Hakikat Ötesi: Post Truth kavramına bir bakış

Literatürde ilk kez Post-truth kavramı günümüzdeki anlamı ile ilk kez 1992 yılında Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan bir yazısında geçiyor. Ancak yaygın bir şekilde kullanılması Ralph Keys’in 2004 yılında basılan “The Post-truth Era” kitabı ile gerçekleşiyor. Post-truth kavramındaki ‘post’ kelimesi ‘önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zaman ait’ olduğunu belirtmek için kullanılıyor. Yani Post-truth doğruların artık kabul edilirliğini yitirdiği ya da önemsiz hale geldiği bir dönemi belirtmek için kullanılan bir kavram. 2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilen post truth’un Türkçe çevirisi konusunda ortak paydada henüz buluşulamamıştır. Post gerçeklik, gerçeklik sonrası, hakikat ötesi, gerçek ötesi gibi anlamları bulunmaktadır (Alpay, 2020). Post Truth; hakikatleri kanıtlarla desteklemeyen tersine kişilerin kendi doğruları için oluşturdukları savları öne çıkaran bir olgudur. Post truth kavramında bolca yalan mevcut olmakla beraber pür yalan dünyası olarak nitelendirmemiz mümkün değildir. Kendi yalanını meşrulaştırmak ve bu meşrulaştırdığı yalanı kitlelere doğruymuş gibi aktarmak yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır. İnternet teknolojilerinin gelişmesi akabinde sosyal medyanın yükselmesiyle beraber insanlar bilgiye daha kolay ulaşmaya başlamıştır. Burada bir noktaya değinilmenin önemli olduğunu düşünüyorum; bilgi yoğunluğunun yüksek olduğu bu mecralarda yanlış bilgilerin doğruymuş gibi aktarılması daha sık görülmektedir. Geleneksel medya araçlarının kullanımın düşüşe geçmesiyle beraber; araştırılmadan, kanıtlanmadan ve sorgulanmadan alınan bilgilerin doğruymuş gibi gösterilmesi daha sık uygulanmıştır.

Post Truth siyaset alanında da sık sık görülmeye başlanmıştır. Gerçeklerde, muhakemede kanıta dayalı standartların terk edilmesi; alenen yalan söylenmesi 2016 ABD başkanlık seçimlerine ve BREXİT’e damgasını vurmuş, birçok kişiyi şaşkına çevirmiştir (Mcintyre, 2018). 2016 Seçimlerinde başkan Trump’ın rakibi Clinton aleyhindeki beyanları ve söylemleri, Clinton itibarsızlaştırması politikası meyvelerini verip Trump’ın başkan olmasını sağlamıştır  (Şimşek, 2018). 

Hakikat sonrası olarak Türkçeye çevrilen bu kavram henüz yeni bir dünyayı tanımlamak için mi kullanılmaktadır? Yoksa bu anlayış eski dönemlere ait bir kavram mıdır? Acaba Antik Yunan’da, Roma’da, Sasani veya Osmanlı İmparatorluğu’nda günümüzdeki olaylara benzer olgulara rastlamakta mıyız? Eğer bu olgu eski dönemlerden itibaren varsa bu kavramlaştırma ve farkındalık araştırmacılar tarafından günümüzde niçin ortaya atılmıştır? Şu şekilde de sorabiliriz: Bu olgu niçin günümüzde ortaya çıkmıştır? Felsefi olarak bu tartışmalar sürmektedir. Ancak bu kavram geçmiş dönemlerden çok günümüzde iletişim teknolojisinin de yaygınlık göstermesiyle görünürlüğünü artırmaktadır*.

Friedrich Nietzsche, post-hakikat kavramının başlıca öncüllerinden biri olarak sıklıkla başvurulur. İnsanların, iyiyi ve adaleti tanımladıkları kavramları yarattığını, böylece hakikat kavramını değer kavramıyla değiştirdiğini ve gerçekliği insan iradesi ve iradesine dayandırdığını savunuyor.Nietzsche, 1873 tarihli ahlakdışı anlamda doğruluk ve yalan üzerine kitabında, insanların metafor, mit ve şiir kullanarak dünya hakkında gerçeği yarattığını savunurken şu cümleleri yazıyor;

