutumlarına verdikleri reaksiyonlar da ülkelerin yönetim yapılarına, tarihsel birikimlerine, dayanıklılık kapasitelerine ve devlete yükledikleri anlamlara göre değişiklik sergilemiştir. Şehirlerin karantina altına alınması ve sokağa çıkma yasağı Çin’de hızla kabullenilirken, ABD’de çok daha az sınırlama getirilmiş olmasına rağmen kısa sürede durumu protesto eden gruplar ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, genelde güvenlik-özgürlük ikileminde daima bir bocalama yaşayan vatandaşların, bu kez güvenlikleri (bu olay özelinde sağlıklı kalma arzuları) için özgürlüklerinden taviz vermede tereddüt etmedikleri gözlenmiştir.

  • Dayanışma nelerin üstesinden geldi?

Devletlerin birbirlerine tıbbi malzeme, ilaç, gıda ve ihtiyaç duyulan diğer mal ve gereçleri tedarik etmesi, fon sağlayıcı küresel nitelikli kuruluşların oluşan ekonomik daralmayı hafifletmek üzere süratle pozisyon belirlemesi küresel işbirliğinin ilk adımları olarak değerlendirilmelidir. Dünya genelinde özellikle gıda, lojistik, sağlık ve bakım sektörlerinde çalışanların ne kadar kritik bir konumda oldukları daha iyi anlaşılmıştır. İşten çıkarma yasağı, kira ödemelerinde kiracıya gayrimenkul sahipleri tarafından tanınan ayrıcalıklar dayanışma içerisinde olduğumuzun göstergeleri adeta. Özellikle ramazan ayında büyük marketlerde gördüğümüz yiyecek yardımı kartları dikkate değer bir simge niteliğinde. Sevdiklerimizle yüz yüze görüşemesek de canlı yayınlar, toplantılar ya da görüntülü konuşma uygulamaları aracılığıyla birbirimiz için ne kadar değerli olduğumuzu anladığımız pandemi sürecinde bazı marketlerde ihtiyacının fazlasını bırak, ihtiyacın olanı al sepetlerinin ücretsiz olarak hizmete sunulması ve fırınlarda askıda ekmek uygulamaları da bu örneklere dahil edilebilir. Dini ve sosyal ritüellerin yaşanamamasından kaynaklanan farkındalığın yükselişi de altı çizilmesi gereken noktalardan birisi bana göre.

  • Ekolojik toplum, yerelleştirilmiş gıda sistemleri

Toplumda gıdanın temel ihtiyaç olduğunun anlaşılmasıyla gıda raflarının pandemi kaynaklı panik ile boşalması, tencere yemeklerine geri dönüş sürecini başlattı.(Bir anlamda gelecekten geçmişe anlayışının pratiğe dökülmüş bir hali gibi gözüküyor.) Doğal yiyeceklerin bağışıklığı arttırmasına yönelik bilinçlenmeye bağlı olarak kullanımın artması, genetiği değiştirilmemiş tarımsal ürünlerin önem kazanması ve buna bağlı olarak tohum bankacılığının geliştirilmesi, tarım ve değerli madenler gibi doğal kaynakların ülkeler için değer kazanması ise ekolojinin ve doğal olan her şeyin kıymetli olduğu bilincine ermemiz için önümüze çıkan fırsatlar olsa gerek.

  • Sürdürülebilirlik hassasiyetiyemiz ne kadar yüksek?

İş modellerinin artık sadece finansal riskleri değil, çevresel ve sosyal riskleri de gözetmesi beklenmektedir. İkim değişikliği kaynaklı çevresel etkiler arttıkça, iklim senaryolarını risk yönetimi süreçlerine entegre etmeyen şirketlerin orta ve uzun vadede sürdürülebilirlik ve rekabet sorunları yaşamaları kaçınılmazdır.

  • İnovasyonun gücü

Sürecin sonunda dijital iş modellerinin ve otomasyonun artık sanayi kuruluşlarının hedeflerinde değil, zorunlulukları arasında yer alacağı beklenmektedir.

  • Yaşam tarzı değişir mi?

Bazen de işlerimizin yoğunluğu arasında sıkışmış hissederiz, bir türlü kendimize ayıramadığımız günleri sokağa çıkma yasağı ile hayatımıza katmamız… Maskelerin aksesuar olarak hayatımıza girmesi, moda anlayışının sağlık sektörüyle birliktelik içerisinde olması, insanların dinlenme ve eğlence anlayışındaki köklü değişimler bize alışkanlıklar da alışılmışın dışına izinsiz çıkabilir mi sorusunu sordurtan cinsten.

  • Ayrı(m)calıklar silsilesi içerisinde birey

Etnik faaliyetlerin öne çıkışı dikkat çeken bir husus. (covid- 19’un sorumlusu olarak Çin’in görülmesi, Donald Trump’ın konuşmalarında virüsten “Chinese virus” olarak bahsetmesi)

DEĞERLENDİRME

Covid-19 olaylara farklı açılardan bakmamızı öğreten bir salgın olarak karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda ele almaya çalıştığım alt başlıklar ile pandemi sürecini özümserken bazı kaynaklara ve sosyolojiden bize miras kalan düşüncelerden faydalanmaya çalıştık. Özellikle ekonomi alanındaki değişimler ve dayanışma, sosyal devlet anlayışı kısımlarını anlamaya çalışırken Marksist açıdan yararlandık[6].Yaşam tarzının ve ayrımcılık / ayrıcalıkların tezahürleri noktasında Weber’in fikirleri yolumuza ışık tuttu.[7] Bourdieu sosyolojisinin sermaye türlerinin ise bilhassa eğitim alanındaki iyileştirmelerin hayatımıza etkisinin sorgulanmasındaki etkisini yadsıyamayız.[8] Geleceğe dair beklentiler ve öngörüler noktasında ele aldığımız ana meselelerden biri de toplum içerisindeki yatay ve dikey hareketliliklerdir.[9]

KAYNAKÇA


[1] U. Aytun, C. Özgüzel. Koronavirüs salgını eşitsizlikleri artırabilir. Sarkaç (30 Nisan 2020). https://sarkac.org/2020/04/koronavirus-salgini-esitsizlikleri-arttirabilir/

[2] Coronavirüs anketine katılanların yarısı “gelirim azaldı” dedi. Artı Gerçek (25 Mayııs 2020). https://artigercek.com/haberler/coronavirus-anketine-katilanlarin-yarisi-gelirim-azaldi-dedi

[3] Türkiyede kimlerin evden çalışması mümkün? Birgün Gazetesi (16 Nisan 2020). https:// http://www.birgun.net/haber/turkiye-de-kimlerin-evden-calismasi-mumkun-296722

[4] Sınır Tanımayan Doktorlar: Yemenlilerin yeterince içme suyu bile yok, ellerini nasıl yıkayacaklar? https://tr.euronews.com/2020/03/26/s-n-r-tan-mayan-doktorlar-yemenlilerinyeterince-icme-suyu-bile-yok-ellerini-nas-l-y-kayac

[5] F. Atalay. Sanal derse ilgi yok. Cumhuriyet (10 Haziran 2020). https://www.cumhuriyet.com. tr/haber/sanal-derse-ilgi-yık-1744112

[6] Marx üretimdeki mülkiyet ilişkilerine göre şekillenen iktisat temelli bir sınıf açıklaması yapar. Ona göre modern burjuva toplumunda temelde iki temel sınıf mevcuttur: Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran burjuvazi ve emeğini satarak geçinen mülksüz proleterya. Bu iki temel sınıf arasında lümpen proleterya ve küçük burjuvazi bulunmaktadır. Ancak bu iki sınıfın ve arkaik bir zümre olan köylülüğün zamanla ortadan kalkacağını ve nihayetinde iki sınıf arasında bir kutuplaşmanın gerçekleşeceğini ileri sürer (Marx & Engels, 1976, p. 509).

[7] Weber sosyal tabakalaşmayı sınıf, statü ve siyasi gücün üçlü yapısında açıklar. Ona göre ekonomik düzen içerisinde sınıfların bir konumu mevcuttur; ancak sosyal düzen içerisinde de aynı rolü statü grupları oynar (Weber, 1978, s. 926–927).

[8] Bourdieu toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı açıklayabilmek için farklı alanlar belirler. Bu alanlar mevkiler arası ilişkilerden oluşur ve güce göre şekillenir. Bu gücün dağılımı da sermayelerin dağılımına göre değişir. Sermayeler ekonomik, toplumsal, kültürel, simgesel olmak üzere dört farklı başlıkta ele alınırlar. Ekonomik sermaye, ekonomik kaynaklar anlamına gelir. Toplumsal sermaye, toplum içerisindeki ilişkiler bütününü yansıtır. Kültürel sermaye ise eğitim yoluyla öğrenilmiş tüm kabulleri, davranış kalıplarını, kısacası toplumun özünü içerir. Simgesel sermaye; içerisinde her sermaye türünün izlerinin görülebileceği, sahip olunan simgesel değerler bütünüdür. Tüm bu dinamikler aracılığıyla şekillenen sistemin yeniden üretimini sağlayan dinamik ise habitustur.

[9] Yatay hareketlilik nüfusun, coğrafi olarak yer değiştirmesi ya da aynı tabaka içinde iş değişiklikleridir. Dikey hareketlilik ise tabakalar arası iniş ve çıkışlardır.

İstanbul’un Finans Merkezi Olabilitesi Üzerine Bir Tartışma

Özet:

Finans merkezleri; dünya ekonomilerinde öncü isimlerin bir arada olduğu yerlerdir. Bu çalışmada İstanbul’a kurulması hedeflenen finans merkezinin global merkezlerle rekabet edip edemeyeceği, avantajları dezavantajları, diğer finans merkezlerinin faaliyetleri ile geçmişlerinden hareket edilerek ve İstanbul’un finans tarihide göz önüne alınarak İstanbul Finans Merkezinin başarılı olup olamayacağı tartışılacaktır.