“Biri bir çalının arkasına bir nesneyi gizlerse, o zaman onu arar ve bulursa, aramak ve bulmak çok övgüye değer değildir: ancak rasyonel alanda” gerçeği “arama ve bulma yoludur. Tanımlarsam memeli ve sonra bir deveyi inceledikten sonra, “Bakın, bir memeli” beyan eder, bir gerçek gün ışığına çıkar, ancak sınırlı bir değere sahiptir. Yani, baştan sona antropomorfiktir ve olabilecek tek bir nokta içermez. ” insan dışında gerçek ve evrensel olarak geçerli. Bu tür gerçeklerin araştırmacısı, temelde sadece dünyanın insana dönüşmesini arıyor; dünyayı insan benzeri bir şey olarak anlamak için mücadele ediyor ve en iyi ihtimalle bir asimilasyon hissi ediniyor” (Nietzsche, 1979)

Bir Meslek Olarak Bilim adlı makalesinde Max Weber, gerçekler ve değerler arasında bir ayrım yapar. Gerçeklerin değerden bağımsız, nesnel bir sosyal bilim yöntemleriyle belirlenebileceğini, değerlerin ise kültür ve din yoluyla elde edildiğini, gerçeği bilim yoluyla bilinemeyeceğini savunuyor. “Gerçekleri ifade etmek, matematiksel veya mantıksal ilişkileri veya kültürel değerlerin iç yapısını belirlemek başka bir şeyken, kültürün değeri ve onun bireysel içeriği ve nasıl olması gerektiği sorusuna cevap vermek başka bir şeydir. Kültürel toplulukta ve siyasi derneklerde hareket edin. Bunlar oldukça heterojen problemlerdir. Bir Meslek Olarak Politikaadlı 1919 tarihli makalesinde, eylemler gibi gerçeklerin kendi içlerinde herhangi bir içsel anlam veya güç içermediğini savunur: Dünyadaki etik, tüm ilişkiler için geçerli olan büyük ölçüde aynı emirleri tesis edebilir.

Filozof Leo Strauss, Weber’i aklı fikirden tamamen ayırmaya çalıştığı için eleştirir. Strauss, olması gerekenden türetmenin felsefi sorununu kabul eder, ancak Weber’in bu bulmacayı çerçevelemesinde yaptığının, aslında “zorunluluk” un insan aklına ulaşabileceğini tamamen reddettiğini savunur. Strauss, Weber haklıysa, bilinebilir gerçeğin etik standartlara göre değerlendirilemeyecek bir gerçek olduğu bir dünya ile baş başa kalacağımızdan endişeleniyor. Etik ve siyaset arasındaki bu çatışma, iyinin herhangi bir şekilde değerlendirilmesinin temeli olamayacağı ve değerlere atıfta bulunulmadan gerçeklerin anlamını yitirdiği anlamına gelir.

Martin Heidegger, Varlık ve Zaman kitabından “varlık” kavramının üzerini çapraz bir şekilde çizer. Çünkü varlık derken kastedilen şey belli değildir. Hangi varlıktan bahsediyoruz ve herkesin üzerinde uzlaştığı bir varlık anlayışı var mıdır? Hatta bununla ilgili Martin olmanın ne demek olduğunu sorgulamış ve bunu yalnızca kendisinin bilebileceğini farketmiştir. Varlık derken kastedilen,farklılıklar ve en önemlisi ise dil ile birlikte ortaya çıkan kavramlarımızın yetersizliği sebebiyle bunların üzerini çizmek zorundayız. Fakat Heidegger niçin varlık kavramını silmek yerine üzerini çizmiştir? Çünkü dilden ve kavramlardan başka kendimizi ifade edeceğimiz bir başka olgu bulunmamaktadır. Evet, objektifliğin üzerini çizebiliriz ancak daha iyi bir kavramımız bulunmadığı için tam anlamıyla ondan da vazgeçemeyiz.

Bu kavram ve kavramsallaştırma, modernizmin bitişiyle ve postmodernizmin ortaya çıkmasıyla kendisini gösterir. Postmodernizim sonrası, var olan fenomen, teknoloji ile birlikte baş döndürücü bir aşamaya gelinmiştir. 

Michel Foucault, Jacques Derrida ve Bruno Latour dahil olmak üzere filozoflar gerçekler ve değerler arasındaki bölünmeye şüpheyle yaklaşıyor. Bilimsel gerçeklerin sosyal olarak güç ilişkileri aracılığıyla üretildiğini iddia ediyorlar. 