                      Finans Merkezi Kavramı, Tarihçesi ve Gelişimi

Finans merkezi, çok çeşitli finansal işlemlerin yapıldığı ve finansal kurumların kümelendiği yer olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası Finans Merkezi (UFM) ise farklı ve çeşitli uluslararası finans kurumlarının ve işlemlerin merkezileştiği kentlerdir1. Sümer, Babil ve Asurluların ticareti hukuki bir zemine dayandırmaları, hatta faizli borç ilişkilerinin gelişmesinden hareketle prefinans merkezleri olarak nitelendirebiliriz2. Bu ticari ilişkilerin yüzyıllar boyunca gelişmesi bu bağlamda yaşanan konjonktürel değişimlerin sonucu 13. Yüzyıl’da Floransalı tüccarların girişimleriyle ilk bankaların kurulmasıyla bankacılık faaliyetleri başlamıştır. 1609 yılında Amsterdam’da kurulan Amsterdam Bank Güney Hollandalı mudilerin kaynaklarını buraya aktarmasıyla ciddi miktarda finansman elde etmiş, Avrupa’nın güçlü bankalarından bir olmuştur3. Yaşanan savaşlar, sanayileşmeler, ticaret, ulaşım, üretim teknikleri, bankacılık sektörlerinde yaşanan gelişmeler ve yenilikler paranın globalleşmesine yol açmış bu bağlamda bu yeniliği yakalayan şehirler (Londra, Amsterdam, New York, Paris gibi) ilerleyen yıllarda sosyal sermaye stoklarını geliştirmiş, kurdukları sistemle finans sektöründe öncü yerler olmuşlardır.

Osmanlıdan Cumhuriyete İstanbul’un Finans Tarihi

İstanbul’da kredi ve faiz kurumlarını Yahudilerin İspanya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınmasına kadar götürebiliriz. Çünkü Yahudiler İspanya’da önemli ticaretlerle uğraşan, finansal merkezlerde söz sahibiydiler ve para operasyonlarının başındaydılar. Sonuçta Hristiyanlıkta ve İslamiyet’te faiz kesin bir şekilde yasaklanmışken Yahudilikte ise bir Yahudi’ye faizle para verilmemesi koşuluyla diğer insanlara rahatlıkla faizle para verilebilirdi.

Yahudilerin İstanbul’a gelmesiyle beraber para ve kredi işleri daha sistematikleşmiş ve yaygınlaşmıştır. Yanlarına çırak olarak aldıkları Ermeni ve Rum çocuklar, kendilerini geliştirip işleri ve sistemi öğrenip kendi işletmelerini açmaya başlamasıyla Rumlar ve Ermeniler de para ve kredi sektörüne girmeye ve güçlerini arttırmaya başlamıştır.

Galata Bankerleri adı verilen oluşum ile Osmanlı Devleti uluslararası finans kuruluşlarından kolayca finansman sağlamış, ihtiyacı olduğu zamanda bu bankerlerden borçlanmıştır. Osmanlı’nın ilk bankası olan Bank-ı Der Saadet’in kurulması için gerekli paranın önemli kısmını yurtdışından temin eden ve yine ciddi meblağlar yatıran da bu bankerlerdi. Banka kurulduktan bir süre sonra uluslararası piyasalardaki güvenini kaybedip iflas etmiştir. Bununla birlikte Galata Bankerleri de artık eski gücünü kaybetmeye başlayıp, 1. Dünya savaşıyla beraber birçoğu Avrupa ve Amerika’ya göç etmiş olup kalanlarda, cumhuriyetin kurulmasıyla kenara çekilmiştir.

Uluslararası Finans Merkezlerinde Olması Gereken Özellikler 4

  • Siyasi İstikrar
  • Finansal inovasyon ve rekabetçi finansal aracı kuruluşlar
  • İyi kurulmuş borsa, gelişmiş döviz piyasaları ve takasa sistemi
  • Bankacılığa yönelik esnek düzenlemeler, ekonomik açıdan güçlü ve saygın bankalar
  • Yabancı bankaların piyasaya kolay girmesine izin veren düzenleyici çerçeve
  • Serbest sermaye hareketleri
  • Yaygın olarak erişilebilir ve düşük maliyetli bilişim ve telekomünikasyon hizmetleri
  • Yerel ve uluslararası piyasalara kolay erişilebilirlik
  • Finansal ve ilgili profesyonel hizmetlere kolay erişilebilirlik
  • Nitelikli insan gücü
  • Güçlü ve istikrarlı döviz kurları
  • Siyasi bağımsızlık
  • Güçlü, istikrarlı ve etkili düzenleyici ve denetleyici çerçeve
  • Başta anlaşmazlıkların çözümü olmak üzere güçlü hukuki sistem
  • Esnek vergi sistemi
  • Yüksek yaşam kalitesi

İstanbul Finans Merkezinin Uluslararası Olabilme Durumu

  • Siyasi İstikrar bağlamında 18 yıllık AKP hükümeti görev başında her seçimden yüksek oyla birinci çıkıyorlar bu bağlamda siyasi istikrar yönünden olumludur
  • Finansal İnovasyon ve rekabetçi finansal aracı kuruluşlar hususunda maalesef tam gelişmiş olduğumuz söylenemez. Günden güne bu alanda ilerlemeye gayret gösteriyor olmamıza rağmen uluslararası standarda eriştiğimiz söylenemez
  • İyi kurulmuş borsamız olmasına rağmen insanlarımızın borsa ve finansal okuryazarlığı gelişmediğinden işlem kapasitesi diğer borsalarla kıyaslama yapılınca çok ufak kalıyor ayrıca manipülasyona çok açık bir borsamız var. Döviz piyasalarımız çok kırılgan maalesef bu alanda çok iyi değiliz. Bu durumu olumlu hale dönüştürmenin en önemli yolu yabancı yatırımcıyı ülkeye getirmek ve liranın faiz oranını arttırıp lirayı daha cazip hale getirebiliriz.
  • AKP hükümetinin yaptığı en önemli düzenlemelerden biri bankacılık reformudur. AKP öncesi hükümetlerle kıyaslandığında bankalarımız daha saygın, uluslararası alanda saygın ve prestijli bankalarımız her geçen gün başarılı adımlarla yükselmektedir.
  • Ülkemiz Serbest Piyasa Hareketlerinde de ılımlı bir ülkedir. İsteyen istediği zaman girip çıkabiliyor.
  • Yabancı bankaların piyasaya kolay girmesine izin veren düzenleyici çerçeve bağlamında da bir sorun yok. Ülkemiz yatırım yapmak isteyen tüm yabancı yatırımcılara kapılarını açıyor.
  • Telekomünikasyon ve bilişim hizmetlerini maalesef düşük maliyete mal edemiyoruz. Bunlar önemli gider kalemlerimiz. Ülke olarak bunların bilincinde olup bilişim sektörüne nitelikli eleman yetiştirmek için her geçen gün gerekli adımları atıyoruz.

Sonuç

İstanbul Finans Merkezi’nin uluslararası alana girebilmesi için bazı hususlarda gerekli adımları attığı bazı alanlarda ise yeterli atılımları yapamadığı görülmektedir. Uluslararası yatırımcıyı ülkeye çeken politikalar düzenlenmeli, halkın finansal okur yazarlığı arttırılmalıdır.

Dipnotlar

1-) İbrahim Enes Özkan- İstanbul Finans Merkezinin uluslararası bir karşılaştırması- Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi- 2015- İstanbul

2-) Ahmet İncekara/ Murat Ustaoğlu- Faiz Meselesi- Bilgi Üniversitesi Yayınları- 2019- İstanbul

3-) Tevfik Güran- İktisat Tarihi- Der Yayınları- 2017

4-) İ. Enes Özkan- A.g.e

Kaynakça

Ahmet İncekara/ Murat Ustaoğlu- Faiz Meselesi- Bilgi Üniversitesi Yayınları- 2019- İstanbul

Ali Akyıldız- Para Pul Oldu- İletişim Yayınları- 3.Baskı- 2018- İstanbul

Frederic Mishkin- Para, Bankacılık ve Finansal Piyasalar- Pearson Education Yayıncılık– 8.Baskı-2007

İbrahim Enes Özkan- İstanbul Finans Merkezinin uluslararası bir karşılaştırması- Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi- 2015- İstanbul Tevfik Güran- İktisat Tarihi- Der Yayınları- 2017

F5: YENİLENEN EKONOMİ

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

Piyasaya Müdahalede Devlet Başarısızlığı

Piyasanın tanımı ve sistematik olarak analizi Klasik İktisatçılar tarafından yapılmıştır. Klasikçilere göre piyasanın temeli özel mülkiyete ve bireysel çıkara dayalıdır. Ekonomik aktörler kendi çıkarları peşinden koşar. Piyasada arz ve talep koşulları mevcuttur. Arz ve talepte yaşanan dalgalanmalar fiyat mekanizması ile dengeye gelmektedir. Klasikçiler birçok analiz ve varsayım yaptıktan sonra, ekonomiye devlet müdahalesine karşı çıktılar. Kamu harcamaları minimum düzeyde olmalı, bütçenin denk olması gerektiğini savundular.

Piyasa ekonomisi kendi dinamikleri gereği günümüze kadar birçok krize neden oldu. 1929 Büyük Buhran serbest piyasanın krizlere,dalgalanmalara ve şoklara açık olduğunu herkese göstermişti. Piyasa başarısızlıkları (eksik rekabet, optimal kaynak dağılımı, ölçek ekonomileri, doğal monopol, dışsallıklar, asimetrik bilgi, gelir ve servet dağılımında adaletsizlik) olarak literatürde tanımlanır. Piyasa başarısızlıklarını gidermek için John Maynard Keynesle beraber daha sonra Keynesyen İktisatçılar tarafından devletin maliye politikası araçları ile piyasaya müdahale etmesi gerektiği fikri ortaya çıktı. Günümüze kadar gelen süreçte devletin piyasaya müdahale ederken başarısız olduğu durumlar meydana geldi.

  Devlet Başarısızlıkları

   Piyasa başarısızlıklarına devlet müdahale ederken devletin de başarısızlıklarını gözlemleyebiliyoruz. Devlet başarısızlığının nedenini politikada tam rekabetin geçerli olmaması, politik miyopluk, politik dışsal ekonomiler, politik negatif ölçek ekonomileri, kamusal güç ve yetki dağılımındaki dengesizlik, politikada şeffaflık olmaması, hizmet kayırmacılığı, gereksiz ve aşırı harcamalar şeklinde sıralayabiliriz.