Filozof Hannah Arendt, 1967 yılında Truth and Politics(Hakikat ve Politika) adıyla yayımladığı makalesinde doğruluk ve dürüstlüğün asla bir politikacının erdemleri arasında olmayacağını çünkü yalanın her zaman politikacıların gerekli ve haklı çıkarları olarak görüldüğünü söyler. Yalan atan ve yalana gerçekten kendisi de inanan veya söylemiş olduğu söylemin yalan olduğunun gerçekten bilincinde olan bir bireyin sadece kendi fikri olduğu ve demokratik bir ülkede herhangi bir kişi gibi özgürce fikirlerini söylediğini ve bunun ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini söylerse ne yapmalıyız? Hannah Arendt’e göre gerçeklik dediğimiz olgular hiçbir zaman bizim kişisel özelliklerimizden ve olaylara bakış açımızdan bağımsız değildir. 

Yuval Noah Harari, post truth kavramını evrimsel perspektiften bakarak açıklamaktadır. Harari’ye göre hakikat, günümüzde, önceki asırlara göre daha kötü durumda değildir. Onun iddiasına göre hakikat sonrası dönem bizzat Homo sapiens’i temsil etmektedir. İnsanlığın ilk zamanlarından beri yaratmış olduğumuz gerçeklere inandık ve bu sayede çok farklı inançlar, düşünceler vb. ortaya çıktı. Peki bunları niçin yaptık? Birlikteliği sağlamak ve diğer bireylerle aynı görüşleri oluşturarak yaşama daha iyi tutunabilmek için. Biz Homo sapiensler, hakikati değil ancak gücü elde etmek yani iktidara gelip hükmetmek için yalanları gerçek gibi sunduk ve bunu yaparken hakikatin ne olduğunu açıkçası pek de umursamadık. Hakikat ötesi ya da hakikat sonrası olarak çevrilen bu kavramla birlikte artık rasyonellik, makullük ve sağduyu gibi kavramların etkisizleşip duyuların ağırlık kazanması ve bilim insanlarının bile buna yetişememesi söz konusudur. Bu sonuçlarla birlikte en olumsuzu ise eğitim seviyesi en az lisans olan bireylerin de bu yalanlara inanması ve yalan atmasıdır. Artık sadece eğitim seviyesi düşük olanlar yalanlara daha kolay inanmıyor; bu serüvene eğitimli olanlar da katıldı. Eğitim oranının gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artmasıyla birlikte eğitimin kalitesinde genel bir düşüşün de payı olduğu unutulmamalıdır. Maalesef üniversite bitirmenin sıradanlaştığı bir dönemde bunlara alışmaktan ziyade popüler bilim aracılığıyla mücadele edilmesi gerekir.

Yaşamımız içerisinde televizyon kadar ya da ondan daha etkili olan sosyal medya da hiper gerçeklik yaratarak yalanların üzerini örtmekte, menfaat ve çıkar savaşlarına dönüşmektedir. Bu hiper gerçeklikler sadece çeşitli grupları kapsamamaktadır. Fake hesaplar, sahte fotoğraflar kullanarak karşıt grupların arasına girerek yalan bilgiler, argo kelimeler kullanarak saldırmaktadır. Artık ırkçılar, düz dünyacılar, aşı karşıtları ve çeşitli militan gruplar kendisine sosyal medyanın vermiş olduğu “özgürlük” sayesinde saçmalamalarını ve yalanları milyonlarca kişiye çok rahat ulaştırmaktadır. Şu an bunu engellemek pek mümkün gözükmese de nitelikli bilgilerle bu şarlatanlara karşı mücadele edilmelidir. Maskotlar ve kişisel çıkarlarına uygun propaganda yapanlar yetmezmiş gibi bu alana eğitimli kitleler de eklenmiştir. 

Başvurular

Alpay, Y. (2020). Yalanın Siyaseti, İstanbul: Destek Yayınları

Mcintyre, L. (2018) Post Truth, Cambridge: MIT Press

Nietzsche, F. (1979). Philosophy and Truth. New Jersey: Humanities Press.