  Piyasada tam rekabet şartları bir varsayımdır. İdeal olan piyasa tipidir. Politikada da tam rekabet şartları mevcut değildir. Seçmenler kamusal mallara olan talebini siyasi oylarla belirler. Tam rekabet şartları olmadığından dolayı toplumsal tercihlere dayalı kamusal mallar üretilmeyebilir. Hem otokratik ülkelerde hem demokratik ülkelerde bunu gözlemleyebiliriz. Seçmenlerin politika hakkında yeterli bilgiye sahip olamaması bunun sonucunda doğru tercih yapılamaması, politika hakkında bilgi edinme maliyetlerinin yüksek olması, politikaya ilgisizlik, depolitizasyon uygulamaları, yanlış veya yalan propagandalar politikada tam rekabeti engelleyen unsurlar olup devlet başarısızlığına yol açan etkenlerdir.

   Maksimizasyon teorisine göre siyasi aktörler oy maksimizasyonu yapar. Siyasi aktörler kamu ekonomisi için kararlar alırken, yapacakları harcama ve yatırımla en yüksek oy getirisini sağlamaya çalışırlar. Uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli daha erken sonuç alınabilecek yatırımlar yapabilirler. Kısa vadeli yatırımlarla halkın faydasını arttırıp oy toplayabilirler. Seçimi kazanmak siyasi iktidarlar için daha önemli olabilir, bu nedenle ekonomik boyutu göz ardı edebilirler. Kamu ekonomisinde kaynak dağılımı uzun vadeli yatırımlara değil, kısa vadeli yatırımlara yapılırsa, günü kurtarma politikaları uygulanıp, uzak veya ileri görülmüyorsa buna politik miyopluk denir. Politik miyopluk devlet başarısızlığına yol açan etkenlerden biridir.

   Piyasa ekonomisindeki dışsallık kavramı politikada da karşımıza çıkar. Patronaj ilişkisi, türev dışsallıklar ve rant politikadaki dışsallık türleridir. Siyasi iktidarlar kendi parti üyelerini koruyup gözetirler. Siyasi iktidarın (patron), üyeleri ile olan bu tarz ilişkisine patronaj ilişkisi denir. İlişki sonucunda ekonomik kaynaklar politik yandaşlara veya partizanlara dağıtılabilir. Türev dışsallık, siyasi iktidarın aldığı bir ekonomik karar sonrası meydana gelen ancak önceden tahmin edilemeyen bir dışsallık türüdür. Devlet müdahalesi sonucu piyasadaki aksaklığı düzeltirken, başka bir ekonomik problemle karşılaşmaktır. Politik dışsallığın en yaygını rant dağıtmak veya rant alanı açmaktır. Politika rant aracına rahatlıkla dönüştürülebilir. Siyasi iktidarlar kendilerine, üyelerine, iktidara yakın iş dünyasına, dostlara, akrabalara rant alanı açabilir. Çıkar grupları ve baskı grupları ranttan faydalanmak isteyebilir. Dolayısıyla rant, kaynak tahsisini bozan bir uygulama olup devlet başarısızlığıdır.

  Politik negatif ölçek ekonomisi, piyasa ekonomisindeki negatif ölçek ekonomisine benzer. Ölçek ekonomisi, üretim yapan firmaların üretimdeki verimliliğini arttırarak maliyetlerini düşürmesidir. Bir bakıma firma büyüklüğü ile alakalıdır. Firma büyüklüğü her zaman olumlu sonuçlar vermeyebilir. Negatif ölçek ekonomisi, firma büyüklüğünün artması sonucu firmanın karşılaştığı olumsuz sonuçlardır. Politik negatif ölçek ekonomisi devlet kurum ve kuruluşlarının aşırı büyüklüğü sonucunda büyük ölçekte üretim yapıp, üretim maliyetlerinin artması ve verimsiz olmasıdır. Özellikle KİT’lerin hayret verici bir şekilde verimsiz olması ve devlet kurumlarında yapılan israf, yolsuzluk, yağmacılık politik negatif ölçek ekonomisine örnektir. Bir diğer örnek ise hizmet kayırmacılığıdır. Siyasi iktidarlar ekonomik kaynakların dağılımını bölgelerin kalkınmışlık düzeyine göre değil, kendi seçmen bölgelerine göre yapabilir. Bütçe kaynaklarının bu yönde kullanılması devlet başarısızlığıdır.

   Kamu kesiminde yetki ve güç dağılımında dengesizlikler olabilir. Devletin merkeziyetçi bir yapıda olması, kuvvetler ayrılığı prensibinin tam olarak işleyememesi, yürütmenin tek elde toplanması kamu kesimindeki karar alma süreçlerini etkileyebilir. 

   Devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi kaynak tahsisinde etkinlik için önemli bir faktördür. Kurum ve kuruluşlara ayrılan bütçelerle kamu harcamaları yapılır. Harcamaların verimli alanlara yapılması hem piyasanın hem de devletin menfaatinedir. Denetim ve kontrol mekanizmasının zayıflaması harcamaların verimliliğini ve kurum faaliyetlerinin şeffaflığını ölçemez. Ayrıca politikada şeffaflık olmamasına sebep olur. Politikada şeffaflık olmayışı başarısızlığa sebep olur.

    Piyasa ekonomisinde firmalar harcama yaparken minimum maliyet maksimum kar hedefler. Kısacası firmalar gereksiz harcama yapmaktan kaçınır. Aynı şekilde insanlar doğası gereği kendi parasını harcadığı zaman titiz davranır. Minimum fiyatla maksimum fayda elde etmeye çalışır. Bildiğiniz gibi kamu harcamalarının finansmanı vergilerdir. Devlet toplanan vergileri harcarken dikkatli davranmaz. Harcama yaparken amacı kar elde etmek değildir. Harcamayı yapan bürokratlar, politikacılar, kamu görevlileri kendi paralarını harcamadıkları için kamuda gereksiz ve aşırı harcamalar meydana gelir.   

Piyasaya ekonomisine karşı kamusal çözüm önerileri de piyasa gibi mükemmel değildir. Devletin müdahaleleri piyasa aksaklıklarını gidermek yerine daha büyük problemler oluşturabilir. Devlet başarısızlığı ve piyasa başarısızlığını tamamen ortadan kaldıramayız. Minimum düzeye indirmek için modellemeler yapılabilir. Ancak devletin müdahalesinin başarısız olması sebebiyle piyasayı da kendi haline bırakamayız. Devletin müdahale araçları doğru ve etkin kullanıldığı zaman piyasa ekonomisi için dengeleyici bir unsur olmaya devam edecektir.

KAYNAKÇA

Coşkun Can Aktan – Devletin Başarısızlığının Anatomisi

Prof. Dr. Ali Özgüven – İktisadi Düşünceler – Doktrinler ve Teoriler

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz – Maliye

KORKU EKONOMİSİ

Gezegenimizin her köşesini diğer canlılarla paylaşıyoruz. Bunların arasında mikroskobik ölçekte olan bakteriler, mikroplar ve virüsler de var. Aralarında yediklerimizin oluşmasını sağlayanlar ve bize yardımcı olanlar da bulunuyor ancak sonumuzu getirebilecek olanlar da.

Şu anda bile vücudumuzun üzerinde, ellerimizde ve ağzımızın içerisinde kötü huylu bakteriler ve mikroplar var. Örneğin ölümcül stafilokok bakterisi taşıyor olma ihtimalimiz %25. Bu bakteriler bize zarar vermeyebilir fakat bir başkasından alırsak hayatımızı bile kaybedebiliriz. Ya da normalde bizde görülmeyecek olan bakteri ve virüsler vardır. COVID-19 gibi.

2019 yılını, hayatlarımızın her alanını etkileyen, başta çoğu insanın önemini idrak edemediği ardından pandemik salgına dönüşen bir virüs ile sonlandırdık. Bu virüs sayesinde şuan dünya da iki tür salgın var; korona ve korku. Korku da virüs gibidir. Ama şuan dünya bir tanesi ile ilgileniyor sadece. COVID-19 salgını ile. Uzmanlara göre bu salgın ile dünya ekonomisinde oluşan durgunluğun geçmişte bir örneği yok ve bu durum dünya ekonomisinde kalıcı bir hasar bırakacak. Ama bana göre son zamanlarda zaten kırılgan hale gelen dünya ekonomisi geçmişte yaşadığı tüm krizlerin potporisine hazırlanıyor.

Böyle bir salgının ekonomiye etkisinin tam olarak ölçülebilmesi mümkün değildir. Bu özelliği de uzun süre koruyacak gibi görünüyor. Sokaklarda virüse yakalanma riski, ekonomide ise kriz riski var ki bir ülkede başlayan Mortgage Krizi gibi bir kriz tüm dünyayı etkilemişken , burada bir ülkeden fazla ülkenin ekonomisi söz konusu. Bunun dünyaya bırakacağı etki bambaşka olur. Aşı şimdi bulunsa dahi toparlanma süreci kısa olmayacaktır. Bu kaostan beslenenler de uzun dönemde zararda olacaktır.

Türkiye de bu konuda elinden geleni yapan ülkelerden biri. Virüsün dünyada ilan edilmesiyle, diğer ülkelere nazaren hızlı adımlar atmıştı. BAREM’in yaptığı Korona Virüs Algısı araştırmasına göre halkın %70’i Sağlık Bakanlığı’nın salgını iyi yönettiğini düşünüyor ve bakanlığın çalışmalarına güveniyor. Ayrıca aşı için çalışmalar her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de başladı. Tüm dünyadaki bilim insanları ve doktorlar virüsle ilgili araştırmalara devam ederken, Bill Gates gibi ünlü iş adamları da virüse karşı ilaç geliştirilmesi için büyük yatırımlar yapıyor. Bu insanların amaçları yalnızca kendi yataklarında akmak değil, başka ırmakların biriktirdiği bir okyanusa doğru akabilmektir. 