Şimsek, V. (2018) Post Truth ve Yeni Medya: Sosyal Medya Grupları Üzerine Bir İnceleme: Global Media Journal

*https://evrimagaci.org/post-truth-gerceklik-otesi-yalanlarin-gercekmis-gibi-sunuldugu-bir-dunyada-hakikatin-anlami-nedir-8574

China-Russia Relations

China and Russia have started to establish close relations especially in recent years after the Sino-Soviet Split in the early 1960s. This convergence, which is predominantly experienced in political and economic dimensions, is also taking place in many other areas; energy, arms production, trade in national currency, and strategic transportation projects supporting infrastructure services are examples of these… 

It can be said that Western policies and activities have fed the Chinese-Russian rapprochement. For Russia, for example, the sanctions, differences of opinion and the resulting uncertain economic unforeseen convergence, which are further aggravated by the Ukraine problem, are the main reasons.

On the other hand, China’s policies aim to develop trade in European markets with the Silk Road project. The One Belt One Road (OBOR) project has been developed as an alternative or complementary to this. While Russia develops friendly investment structures, it is turning further east, towards the Russian Far East, where it borders with China. At the same time, China is turning to the west and making strong agreements with Central Asian countries and making very costly infrastructure and logistics investments in these countries.

SIgns of Convergence

In July 2017, the navies of the two countries conducted a joint exercise in the Baltic Sea for the first time, and in September 2018, China broke new ground by participating in Russia’s annual Vostok military operation.

In addition, Russia has sold China advanced military equipment that Turkey has bought as well, including the S-400 air system and 24 SU-35 fighter jets.

According to Chinese government data, bilateral trade from $ 69.6 billion in 2016 rose to $ 84.2 billion in 2017 and $ 107.1 billion last year, exceeding $ 100 billion for the first time.

In 2016, Russia replaced Saudi Arabia, becoming China’s largest crude oil seller, and signed a thirty-year contract to sell 1.3 billion cubic feet of gas per year (1m³ = 35.31467ft per year) through the Power of Siberia gas pipeline to China, which will begin as of this year.

Finally, since taking office, Chinese president Xi Jinping has visited Moscow more than he has visited other capitals. In addition, in June 2018, Xi addressed “My best, most sincere friend” and awarded Putin China’s first friendship medal.


Concerns of The US


American analysts have become increasingly concerned about the complex pace of this Sino-Russian relationship, as expected. In his speech at the Nobel Peace Prize Meeting held in Oslo in December 2016, former US National Security Advisor Zbigniew Brzezinski said that America should be careful about China and Russia’s internal, political and ideological unity and their strategic alliances that will adversely affect the policies of the United States, and also stated that this alliance is a great danger. He concluded by emphasizing that nothing is more dangerous for America’s national interests than this.
Perhaps Brzezinski’s warning was heeded, in the face of the strengthening of ties between Beijing and Moscow, the White House’s national Security Strategy and the Pentagon’s national Defense Strategy were determined as threatening China and Russia with similar strategic challenges.

For example, the National Security Strategy [1] claims that the two countries are “attempting to undermine America’s security and welfare by trying to undermine America’s power, influence and interests, and making their economies less free and less just, growing their armies, and by controlling information, expanding their influence on their societies through pressure.”

In the National Defense Strategy, there asserted claims as “The main problem of the United States is the re-emergence of the strategic race for welfare and security… by the revisionist powers in the long term. It is clear that Russia and China – gaining veto power over other nations’ economic, diplomatic and security decisions – want to shape the world according to their authoritarian models.”

While it is certain that the two countries are in competition with the United States, they both continue this race in different ways. The speech of Dan Coats at the United States Senate Intelligence Elected Committee [2] at the end of January 2019, explaining that the problems arising from the two countries are different, is remarkable in terms of underlining the issue.

Coats said, “While we have to worry about China’s systematic and long-term efforts… to match or become superior to our superior global capabilities, we should be concerned about Russia’s goals such as destabilizing ourselves by misleading and confusing and undermining our reputation in the world.”

Although Sino-Russian relations have developed in military, economic and political dimensions, their ability to quickly solve their problems against common conflicts is still not developed. Beijing and Moscow have long criticized the central position of the American dollar in global financial markets, and America’s almost complete exclusion from these two countries in the design of the post-cold war world order.

However, it would be much more difficult to define what the common Sino-Russian concept of world order would be; in fact, although both recognize the need for a multipolar system, they express different wishes like several other countries. A few of these countries include America’s longstanding alliances in Europe and Asia.

As Adrea Kendall-Taylor and David Shulman stated in October 2018, “While China and Russia act in a ‘synergistic’ way over their own problems, it is obvious that they are ‘different and apparently unplanned’.”

ChIna – RussIa ComparIson

The economic gap between China and Russia is growing rapidly. According to the World Bank, China’s nominal gross domestic product in 1992 is slightly less than that of Russia. (427 billion dollars versus 460 billion dollars) Only a quarter century later, in 2017, these figures increased approximately 8 times. ($ 1.6 trillion versus $ 12.2 trillion)

Despite the slowdown in economic growth, China’s growth rate continues to be four times higher than Moscow’s. This apparent power makes sure there is an imbalance between their capacities, while rapidly increasing the gap between their ability to fulfill their global ambitions.

By examining the table below, China and Russia can be compared in terms of population, PPP (Purchasing Power Parity), labor force, unemployment, import, export, oil production, oil consumption.

 RussiaChina
Population144.478.050 million1,393 billion
PPP (Purchasing Power Parity)3.986 trillion ($)25.362 trillion ($)
Labor Force73,613,697 million788,440,346 million
Unemployment (%)5.213.9
Import ($)344.263 billion2.549 trillion
Export ($)509.551 billion2.656 trillion
Oil Production (barrel/per day)3,228.37513,524.977
Oil Consumption (barrel/per day)10,527.3703,781.022

(Source: OEC, WORLD BANK, IEA)

As seen in the developments in the Belt Road initiative, China has the capacity to increase its global trade coverage and dreams of establishing China-based (Sinocentric) trade and investment zones in Eurasia.

With “Made in China 2025”, Beijing has ceased to be an imitator of world-class technologies, rather has proved its desire to be the inventor of these technologies with ambitious and growing companies like Huawei.

On the contrary, it is a well-known fact that Russia does not have sufficient economic resources to reach this level. Nevertheless, Russia ranked 12th in the world economy ranking in 2018, despite the under-population outlook, falling oil prices, the Ukraine invasion and the sanctions it has suffered for years after the annexation of Crimea.

While Moscow hoped to be an intermediary between the developing Western Europe and Asia-Pacific economies, it has now focused on more modest regions, aiming to expand in regions such as Armenia, Belarus, Kazakhstan, Kyrgyzstan, and the Eurasian Economic Union, which includes Russia.



Evaluatıon

While Russia is China’s tenth largest trading partner, China is Russia’s top trade partner. While Russia exports more energy products and raw materials to China, China exports equipment, machinery and consumer goods to Russia. Their strategic projects include the establishment of an airline company, energy and infrastructure projects. Economic cooperation developed within the framework of strategic alliance with defense; joint military exercises, arms trade and the wide-ranging plans of the Collective Security Treaty Organization, the Shanghai Cooperation Organization (India and Pakistan have recently become members) and the Joint ASEAN Community have become characteristics that reinforce the alliance. Despite the fear of losing economic-political competition and control (especially in Eurasia), cooperation and negotiations continue by the two countries, albeit slowly and with difficulty. Although it is difficult to predict the extent of this convergence in the future, it is possible to predict which countries will be affected economically, politically or culturally in the future by the steps taken and joint projects realized. The reaction of a hegemonic power like America to this convergence is quite obvious. As a matter of fact, it is understood from the trade war waged by the Trump administration against China that it does not want to share its power. The irrational behavior of states that lose their power or feel such a danger is perhaps one of the greatest lessons history has taught us. The dream of becoming a regional and immediately afterwards a global power is a critical weakness that all states cannot give up, unfortunately, at all costs. We think that the pains of the multipolar system will continue in the coming years between these states in a power struggle.

References

NOTES

  • The National Security Strategy is a document periodically prepared by the United States government’s executive branch for Congress. It outlines the main national security concerns of the United States and how the administration plans to deal with them.
  • The Intelligence Elected Committee of the United States Senate, the committee of the United States federal government, consisting of members of the United States Senate to oversee the United States Intelligence Community.

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ

İletişim Başkanlığı'ndan 9 Mayıs KOVİD-19 tablosu

2019’un son günlerinde Çin’in sınai bölgesi Wuhan’da ortaya çıkan Covid-19 adlı virüsün neden olduğu salgın, çok kısa bir süre içerisinde tüm tedbirlere rağmen küresel bir nitelik kazanmış ve günümüzde 188 ülkeyi etkileyen bir pandemi haline gelmiştir. Halen (15 Haziran 2020) tüm dünyada vaka sayısı 7 milyonu, yaşamını kaybedenlerin sayısı da 400 bini geçmiş durumdadır.

Salgının sağlık sistemi üzerindeki tüm dünyada meydana getirdiği kaosu azaltmak, hayatları korumak ve enfeksiyon eğrisini yavaşlatmak için, hükümetler acil tedbirleri devreye almışlardır: Sosyal uzaklaşma, karantina, sokağa çıkma yasakları, mal ve insan hareketliliklerinin geniş ölçüde kısıtlanması, vb. Peki alınan önlemler pandemi sürecinde neleri beraberinde getirdi? Gelin, birlikte bu konuyu biraz açmaya çalışalım.

Okumaya devam et “SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ”

F5: YENİLENEN EKONOMİ

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

…Pahom gözü doymak bilmeyen, toprağın hep daha fazlasını ve daha verimlisini arzulayan bir Rus çiftçisidir. Pahom her ne kadar kazanırsa kazansın, her ne kadar toprağı olursa olsun yeri hep kendisine dar gelmektedir ve komşularıyla anlaşamamaktadır. Toprağını çoğaltmak için sürekli biriktiren, krediyle mahsul eken bu çiftçi köyde kendisinden başka zengin olanları da kabullenememektedir. Başka köylerde daha ucuza ve daha geniş topraklar araştırır, bulunca da elinde avucunda ne varsa satıp o köye yerleşmektedir.

Okumaya devam et “F5: YENİLENEN EKONOMİ”

MODERNİZMİN VİCDAN”SIZI”

GİRİŞ

  Bu çalışmada Charles Dickens’ın “Zor Zamanlar” adlı eseri modernite bağlamında ele alınacaktır. Değerlendirme sürecinde yer yer eserden ve çeşitli kaynaklardan alıntılar verilecek olup metin dipnotlarla zenginleştirilmeye çalışılacaktır. Böylece sanayi devrimiyle ortaya çıkan toplumsal, ekonomik ve kültürel birçok gelişme modernizm ile bağlantılı olacak şekilde bu kitap özelinde analiz edilecektir.

Okumaya devam et “MODERNİZMİN VİCDAN”SIZI””

YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER

Yeni tip koronavirüsün Çin’in Wuhan kentinde görülmesiyle birlikte tüm dünyaya sıçraması çok kısa sürede gerçekleşti. Burun akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük, ateş ve nefes güçlüğü gibi belirtilere sahip olan hastalık ilk etapta devletler ve insanlar tarafından ciddiye alınmasa da sonraki süreçte bir panik havasına neden oldu. Türkiye’de de ilk vakanın görülmesiyle birlikte insanların marketlere ve çoğunlukla temizlik ve kuru gıda ürünlerine akın etmesi ekranlarımıza yansıdı.

Okumaya devam et “YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER”

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi COVİD-2019

     Bugün İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi bünyesinde “yeni tip koronavirüs” temalı bilgilendirme toplantısı düzenlendi. Katılımın yoğun olduğu toplantıda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikro Biyoloji A.B.D. Başkanı Prof. Dr. Haluk Eraksoy konuşmacı olarak yer aldı.

     Son birkaç aydır hakkında çok sayıda spekülasyon yapılan 2019-NCOV hakkında doğru bilinen yanlışlara cevapların verildiği toplantının satır başları yazımızda…

Okumaya devam et “İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi COVİD-2019”

2019 Üniversite Etki Sıralaması

Günümüzde üniversitelerin tek rolü salt eğitim vermekten çıkmıştır. Fil dişi kulelerinde araştırma yapan ve toplumla arasına set çeken kurumlar olmaktan uzaklaşan üniversiteler, çağımızda kamu ve özel sektörle giderek iç içe geçmeye başlamış ve ortak amaçlara eğilmişlerdir. Gerek inovasyon merkezleri olma konusunda gerekse toplumu dönüştürme konusunda etkin rol oynamaya başlayan üniversiteleri değerlendirmede artık verdikleri salt eğitime bakmak yetersiz kalmaktadır.

Okumaya devam et “2019 Üniversite Etki Sıralaması”