Korona’nın etkisini de anlayabilmemiz için en iyi kıyaslamayı SARS ile yapabiliriz. SARS dünya ekonomisinin belli bir süresini etkilemişti. Sonra aşısı bulunmuştu ve SARS’ta vakaların %10’u ölmüştü. Şuan ki COVID-19 salgınında son verilere göre SARS’ın 16 katı kadar insan bu hastalık yüzünden ölüyor. Ayrıca önceki korona çeşitleri olan SARS ve MERS’in her yaşa etkisi neredeyse aynı iken COVID-19 yaşlıları daha fazla etkiliyor. Bazı ülkeler yaşlılarını gözden çıkardı. Hollanda ve İngiltere hükümetleri virüse yakalanan insanlardan evlerinde kalmalarını istedi. İnsanlık nidaları atan bu ülkeler kendi vatandaşlarını bir nevi ölüme terk etti. Genç nüfusunu kaybetmeme derdine düştüler. Bu durum bir yandan yaşlıların ekonomiye katkılarının düşmesine sebep oluyor. Nüfusunun çoğunluğu yaşlı olan Japonya, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin ekonomilerinde yaşanacak artçılar bunu bizlere gösterecektir. 

Bu virüs ile üretim de yavaşlıyor. Çiftçi, tarım alana gitmediği için rafa çıkan ürün azalıyor. Çiftçi üretse bile lojistik ile bunların marketlere taşınması gene bir sorun oluyor. Daha az ürün geldiği için fiyatları daha da yükseliyor ve enflasyon artıyor. Ayrıca Türkiye gibi turizmden büyük gelir elde eden bir ülkede senaryo daha da kötüleşir. 2020 ekonomisini gözden çıkartmak lazım bu durumda. Bu virüsün ekonomiye indirdiği darbelerin düzelmesi zaman alacaktır. Türkiye için Çin’in artık veremeyeceği malları dünyaya sunma fırsatı elde ettiği yaygın bir düşünce olmakla birlikte bir yanılgıdır. Ara mallarını ucuz iş gücüne sahip Çin’den alan Türkiye’nin teknolojik üretim kalemi kısılırken, bir yandan diğer yönde artan kalemleri pek bir değişime neden olmayacaktır. Çin dünya üretimindeki mihenk taşlarından biri olduğu için orada yaşanan herhangi bir aksama dünya üretimini olumsuz etkileyecektir. 

Ayrıca üretim olmazsa enerji talebi de düşecektir. Bu da petrol fiyatlarının düşmesi demek oluyor ki Suudi Arabistan petrole talep azalacak diye fiyatı düşürmek istedi. Rusya rakibi Amerika’ya karşı mağlup olmamak için bu durumdan ne kadar rahatsız olsa da düşürmek zorunda kaldı, ardından üretimlerini de azalttılar. Korona virüs salgınının etkileri, petrol piyasasındaki fiyat savaşlarıyla güçlenerek küresel resesyon olasılığını daha da arttıracak gibi görünüyor. Anlaşıldığı üzere korona virüs salgınının etkileri küresel çapta bir sağlık krizinin çok ötesine geçmiş bir durumda. Salgın tedarik zincirlerini, hava-kara-deniz taşımacılığını ve turizmi, tüketici talebini vurarak, arz ve talep yetersizliği de yaratıyor. Sonsuza kadar sürecek bir kötülük yoktur ama bir resesyon dönemine doğru ilerliyoruz. 

İnsanlar altına yöneldiği için borsalar da sıkıntıda şu durumda. Dünya Altın Konseyi’nin yayınlamış olduğu Altın Talep Eğilimleri raporuna göre 2016’dan beri dünya altın talebi, en yüksek seviyesine bu yıl ulaştı. İnsanlar parasını altına ve Amerikan tahvillerine yatırıyor. Aşağıdaki şekilde 5 yıllık ABD tahvilinin yılın aynı ayına göre değişiminde de görüldüğü üzere en yüksek fiyat seviyesine bu yılda ulaşmış. FED bu durumdan istifade edip, faiz oranlarını başta düşürdü sonra da sıfıra indirdi. Üstelik FED’in faizi düşürdüğü ilk zamanlarda bazı ülkeler daha düşük faiz oranı vermesine rağmen Amerika tahvilinin talebi düşmedi. Çok ilginç olan bir başka durumda IMF’nin bu virüs ile zor duruma düşen az gelişmiş ülkelere 10 milyar dolarlık diğer ülkelere 50 milyar dolarlık hazırladığı faizsiz destek paketleridir. Atılan bu somut adımlar güzel bir haber ama IMF sonrasından bunu nasıl finanse edebilecek?

Çin, virüsün hakkından gelse de bugün virüsün ağırlık merkezi Avrupa’dır. Avrupa adeta bir karantina bölgesine dönüşmüş durumdadır. Bu da büyük bir üretim ve tüketim merkezi olarak Avrupa’nın Çin’in gelişmesine yardımcı olamayacağı anlamına gelir. Yani Çin, satmaya veya almaya hazır olsa da en büyük ticari partneri ne satabilir ne de alabilir durumda olacaktır. Endüstri 4.0 insan emeğini üretimden büyük oranda çekerken, Endüstri 4.0’ın şafağında insan nüfusu temizleniyor resmen.

Korona virüsü ile benzer etkiler bırakan İspanyol gribi dünyanın en büyük felaketlerinden biriydi. Dünyada milyonlarca insana bulaştı ve yaklaşık 20 milyon kişinin ölümüne yol açtı. Buradaki virüs saldırdığı bünyenin bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse ateşin de o kadar yükselmesini sağlıyordu. Osmanlı’ya da askerler yoluyla bulaşmış bir gripti. Ayrıca Atatürk de bu gripten nasibini alanlardan biriydi. O zaman alınan önlemlerde günümüzdekine benzerdir. Okullar belli bir süre tatil edildi. Sinema ve tiyatro salonları kapatıldı. Konferanslar ve toplantılar iptal edildi. İstanbul Belediyesi salgınla mücadele için beyanname yayınladı. Tüm önlemlere rağmen salgın İstanbul’da 10 bin kişinin ölümüne yol açtı. Pandemik salgınlar dünyanın başına çok dert açtı ve acımadı. 

Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Japonya Hiroşima gibi bir olayı bir daha yaşamamak için elde ettiği donanıma Hiroşima Faciası olmasaydı belki de ulaşamazdı. Bu salgından da almamız gereken dersler var. Artan dünya nüfusuna karşı biri/birileri dur demek mi istedi veya ekonomisi ve nüfusuyla dünya liderliğine yürüyen Çin’e biri dur mu demek istedi? Çin’in ekonomisine darbe vurmak isteyen bu odak neyi amaçladı ki olmadı; şuan tüm dünyaya yayıldı? Ya da bu odak neyi bekliyor? Tüm dünya zor duruma tamamen düştüğünde bu virüsün aşısını piyasaya sürüp ekonomik güç mü olmak istiyor? Ya da amaç insanları evlerine tıkıp internet alışverişini veya kripto paraları hayata geçmesini sağlamak mı? Neden Çin’in başına bu olay Amerika ile ticaret savaşlarına girdiği bir dönemde geldi? Tarihteki çoğu hastalığın merkezinde neden dünya nüfusunun çoğunluğuna sahip olan Asya var? Hepsi bir komplo teorisi. Daha mantıklı düşünürsek, savaşlar her zaman daha maliyetli olurken, savaş kadar maliyetli olmayan salgınlar savaşlardan daha çok ölüme neden olabiliyor. Savaş için ikna etmeniz gereken çok insan varken, salgın hastalığı tek başınıza bile çıkarabilirsiniz. Böyle hızın ve etkileşimin ileri seviyede olduğu bir dünyada işiniz daha kolay olur. Çünkü ne Ortaçağ’dayız ne de Kara Ölüm zamanı gibi geri kalmış bir teknolojiye sahibiz. Zaman farklı, şartlar farklı. Belki de tüm iktisadi doktrinlere karşı gelecek bir doktrin ile çıkacak dünya bu krizden de. Ya da bu durumu abartmış olacağız sadece.

Dipnot: Resim The Economist dergisinden alınmıştır. Grafik GCM Yatırım sayfasından alınmıştır.

YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER

Yeni tip koronavirüsün Çin’in Wuhan kentinde görülmesiyle birlikte tüm dünyaya sıçraması çok kısa sürede gerçekleşti. Burun akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük, ateş ve nefes güçlüğü gibi belirtilere sahip olan hastalık ilk etapta devletler ve insanlar tarafından ciddiye alınmasa da sonraki süreçte bir panik havasına neden oldu. Türkiye’de de ilk vakanın görülmesiyle birlikte insanların marketlere ve çoğunlukla temizlik ve kuru gıda ürünlerine akın etmesi ekranlarımıza yansıdı.

Okumaya devam et “YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER”

TCMB ve Para Politikası

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Tarihçesi

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de Kurtuluş Savaşı mücadelesi verilmiş ve kazanılan bağımsızlık, ekonomik bağımsızlıkla güçlendirilmek istenmiştir. Ekonomiyle ilgili meselelerin konuşulması için 1923’de İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır. Ekonomiye dair kararlar alınmış ve “milli devlet bankası” kurulması için çalışmalar başlatılmıştır.

Okumaya devam et “TCMB ve Para Politikası”

ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ

Çin ve Rusya 1960’ların başında yaşanan Çin-Sovyet Ayrılığı’ndan (Sino-Soviet Split) sonra özellikle de son yıllarda yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. Ağırlıklı olarak siyasi ve ekonomik boyutlarda yaşanan bu yakınlaşma diğer birçok alanda da gerçekleşmektedir; enerji, silah üretimi, ulusal para biriminde ticaret ile altyapı hizmetlerini destekleyen stratejik taşımacılık projeleri bunlara örnektir.

Çin-Rusya yakınlaşmasını Batı politikaları ve faaliyetleri beslemiştir denilebilir. Örneğin Rusya açısından, Ukrayna sorunuyla daha da ağırlaştırılan yaptırımlar, görüş ayrılıkları ve bunların neticesi olarak ortaya çıkan belirsiz ekonomik öngörülemezdik yakınlaşmanın başlıca sebeplerindendir.

Okumaya devam et “ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ”