P.J.Proudhon ve P.Kropotkin: Anarşist Bir Düzende Ekonomi ve Toplumsal Organizasyon

Özet

Anarşizm teorisi son iki yüzyılın en çok tartışılan siyaset teorileri arasındadır. Yaklaşık olarak aynı dönemlerde yaşamış Fransız ekonomist ve düşünür Pierre Joseph Proudhon’un karşılıklılık ve federalizm ilkeleri ile Rus düşünür Pyotr Kropotkin’in ortaya koyduğu karşılıklı yardım ve federalizm ilkeleri bu çalışmanın araştırma konusudur. Anarşizm teorisine önemli katkılarda bulunan bu iki düşünürün  anarşist bir düzendeki ekonomik ve toplumsal organizasyonu hakkındaki fikirleri arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. 

Anahtar Kelimeler:  Anarşizm, Karşılıklılık, Federalizm, Karşılıklı Yardım , Geleceğin Toplumu

Giriş

Siyaset bir yönetme sanatıdır. Toplumları, kaynakları, fikirleri, kısacası insana dair her şeyi yönetmeye yarayan bir bilimdir. Carl Schmit’in deyimiyle ise: “Siyaset kaderimizdir.”1 İyi siyasetin yapıldığı yerde yaşamlarımız iyiye, kötü siyasetin yapıldığı yerde ise yaşamlarımız kötüye gider.Geçmiş ve geleceği siyaset tayin eder. Onun icadı insanlık uygarlığı için kaçınılmaz bir başlangıç olmuştur. Kimi uygarlıkların da sonunu getirmiştir. Siyaset güçlü bir kavramdır. Doğa içindeki zihnimiz ve bedenimiz ona ait gibidir. Bu yüzden özgürlüğümüz onun biçimine bağlıdır. İnsanlık uygarlığının devamı için siyaseti en “İyi” hale getirmek için çabalamak çoğu filozof tarafından büyük erdem olarak anılmıştır. Anarşizm teorisi de, diğer tüm siyaset bilimi teorileri gibi kendi “İyi” siyaset biçimini ilan etmiştir. Bu siyaset biçimine göre insanlar üzerinde bir yetke kabul edilemez bir şeydir. İnsan hiçbir baskı aracı olmadan özgür bir şekilde yaşamalıdır. Kendi “İyi” biçimini ilan eden anarşizm teorisinin ekonomik ve toplumsal organizasyon için ortaya koydukları iddialar bu çalışmanın konusu olacaktır. Bir teorinin ekonomi bilimi için sunduğu fikirler, o teoriyi inşa edecek ve yaşatacak bir öneme sahiptir. Nitekim bir teoriyi anlamak onun ekonomi ve toplumsal organizasyon için ortaya koyduğu düşünceleri anlamaktan başlar. Anarşizm teorisi, siyaset bilimi içerisindeki en tartışmalı olan teorilerden biridir.  İşte bu noktada anarşist teoriyi daha iyi kavrayabilmek için, teorinin gelişmesine büyük katkıda bulunan Fransız ekonomist Pierre Joseph Proudhon’un karşılıklılık (mutuality) ve federalizm ilkesi ile Rus anarko-komünistlerden Pyotr Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşma (mutual aid) ve federalist nitelikteki gelecek toplumuna (future society) dair fikirleri incelenecektir. Birbirlerine yakın dönemlerde yaşayan bu iki teorisyen arasında bir karşılaştırma yapılarak, teorilerin özüne dair fikirler ortaya çıkarılmaya çalışılacaktır.

Proudhon: Karşılıklılık İlkesinin Özü

Pierre Joseph Proudhon, yaşadığı yüzyıla ve sonraki yüzyıllara bıraktığı önemli fikirleriyle isminden söz ettiren önemli bir Fransız ekonomist ve siyaset teorisyenidir. Onun siyaset ve ekonomi alanındaki düşünceleri, ekonomik güçler kavramı etrafında gelişmiştir. Karşılıklılık (mutuality) altında topladığı ilkeler ise rekabet, kolektif güç, mülkiyet, dernek, işbölümü gibi eylemlerdir. Proudhon’a göre Fransız devrimi her ne kadar feodalizmi  ortadan kaldırsa da ekonomik güçleri organize etmede başarılı olamamıştır. Onun için mesele, ekonomik güçler arasındaki dengeleri yeniden yazmaktır ve bu dengeler toplumun her üyesinin katılımıyla sürdürülebilirdir. Fakat insanların keyfi davranışları emeğin değerini nasıl etkilerdi? Proudhon için emek keyfi iradeler için değil herkesin yararına olacak şekilde organize edilmeli ve örgütlenmelidir.  Aksi halde, yönlendirilmeyen emek bir kaosa sebebiyet verebilirdi. Ona göre siyasal otorite ekonomik organizasyonu sağlama hususunda başarısızdır. Bunun sebebi ise onun despotik ve gücü kötüye kullanma eğiliminde oluşudur. 

Bireyselliği ön plana çıkaran anarşist düşünürlerden farklı olarak Proudhon, bazı yazarlarca organik anarşist olarak tanımlanır.2 Ona göre anarşizm hükümetler olmadan kurulan sosyal bir düzendir. Fakat Proudhon, siyasal bir düzenden ziyade mevcut siyasi sisteme karşı bir ekonomik sistem kurma çabasına girmiştir. Onun hedefi yasaların azınlık ya da çoğunluk grupları tarafından belirlenmesi değil her yurttaş veya komün tarafından belirlenmesidir. Düşünürün kurmuş olduğu ekonomik sistem siyasi merkezileşme yerine ekonomik merkezileşmeyi öne çıkarmaktadır. Proudhon’un zihnindeki ekonomik sistem, insan haklarına (Droit Humain) uygun ve gelişmekte olan sanayinin pratiğine dayanan yeni bir rejim olacaktır. Bu rejimin refahı evrensel olarak dağıtacağını iddia eden Proudhon, tasavvur ettiği ekonomik rejim sayesinde yurttaşların özgür olacağını vurgulamaktadır. 

Théorie de La Propriété, Qu’est-ce que la propriété ? ve Du Principe Fédératif  isimli eserlerinde, sözleşme yoluyla, öz yönetime dayalı (self-government) ve hükümetsiz bir toplumda ortaya çıkan ticaret ilkelerinin sosyal kontrole dayandığını iddia eden Proudhon, doğal değişim yani mutuality – karşılıklılık  ilkesini ortaya atar. Karşılıklılık, özgürlük ve düzen arasındaki bir sentezi ifade eder. Bu sentezin özel mülkiyet ile kolektif mülkiyet düşüncelerinin bir sentezi olduğu söylenebilir. Proudhon’a göre böylesi bir  düzenin gerçekleşebilmesi için gerekli olan en önemli husus mülkiyet haklarının adil ve eşit bir şekilde yurttaşlara teslim edilmesidir.3 

Bir anarşist düşünür olarak Proudhon, diğer anarşizm taraftarları gibi hükümetleri yerinden edecek bir devrimi değil, toplumların yönlerini değiştirecek evrimlere inanmaktadır. Eserlerinde mülkiyetin hırsızlık olduğunu iddia eden bir düşünürün, özel ve kolektif mülkiyeti nasıl tanımladığını bilmek büyük önem arz eder. Örneğin Proudhon, “Qu’est-ce que la propriété ?” adlı kitabının ikinci bölümünde özel mülkiyetin korunmasını sağlayan yasalara tepkisini şu ifadelerle anlatır: 

“The Roman law defined property as the right to use and abuse one’s own within the limits of the law—jus utendi et abutendi re sua, guatenus juris ratio patitur. A justification of the word ABUSE has been attempted, on the ground that it signifies, not senseless and immoral abuse, but only absolute domain. Vain distinction! invented as an excuse for property, and powerless against the frenzy of possession, which it neither prevents nor represses.”4

Yaklaşık yirmi bir yıl sonra, 1861 yılında yayınladığı  Du Principe Fédératif isimli kitabında toplumsal kontrol için bir temel olabilecek federalizm ilkesini dünyaya tanıtmıştır. O dönemde Fransa’nın İtalya ile ilgili sorunları, onu bu ilkeyi ortaya atmasında etkili olmuştur. Bu haliyle, federalizm ilkesi hem pratik hem de siyasal niteliktedir. Hiç şüphesiz bugün federalizm denildiğinde aklımıza gelen tanımlarla, Proudhon’un ortaya koyduğu federalist ilke arasında farklılıklar bulunmaktadır. Düşünürün gözünde federalizm özgürlük ve otoritenin barışmasını ya da uzlaşmasını ifade etmektedir:

“…une convention par laquelle un ou plusieurs chefs de famille, une ou plusieurs communes, un ou plusieurs groupes de communes ou Etats, s’obligent réciproquement et également les uns envers les autres pour un ou plusieurs objets particuliers, dont la charge incombe spécialement alors et exclusivement aux délégués de la fédération.”5

Esasta Proudhon’un federasyon ile ilgili yapmış olduğu bu tanım, Rousseau’nunki gibi siyasal değil ekonomik bir sözleşme niteliğindedir. Bu sözleşmede karşılıklılık ilkesi ile toplumun fertleri arasındaki ilişkiler belirlenir. Yazar yukarıdaki ifadesine dipnot olarak Rousseau’nun toplum sözleşmesi ile kendisinin sunmuş olduğu sözleşme arasında bir karşılaştırma yapma gereği duymuştur. Rousseau’nun toplum sözleşmesini gerçek olmayan kurgusal bir hipotez olarak değerlendirirken, federalizm teorisinin daha gerçekçi olduğunu belirtir. Du Principe Fédératif isimli eserinde federasyon ilkesi ile ilgili sunduğu ifadeler onun böylesi bir toplumsal ekonomik  düzenin temellerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar:

“Ce qui fait l’essence est le caractère du contrat fédératif (…) c’est que dans ce système les contractants, chefs de famille, communes, cantons, provinces ou Etats, non seulement s’obligent “synallagmatiquement”6 et commutativement les uns envers les autres, mais ils se réservent individuellement, en formant le pacte, plus de droits, de liberté, d’autorité, de propriété, qu’ils n’en abandonnent (…).”7

Proudhon’a göre federalist bir düzende aşırı otorite ve keyfi düzenlemelere yer yoktur. Emeğin egemenliği vardır. Toplumun her noktasında (okullarda, ticaret şirketlerinde, tarlalarda, parlamentoda) siyasal demokrasi yerine endüstriyel bir demokrasiyi öne çıkarmaktadır. Proudhon’un federalizm anlayışı bize onun karşılıklılık ilkesini anlamamızı sağlar. Karşılıklılık ilkesi bir kez siyasal alana uygulandığında federalizme dönüşür. Kısaca bu iki formül Proudhon’un ekonomik ve siyasal devrim için sunmuş olduğu formüllerdir. 

Kropotkin’in Gelecek Toplumu Tasavvurunda Toplumsal Organizasyon

Bir devrim sonrasında oluşacak olan gelecek toplumunun (future society) sosyal, siyasi ve ekonomik düzeni üzerine düşünen Pyotr Kropotkin, geleceğin topluluklarının esas ilkelerini eşitlik, dayanışma ve özgürlük üzerine bina etmiştir. Kropotkin’e göre bu, özel üretim araçlarının ortak mülkiyete dönüştürülmesi ve mevcut siyasal sistemin kaldırılarak bağımsız ve özgür toplumların kurulmasıyla mümkün olabilirdi. Pozitif bilim teorilerinden etkilenen Kropotkin, insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma (mutual aid)  konusundaki düşüncelerini 1902 yılında nihayet kitaba çevirebiliği makaleleri ile formüle etmiştir. Eflatun’un deyimine yakın ifadelerle Kropotkin, insanın içinde bulunduğu sosyal yapıları koruyan ve işbirliği yapma güdüsüne sahip bir sosyal hayvan olduğunu savunmaktadır. Hatta öyle ki düşünür, baskıcı güçler ve acımasız savaşların insanın içindeki dayanışma ve yardımlaşma duygusunu köreltemediğini iddia etmiştir.

Pyotr Kropotkin bir anarko-komünisttir. Anarşist komünizm Godwin’in ifadesiyle: “devletsiz toplum fikri bütün doğal ve sosyal zenginliğin toplumsal sahipliğini ve üreticilerin hür işbirliği ile ekonomik hayatın devam ettirildiğini varsaymaktadır. O, bu düşünce ile daha sonraki anarşist komünizmin gerçek kurucusu olmuştur” (Rocker 1994:13). Kropotkin gibi diğer anarşistler temel ilkeleri ortak mülkiyet, ademi merkeziyetçilik ve kendi kendini yönetim olan bir anarko-komünizm formu geliştirmiştir.8 Kropotkin’in kafasında kurduğu anarşist ve aynı zamanda komünist toplumlar, karşılıklı yardımlaşma ilkesi etrafında çeşitli işbirlikleri yaparak özgür bir yaşam sürebilirlerdi. Denilebilir ki, ekonomik ve siyasal özgürlük Kropotkin’in düşüncelerinin ana hedefleridir.  Pyotr Kropotkin’in ideal toplumunda örgütlenme, üretim ve tüketim için insanlar federe gruplar halinde olmalıdır. 1902 yılında yayınladığı Memoirs of A Revolutionary adlı kitabında düşüncelerini daha geniş olarak ele almıştır:

“A society of equals, who will not be compelled to sell their hands and brains to those who chose to employ them in a haphazard way. But who will be able to apply their knowledge and capacities to production in an organization so constructed as to combine all the efforts for producing the greatest sum possible of well-being for all, while full, free scope will be left every individual initiative. This society will be composed of a multitude of associations, federated for all purposes which require federation […] communes for consumption, making provisions for dwellings, gas works, supplies of food, sanitary arrangements, etc. There will be full freedom for the development of new forms of production, invention and organization; individual initiative will be encouraged and the tendency towards uniformity and centralization will be discouraged. Moreover, the society will not be crystallized into certain unchangeable forms, but will continually modify its aspects, because it will be a living, evolving organism; no need of government will be felt, because free agreements and federation take its place.”9

Peki Kropotkin’in ideallerinin gerçekleşeceği gelecek toplumlar nasıl gelecek idi? Proudhon gibi zamanla evrimleşerek mi yoksa ani bir devrimle mi? Kropotkin, yeni gelecek toplumun bir devrim sonrası gerçekleşebileceğine inanmaktadır. Esasta onun bu düşüncesinin arkasındaki nedenler oldukça basit gerçekliklere dayanmaktadır. Gücü elinde bulunduranların bundan kolay kolay vazgeçmeyecekleri gerçeği. Pyotr Kropotkin, Karl Marks’ın aksine, devrimin çoğunlukla işçi sınıfının değil, çiftçilerin oynayacağı büyük rol ile gerçekleşeceğini öne sürmekteydi.10 Devrim, belirli bir sınıfın üyeleriyle değil, toplumun genelinin katıldığı kitlesel nitelikte bir devrim olacaktı.

Kropotkin’e göre devrimci aktivistler toplumun genelinin refahını amaç edinmeliydiler. Zaten onun iddiası zenginliğin tüm topluma ait olduğu yönündeydi. Üretim araçları ve mülklerin kamulaştırılarak servetin topluma paylaştırılması refaha sahip olma hakkı için (the rights to welfare) büyük bir önem arz etmekteydi. Devrimden sonra ekonomi bilimi, üretime dayalı servet edinme amacını taşıyan geleneksel halinden ayrılarak tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir bilim haline gelecekti. İlk önce insanların ihtiyaçları incelenecek, daha sonra ise bu ihtiyaçları sağlamanın araçları bulanacaktı. Nihayetinde ekonomi, insanın ihtiyaçlarını ve bunları asgari bir insan enerjisiyle sağlayabilmenin yollarını araştıran bir bilim haline gelecekti. 

Kropotkin, ekonomik krizlere fazla üretimin ve kaynakların yanlış dağıtılmasının neden olduğunu düşünmektedir. Kropotkin’in düşüncelerindeki gelecek toplumunda, kapitalizmi ve özel mülkiyet ilkelerini yeniden yaratan ücret sistemi ortadan kaldırılarak yerine ödül sistemi getirilecektir. Düşünüre göre, ihtiyaçlara göre ödüllendirme ve kabiliyete göre üretim yeni bir ilke olarak benimsenebilirdi. Pyotr Kropotkin’in ödüllendirme sistemi hakkındaki düşünceleri her ne kadar işçileri teşvik eden bir yöntem olarak görülse de o, ücret teşviki olmadan işçilerin çalışmayacağı fikrini öne süren teorileri reddetmiştir. Böylece fikirleri Bakunin’den ayrılmaktadır. Bilindiği üzere Bakunin’in iddia ettiği devrimden sonraki düzende insanlar, çalışmalarına göre ödüllendirileceklerdir.11 Pyotr Kropotkin bu iddiaya karşı çıkar çünkü her bir bireyin çalışma süresinin ya da çalışmalarının topluma katkılarını denetlemek ve değerlendirmek zor olacaktır. Ekmeğin Fethi adlı eserinde Pyotr Kropotkin, ücret konusunu kapsamlı bir şekilde ele alarak, adil bir şekilde ödüllendirmenin tek bir yol ile mümkün olacağını savunmuştur. Bu yol “bireyin yaşam ve refah hakkı” ilkesine göre kişinin ihtiyaçlarını ölçüt olarak kullanmaktır. Aslında Kropotkin, çalışmanın zorlama olmaksızın gerçekleşeceğine ve insanların yaptığı işlerden ve hobilerinden tatmin olacaklarını düşünmektedir. Böylece bireylerin topluma olan kendiliğinden katkıları artacaktır ve teşvik sistemine artık ihtiyaç kalmayacaktır.

Peki insanlar hangi alanda çalışacaklarına kendileri mi karar verecektir? Bu her bir bireyin bir alanda uzman olmasını mı gerektirecektir? Kropotkin’in her iki soruya cevabı evet’tir. Düşünüre göre uzmanlaşma, insanların genel bir eğitim aldıktan sonra ilgi ve yeteneği doğrultusunda yöneleceği bir şeydir. Ayrıca onun fikirleri, devrimden sonraki anarko-komünist düzende iş bölümü çağı sona erecek ve endüstri ve tarım bütünleşerek çiftçi ile teknisyenin artık tek bir kişi içinde birleşeceği yönündedir. Teknoloji ve makinelerin gelecek toplumdaki yeri Kropotkin için önemlidir. Teknolojik gelişmeler üretim alanının ötesinde insani ve ekonomik faaliyetlerin tamamında etkisini gösterecek unsurlardır.12 Ayrıca teknolojik araçlar ve makineler kuruldukları topluluklara ait olacaktır. Bunun yanı sıra Kropotkin tarımın sanayi işletmelerine entegre edilmesini önermektedir. Çünkü düşünüre göre  kolektif üretim sanayiye olduğu kadar tarım için de faydalıdır. Kropotkin, kolektif çiftliklerde çalışmanın keyifli ve aynı zamanda verimli olacağına inanmaktadır. 

Günümüzde fiziksel olarak saatlerce çalışmak zorunda kalanların payına pek düşmeyen, düşmesi de beklemeyen entelektüel işi Kropotkin fiziksel işle birbirine entegre etmeyi önermektedir:

“Where each individual is a producer of both manual and intellectual work; where each able-bodied human being is a worker and where each worker works both in the field and the industrial workshop; where every aggregation of individuals, large enough to dispose of a certain variety of natural resources, produces and itself consumes most of its own agricultural and manufactured produce […] Every nation with its farmers and industrialists, every person who works in agriculture or industry and combines his scientific know- how and skills, will create an ideal and cultured nation.”13

Pyotr Kropotkin’in tasavvur ettiği böylesi bir toplum düzeninde bilimin üretildiği enstitüler ufak bir akademisyen grubunu değil, el işçiliğinde de yetenekli olan bilim insanlarını, fabrika işçilerini, araştırmacıları ve çiftçileri de içerecektir.14

Kropotkin’e göre gelecek toplumdaki çalışma zevkli ve çekici hale getirilmelidir. Dahası çalışmak, insanın ufkunu genişletmelidir ve kendi karakterini ve yaratıcılığını ortaya çıkarmasına yardımcı olmalıdır. Ona göre özgür bir toplumun yegane temeli budur. Devrimden sonra iş yerleri havadar ve hijyenik ortamlara dönüştürülmelidir. Bu sayede insanlar çalışırken daha verimli ve üretken olacaklardır. Kropotkin’in bir başka varsayımı ise çalışma zamanı ile ilgili olmuştur. Düşünür, toplumun her üyesinin çalışıp ürettiği bir düzende kısa bir süre sonra insanların yalnızca yarım gün çalışmalarının yeterli olabileceğini, böylece diğer kalan zamanlarını boş zaman olarak değerlendirebileceklerini öne sürmüştür. 

Toplumsal organizasyonun olmazsa olmazı hiç şüphesiz eğitimdir. Eğitim, bir toplumun siyasal, ekonomik ve sosyal evrelerini etkilemede en önemli araçlar arasındadır. Kropotkin, devrim sonrasında her insanın toplumsal meselelerle başa çıkmasını sağlayacak, bilim ve sanatın da içinde olduğu kapsamlı bir eğitim almasının gerekliliğinden bahsetmiştir. Düşünüre göre, gençler hümanistik, sosyal ve bilim odaklı bir eğitim alarak yaşadığı dünyayı anlayabilecek ve üretim sürecine kolayca katılabileceklerdir.15 Ayrıca belirtilmelidir ki, Pyotr Kropotkin’in gelecek toplumunda insanlar işbirliği içerisinde üretime katılırken bireysel olarak özgür olmalıydılar. Yani bireyin üretime katılması için üzerinde hiçbir baskı ya da tahakküm kurulmamalıydı. Çünkü seçme hakkı da bireysel özgürlüğün alanına girmekteydi. 

Karşılılık ile Karşılıklı Yardımlaşma Arasında Bir Fark Var mı?

Kendisini anarşist olarak tanımlayan ilk kişi olan Fransız ekonomist Pierre Joseph Proudhon ile anarko-komünizm üzerine teoriler yazan Rus düşünür Pyotr Kropotkin’in anarşist bir düzendeki ekonomi ve toplumsal organizasyon hakkındaki fikirleri yukarıda incelenmiştir. Her iki düşünürün formülasyonunda da bireylerin ve böylece toplumların özgürlüğü esastır. Denilebilir ki, hem Proudhon hem de Kropotkin teorilerinde federatif bir topluma işaret edilmektedir. Fakat düşünürlerin benzer kavramlara ilişkin iddiaları farklı biçimlerde yer alır. Örneğin, P.J.Proudhon, karşılıklılık ilkesini (mutuality) özel mülkiyet ile kolektif mülkiyetin bir sentezi olarak  ortaya atmıştır. Fakat Kropotkin’in düşüncelerindeki gelecek toplumuda özel mülkiyete yer yoktur. Ona göre her şey mülksüzleştirilmeli yani ortak mülkiyet haline getirilmedir. Diğer taraftan, Proudhon’un ortaya koymuş olduğu federalizm ilkesi özgürlük ve  otoritenin bir arada sorunsuz ilerlemesine dayalı iken Kropotkin’in federalist bir düzen içindeki geleceğin toplumu tasavvuru yalnızca kolektif kararların alınacağı ve uygulanacağı bir nizamı vurgulamaktadır. Dahası, Kropotkin’in formüle ettiği toplumun üzerinde hiçbir otorite bulunmamaktadır. İki düşünür arasındaki bir başka farklılık zihinlerindeki ideal toplumların ortaya çıkış şekli noktasında yer alır. Örneğin, Proudhon Fransız Devrimi’nin sonuçlarını öne sürerek değişimin devrim ile olmayacağına ikna olmuştur. Onun için değişim zaman içerisinde evrim ile gerçekleşecektir. Pierre Joseph Proudhon’un aksine Pyotr Kropotkin ideal topluma yani gelecek topluma ancak ani bir devrimle ulaşılabileceğine inanır ve devrimin hemen sonrasında olacaklar için planlar hazırlar. Sonuç olarak, düşünürlerin ortaya attığı fikirler kelime kökü olarak birbirlerine benzeselerde her iki teoride de farklılıklar bulunmaktadır. Fakat unutulmamalıdır ki, her iki fikir insanının düşünceleri özgür ve tahakkümsüz bir toplum özlemi etrafında birleşir. 

Sonuç

Bir siyaset teorisi olarak anarşizm, bazen gerçekçi ve bazende ütopik düşünceler zeminine oturtulurken, arzu edilen düzen biçiminin tüm insanlar için ve tüm koşullar altında (farklı zihniyet, ahlak anlayışı, kültür ve dil unsuru) uygulamada nasıl gerçekleşeceği konusu hala tartışılan bir teori niteliğindedir. Proudhon ve Kropotkin’in anarşist bir toplum düzenine dair fikir ve iddialarını mercek altına alan bu çalışma iki farklı teorisyenin ekonomik ve toplumsal organizasyon hususlarında ortaya koydukları ilkeleri ayrı ayrı ele almıştır. Bunun yanı sıra, iki düşünürün formülasyonları arasında karşılaştırma yapılarak benzer kavramlar arasındaki farklı anlayış ve ifadelere açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Özgürlük fikri çerçevesinde birleşen anarşizm teorisi tüm toplumlar için “İyi” siyaset biçiminin kendisi olduğunu öne sürmektedir. Teori her insanın özgürlüğü için onurlu bir başkaldırıya cesaret ederken, binlerce yıllık geçmiş tecrübesi olan farklı toplumların her biri için uygulanabilir reçeteler sunamamaktadır. Çünkü özgürlük kavramı herkes için farklı bir tecrübe niteliğindedir. İnsanlar özgür olmayı sabit kurallar yoluyla öğrenemezler. İki düşünürde tasavvur ettikleri düzene insanların peşinen razı olacaklarını düşünmektedirler. Proudhon ve Kropotkin’in ifadelerinden anlaşılan, insanların özgürlükleri için yapmayacakları hiçbir şeyin olmamasıdır.  Peki insanlar gerçekten özgür olmak mı istiyorlar? Herkesle eşit olmak, her şeye ama hiçbir şeye sahip olma fikri onları gerçekten mutlu edecek yada özgürleştirecek midir? Bu sorulara bir cevap bulmak zordur. Çünkü sorun özgürleşmek değil, insanların  özgürlük üzerine düşünmemeleri ve artık onu arzu etmemeleridir. Bilinmelidir ki, eğer bir devrim olacaksa bu ilk önce insanların zihinlerinde gerçekleşmelidir. Ancak bunu başardıktan sonra insanlar dayanışma içerisinde yaşamaya dair bir umut besleyebilirler. Özgürlüğü arzulamama sorunu siyaset ya da ekonomi ile ilişkili ise, bu arzuyu unutturan tüm unsurların hepsi ortadan kaldırılmalıdır. Bunun anlamı devlet otoritesini ortadan kaldırmak ya da bir devrimle farklı bir ekonomik sistem altında yaşamaya başlamak değildir. Nitekim, bilinen tarihin en başından beri insan köleliği icat etmiş bir varlıktır. İlginç olan aynı varlığın sanat ve müziği de icat etmiş olmasıdır. Anarşist teori, her ne kadar pratikte uygulanabileceğini ispat etmiş olsa da, köleliği icat eden insan ile sanat ve müziği icat eden insan çeşitlerini bir arada ve özgür bir şekilde yaşatmaya yarayacak sürdürülebilir  siyasi ve ekonomik reçeteler ortaya koyma hususunda henüz yeterli değildir.

Kaynakça

1  Schmitt, Carl, Siyasal Kavramı, Metis Yayınları, İstanbul 2006, s. 9-108.

2  William H. George Proudhon’u organik anarşist olarak tanımlayan düşünürlere örnek olarak verilebilir.

3 Pierre-Joseph Proudhon. “What Is Property? : An Inquiry Into The Principle of Right and of Government”,1890, p.141-142.

4  Pierre-Joseph Proudhon. “What Is Property? : An Inquiry Into The Principle of Right and of Government”,1890, p.141-142. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çevirisi: “Roma hukuku, kanunun sınırları içinde kişinin kendi mülkiyetini  kullanma ve kötüye kullanma hakkı olarak tanımladı – jus utendi et abutendi re sua, guatenus juris ratio patitur. Kötüye kullanma kelimesi anlamsız ve ahlaki olmayan kötüye kullanımı değil, yalnızca mutlak mülkiyet alanını ifade ettiği gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Beyhude ayrım! mülkiyet için bir bahane olarak icat edildi ve mülkiyet çılgınlığına karşı güçsüz, ne engelliyor ne de bastırıyor.”

5 Pierre-Joseph Proudhon. “Du Principe fédératif”, 1863, p.67 / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: ‘’…anlaşmaya göre, bir veya birden fazla aile reisinin, bir veya daha fazla topluluğun, bir veya daha fazla topluluk gruplarının veya devletlerin, sorumluluğu özellikle ve  sadece federasyon delegelerine düşen bir veya birden fazla belirli nesneler için karşılıklı olarak birbirlerini zorunlu kılarlar.’’

6 synallagmatiquement: iki tarafı da bağlayıcı hükümlerle taahhüt altına sokan sözleşme.

7  Pierre-Joseph Proudhon. “Du Principe fédératif”, 1863, p.68. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: “Özü oluşturan unsur federatif sözleşmenin niteliğidir(…)bu sistemde, müteahhitler, aile reisleri, topluluklar, kantonlar, bölgeler veya Devletler, birbirlerini yalnızca sinallagmatik ve değişmeli olarak zorunlu kılmakla kalmayıp, aynı zamanda vazgeçemedikleri daha fazla hak, yetki ve mülk kapsamında bir anlaşma oluşturarak kendilerini bireysel olarak muhafaza ediyorlar.”

8  Çuhadar, Cengiz . “Anarşizm Düşüncesindeki Farklılıklar”. Dini Araştırmalar 16 / 43 (16-12-2013) (December 2013): 112-114 .

9 P. Kropotkin, Memoirs of a Revolutionary (New York: Dover Publications, 1971): p.398-399. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: “Kendilerini keyfi bir şekilde kullanmayı seçenlere ellerini ve beyinlerini satmaya mecbur kalmayacak bir eşitler toplumu. Ancak, herkes için mümkün olan en büyük toplam refahı üretmeye yönelik tüm çabaları birleştirecek şekilde inşa edilmiş bir organizasyonda, bilgi ve kapasitelerini üretime uygulayabilecek, buna karşın her bir bireysel inisiyatifte tam, serbest kapsam bırakılacaktır. Bu toplum, federasyonu gerektiren tüm amaçlar için federe olan çok sayıda dernekten oluşacaktır [… ] tüketim için komünler, konutlar, petrol işleri, gıda tedariği, sıhhi düzenlemeler vb. Yeni üretim, buluş ve organizasyon biçimlerinin geliştirilmesi için tam özgürlük olacak; bireysel inisiyatif teşvik edilecek ve tekdüzelik  ve merkezileşme eğilimi hayal kırıklığına uğratılacaktır. Dahası, toplum belirli değişmez biçimlerde kristalize (kırılgan) olmayacak, ancak sürekli olarak yönlerini değiştirecektir, çünkü yaşayan, gelişen bir organizma olacaktır; hükümete ihtiyaç hissedilmeyecek çünkü özgür anlaşmalar ve federasyon onun yerini almaktadır.”

10  P. Kropotkin,The Conquest of Bread, G. P. Putnam’s Sons, New York and London, 1906, Chapter XVII.

11 P. Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow (London: George Allen and Unwin, 1974):p.152.

12 P. Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow (London: George Allen and Unwin, 1974):p.152.

13 P. Kropotkin, Memoirs of a Revolutionary (New York: Dover Publications, 1971): p.27. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: “Her bir bireyin hem bedensel hem de entelektüel çalışmanın bir üreticisi olduğu; her sağlıklı insanın bir işçi olduğu ve her işçinin hem sahada hem de endüstriyel atölyede çalıştığı yerlerde; yeterince büyük olan belirli çeşitlilikteki doğal kaynaklardan tasarruf etmek için her birey topluluğunun kendi tarımsal ve imal edilmiş ürünlerinin çoğunu ürettiği ve tükettiği yer[…]  Çiftçileri ve sanayicileri ile her millet, tarımda ya da sanayide çalışan, bilimsel bilgi ve becerilerini birleştiren her insan, ideal ve kültürlü bir millet yaratacaktır.”

14 P .Kropotkin, Memoirs of a Revolutionary (New York: Dover Publications, 1971): p.169-170.

15 P. Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow (London: George Allen and Unwin, 1974):p.169-187.

KUTUPLAŞMADA KÜRESELLEŞMENİN ROLÜ

Zygmunt Bauman tarafından kaleme alınan Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları (Globalization: Human Consequences) adlı kitap New York Columbia Üniversitesi yayını olarak 1998 yılında ilk kez yayımlanmıştır. Türkiye’de Ayrıntı Yayınları tarafından 1999 yılında yayımlanan kitabın dokuzuncu basımı 2020 yılına aittir. Küreselleşme kitabı, Türkçeye Abdullah Yılmaz tarafından çevrilmiştir. Küreselleşme olgusunun üzerindeki sis perdelerini aralayarak konuya yeni açılımlar kazandıran bu kitap, beş bölümden oluşmaktadır. Bölümlerin sıralanışı ise şöyledir: Zaman ve Sınıf; Mekan Savaşları: Bir Mesleki Başarı Raporu; Ulus Devletten Sonrası – Ama Ne?; Turistler ve Aylaklar; Küresel Yasa, Yerel Düzenler.

Yazar argüman olarak kullandığı toplumsal olaylar üzerinden uzaklık, hareketlilik, yerellik, zaman-mekan sıkışması, yurtsuzlaşma, turist ve aylak gibi kavramlar vasıtasıyla küreselleşmenin bütün bireyleri tesiri altına alan ve bizleri dönüşüme iten bir süreç olduğunu belirtirken aynı zamanda sürecin iki yüzlü bir madalyon misali birleştirdiği ölçüde ötekileştirdiğinin altını çizer.

Sosyolog Zygmunt Bauman, 19 Ekim 1925’te Polonya’nın Poznan kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bauman ve ailesi, 1939’da Nazilerin Polonya’yı işgal etmesi üzerine Sovyetler Birliği’ne göç etmek zorunda kaldı. Eğitiminin bir kısmını burada tamamlayan Bauman, üniversitede çalışmalarının devam etmesini istese de II. Dünya Savaşı’na katıldı. Savaşın sonunda yaralanan Bauman, 1945’te Berlin’in kurtuluşu için ‘Kızıl Ordu’ya katıldı. Polonya ordusunda binbaşı olunca ‘en genç binbaşı’ unvanını elde etti. Bu sırada sosyal bilimlerden felsefe alanında yüksek lisans eğitimine de başladı. (Smith, 1999, 38-39) II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Varşova Sosyal Bilimler Akademisi’ndeki eğitimine devam eden Bauman, 1951’de iyi bir sosyalist toplumun fikirleri ve idealleri olacağına inandığı için Komünist Parti’nin resmi bir üyesi olmuş, 1953’te de akademik kariyerine başlamıştır. 1954 yılına geldiğinde doktora eğitimine başlamış, İngiliz işçi hareketi üzerine çalışmalar yapmıştır. 1960’ların başında Polonya sosyolojisi ile ilgili makaleler yayınlamış, kültür, günlük yaşam, İngiltere ve Amerika sosyolojisi hakkında sayısız kitap kaleme almıştır. 1966’da Polonya Sosyoloji Derneği Yönetim Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 1968 yılında Polonyalı gençleri Komünist Parti ’ye karşı kışkırtmakla suçlandı. Varşova üniversitesindeki görevinden alındı ve sınır dışı edildi. İsrail’de, Kanada, ABD ve Avustralya gibi göçmen ülkelerinde yaşadı. 1971 yılında Leeds Üniversitesi Sosyoloji kürsüsünün başına getirildi ve 1990 yılına kadar bu üniversitede sosyoloji profesörü olarak akademisyenlik hayatını sürdürdü. 1989 yılında Amalfi Ödülünü ve 1998 yılında Theodor Adorno Ödülünü almıştır. 9 Ocak 2017 tarihinde 91 yaşındayken hayata gözlerini yuman Bauman sırasıyla Faşizmi, Reel Sosyalizmi ve Kapitalizmi bağımsız entelektüel kişiliğini koruyarak yaşamıştır.

  Bauman, doğduğu andan itibaren toplum içinde öteki olma durumunu yaşamış, Nazi işgaline uğrayan Polonya’da bir Yahudi olmanın zorluklarını ailesi ile birlikte sonuna kadar hissetmiş ve bu durumun etkilerini eserlerinde sıklıkla işlemiştir. Zygmunt Bauman, 1980’li yıllardan itibaren, Modernizm ile Totaliterizm arasındaki bağlantılar üzerine hem kuramsal hem de sosyolojik incelemeleriyle öne çıkmıştır. Bauman, aynı zamanda postmodernizm hakkındaki çalışmalarıyla da önemli bir yer tutmaktadır. Bancroft (2000, 283), Bauman’ın son zamanlarda sıkça postmodernite ile ilişkilendiriliyor olsa da son derece geleneksel ilgilere sahip bir sosyolog olduğunu ve onun postmodern çağda bir modernist veya postmodernliğin ilk Aydınlanma filozofu olarak anılabileceğini söyler.   Bauman’ı etkileyen isimler şöyle sıralanabilir: Anthony Giddens, Pierre Bourdieu, Karl Marx, Antonio Gramsci, Georg Simmel, Theodor Adorno, Hannah Arendt, Jacques Derrida.

Yazar, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları eseriyle enformasyon akışı, toplum, ulus-devlet, ekonomi gibi unsurların küreselleşmeyle nasıl değişim gösterdiğine dair okuyucunun zihninde yeni sorular oluşturarak cevapların beraber bulunmasında okuru teşvik eder. Küreselleşmenin toplumsal sonuçlarını toplumsal eşitsizlik, güvensizlik ve toplumsal bütünleşme bağlamında ele alan Bauman; hareket özgürlüğü, kutuplaşma, modern kentlerin toplumsal sorunları, suç, teknoloji, tüketim toplumuna gidiş, medya gösterilerinin arka planı ve planlı şehirleşmenin ne kadar düzeni sağladığı gibi alt başlıklara temas ederek bu sorunsallara cevap aramaya koyuluyor.

  Bauman, gerek yöntemsel tercihleri gerekse kavramsallaştırma becerisi ile sosyal bilimlerin pek çok sahasına önemli katkılar sunmuştur. Bunda hem düşüncesine kaynaklık eden kişilerin hem de yararlandığı kuramsal perspektiflerin önemli payı vardır. Bauman, küresel sorunlarla insanların hayatları, tüketim kültürü ile küresel açlık, göç ile güvenlik politikaları arasında ilgi çekici bağıntılar kurabilmekte ve bunları dikkat çekici bir üslupla dile anlatmaktadır. Eserde sunulan yorum çerçevesi ve ortaya konulan analizlerin de gösterdiği üzere Bauman’ın ele aldığı meseleler bilimsel değerini korumaktadır.

Zygmunt Bauman kitabının Zaman ve Sınıf başlıklı ilk bölümünde küreselleşme süreciyle oluşan kutuplaşmanın keskin bir uçuruma neden olduğunu dile getirir. Yazar aynı zamanda yerellikten kurtulan kişinin ortaya çıkacak sorunlardan da kurtulacağını şirketteki yatırım yapan insanlar örneği üzerinden anlatır. Birinci bölümün ilk alt başlığı olan Ortada Görünmeyen Toprak Ağaları, Tip 2’de yazar, geç modern dönemin kapitalistlerinin hareket kabiliyetlerini kısıtlayabilecek tek engelin idari makamların sermaye hakkındaki sınırlamaları olduğunu belirtir. İlk bölümün ikinci alt başlığı Hareket Özgürlüğü ve Toplumların Kendilerini Kurtarmalarında ise anlatılan uzaklığın toplumsal bir çıktı olduğudur ve mesafenin aşılmasındaki hıza ya da ekonomik açıdan düşünülürse o hıza erişim için harcanan maliyete göre uzaklık algısının değişkenlik gösterdiği vurgulanmaktadır. Kitabın ilk bölümünün son alt başlığında yani Yeni Hız, Yeni Kutuplaşmada ise altı çizilmek istenilen husus zamansal/mekânsal mesafelerin teknoloji aracılığıyla önüne geçilmesi durumunun belirli insanları yurtsuzlaştırdığı ve öteki insanların ise kimliklerini net bir biçimde ifade edememesine yol açtığıdır.

İkinci bölüm Mekan Savaşları: Bir Mesleki Başarı Raporu olarak belirlenmiş ve bu bölümde mekan bilincinin korunması ve biz duygusunun ancak farklı olanın dışlanması ve bireylerin tek tipleştirilmesi ile mümkün olacağı anlayışından bahsedilir. İkinci bölümün ilk alt başlığı olan Haritalar Savaşında modernleşmenin dünyayı cemaatler üstü devlet yönetimi için uygun hale getirme amacına hizmet ettiğinden dem vurulur. Kitabın ikinci bölümünün ikinci başlığında yani Mekanın Haritalandırılmasından Haritaların Mekansallaştırılmasına bölümünde ise tekel kurmanın kolaylaşması için şehrin haritanın mekan üzerindeki bir izdüşümünden öte anlamının olmaması gerektiği savunulur. İkinci bölümün üçüncü alt başlığı Agorafobi ve Yerelliğin Yeniden Doğuşu bölümündeki kilitlenen ev, araba kapıları, alarm sistemleri vb. gibi unsurların varlığı bize gösteriyor ki, çağımız her ne kadar modern olarak tabir edilse de insanlar arasındaki etkileşim güvensizlik üzerine kuruludur. İkinci bölümün son alt bölümü olan Panoptikondan Sonra Hayat Var Mı? kısmıyla Panoptikondan önce halkın halk içerisinden seçilenleri izediğini, Panoptikon ile beraber bazı seçilmiş yerellerin öteki yerelleri seyrettiğini ve Synopticona gelindiğinde yerellerin medya aracılığıyla küreselleri seyrettiği anlatılmıştır.

Kitabın üçüncü bölümü Ulus Devletten Sonrası-Ama Ne? ile yazar, devletlerin kendi varlığını sürdürebilmek için egemenliğinden çoğu zaman kendi iradesiyle vazgeçerek müttefik arayışına girmesi meselesini ele alır. Üçüncü bölümün ilk alt başlığı olan Evrenselleşme Mi, Yoksa Küreselleşme Mi? bölümüyle anlatılan küresel sahnenin devletlerin kendi aralarında değil, devlet grupları arasında birlikte barış ve yeri geldiğinde rekabet oyunun oynandığı bir konum halini almasıdır. Üçüncü bölümün ikinci alt başlığı Yeni Mülksüzleştirme: Bu Kez Devletinki aracılığıyla yazar, hareket özgürlüğünün aslında toplumsal meselelerin kolektif eylem şeklinde çözülmesini kısıtladığı sorunsalına yer verir. Üçüncü bölümün son bölümünde yani Hareketliliğin Küresel Hiyerarşisini bir alıntı yaparak aktarmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Washington Politika Araştırma Enstitüsünden John Kavanagh şöyle diyor; “Aslında, küreselleşme bir paradokstur: Çok az sayıda insana çok büyük faydalar sağlarken, dünya nüfusunun üçte ikisini dışarıda bırakır ya da kenara iter.

Eserin dördüncü bölümünde, Turistler ve Aylaklar, günümüz endüstrisinin cezbetme ve ayartmaya dayalı olarak üretim yaptığı vurgulanır. Dördüncü bölümün ilk kısmı olan Bir Tüketim Toplumunda Tüketici Olmakda tüketime dayalı ekonomi mantığının tüketiciyi doyumunun anında olması gerektiği fikrine ittiği belirtilir. Dördüncü bölümün ikinci alt başlığında, Hareket Ettikçe Bölünüyoruz, tüketici toplumunda birinci ya da ikinci dünyanın insanı olmayı belirleyen etkenin tüketicilerin hareketlilik seviyeleri olduğunun altı çizilir. Dördüncü bölümün üçüncü kısmında, Dünyayı Mı Dolaşıyoruz Yoksa Dünya Mı Geçip Gidiyor?, aylak ve turist ayrımı üzerinden küreselleşmenin kimin lehine bir oluşum olarak tasarlandığı tartışılır. Dördüncü bölümün son başlığı Anca Beraber Kanca Beraber turist ve aylağın her ne kadar iki uç kutbu temsil etse de tüketim söz konusu olduğunda tüketici olarak aynı noktada kavuştuğu söylemine dayanır.

Eserin son bölümüne, Küresel Yasa, Yerel Düzenler, geldiğimizde karşımıza güvenlik kaygıları çıkar daha da açarsak bu bölümde yazarın sorguladığı ‘suçlular devletin adaletinde yargılanıyorken gerçekten her sorun adil bir şekilde mi çözülüyor?’ sorusunun yanıtıdır. Beşinci bölümün ilk kısmında, Hareketsizlik Fabrikalarında, iddia edilen nokta ıslah amacıyla inşa edilen hapishanelerin mekânsal bir sınırlamaya mı dönüştüğüdür. Son bölümün ikinci alt başlığı olan Islah Sonrası Çağda Hapishanelerde hapishanelerin gerçek işlevi nedir; yasa ve düzen acaba gerçekten birlikte mi ilerliyor sorusu gündeme getirilir. Beşinci bölümün bir diğer alt başlığı ise Güvenlik: Ele Gelmez Bir Amaç İçin Elle Tutulur Bir Araçtır ve bu kısımda dikkat çeken nokta hayatın değerinin hareket ile ölçülmesinin doğru olacağı ve korkulanın hapsedilmek ve dönüşüme uğramamak olduğudur. Kitabın son bölümünün son başlığı Düzen Dışı Olmakta vurgulanan husus ise suçun her zaman alt sınıflarla, kentin gettolarında yaşamını sürdüren yani yerel olanla beraber anıldığı gerçeğidir.

Yazarın bu kitap bağlamında kullandığı önemli kavramları ve anlamları belirtmek gerekirse;

  • Küyerelleşme: Sermayenin, finansın ve tüm öteki seçim ve eylem kaynaklarının, hareket etme özgürlüğünün yoğunlaşması süreci.
  • Aylaklar: Tüketim potansiyeli kısıtlı olanlar
  • Turistler: Yeterli kaynağa sahip olanlar
  • Küreselleşme: Ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alışverişinden doğan bir uluslararası bütünleşme sürecidir.[1]
  • Panoptikon: Hapishane reformu öncülerinden Jeremy Bentham’ın önerdiği; çalışkan, üretken, ahlaklı insanların yetiştirildiği hapishane sistemi.
  • Synopticon: Küçük azınlığın, büyük çoğunluk tarafından dikizlenmesi işlemidir.
  • Enformasyon: Karar vermeyi kolaylaştıracak biçimde verilerin toplanması, şekillendirilmiş ya da işlenmiş olan verilerden meydana gelen gerçeklik ve sayılardır.
  • Agorafobi: Alan korkusu

Küreselleşme ile hıza ve mekân üstü niteliğe erişen küreseller oluşurken, bu hızı elde edemeyen ve mekânsal bağlardan kurtulamayan insanlar daha da yerelleşmiştir; dolayısıyla toplumun içerisindeki homojen yapılar bozulmaya başlamış ve bireyler arasındaki kutuplaşmalar çoğalmıştır. Küreselleşme ile kültürel hafıza sürekli kendini güncellerken toplum içindeki ortak hafızayı ve kültürü kaybeden bireyler arasında parçalanmalar yaşanmaktadır. Küreselleşme gelişmiş ülkelere daha fazla zenginleşmeyi vaat ederken zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki ekonomik gelir uçurumunu daha da yükseltiyor ve gelişme yolundaki ülkelerin ekonomileri krizler yüzünden iniş çıkışlara maruz kalıyor. Küreselleşmenin meydana getirdiği yeni iktisadi mekanizmalar gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeler üzerinde daha baskın bir denetim mekanizması kurmalarına olanak tanımaktadır. Yeni küresel kültür yerel kültürleri zayıflatarak toplumun kendi kültürüne yabancılaşmasına neden olur. Küreselleşme temas ettiği her şeyi tek tipleştirme amacını gütmektedir.


[1] Al-Rodhan, R.F. Nayef and Gérard Stoudmann. (2006).Definitions of Globalization: A Comprehensive Overview and a Proposed Definition.

Bauman’ın bu eserini kuramsal bir çerçeveye oturtmak istersek; küreselleşme ve topluma yansıyan sonuçlarından hareketle yapısal işlevselciliğe yöneltilen eleştiriler ve Wallerstein’ın Dünya Sistemleri Teorisine yakın bir çizgide durduğunu söyleyebiliriz. Kitabın Değişim Sosyolojisi açısından değerini izah etmek gerekirse; toplumsal değişmeyi sorunsallaştırması bakımından önem arz etmesinin yanında modern kapitalist sistemi, tüketim ve enformasyon toplumunu anlamamıza imkan sağladığı için kitap uzun bir süre daha okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya yöneltecektir.

KAYNAKÇA

  • Bauman, Zygmunt (2020). Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları”, (Çev. Abdullah Yılmaz), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Smith, David (1999). “Zygmunt Bauman Prophet of Postmodernity”, Cambridge: Polity Press.
  • https://tr.wikipedia.org/wiki/Zygmunt_Bauman
  • Bancroft, A. (2000). “Closed Spaces, Restricted Places: the Resurgence of Politics in the Work of Zygmunt Bauman”, Contemporary Politics.
  • Ertoy Muhammed ve Yalçın Haydar (Aralık 2017). “Bauman’ın Sosyolojisi ve (Sosyal) Bilime Bıraktığı Miras”, SDÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 42, ss. 183-198.

US-China Trade Wars Under The New Protectionism Trends and Production and Trade After The Covid-19 Outbreak

Introduction

Trade wars, clearly initiated by the US and China in 2018, the world’s two largest economies, affected international trade in many ways. This conflict, in which trade  protectionism policies were clearly used as a weapon, caused other countries to adopt similar policies. As a result, the volume of international trade has shrunk and many countries have given up a significant part of their free trade policies, prioritizing their national interests. Institutions such as the World Trade Organization remained ineffective in this process. New protectionist measures, which started with the OPEC Oil Crisis and continued until 1980, have been re-implemented with the 2008 Global Financial Crisis1. The conflict of interests between the “Chinese Dream” and “Make America Great Again” targets, with the US President Donald Trump’s coming to power, caused the two countries to come face to face on political, security and technology issues besides trade. It can be said that the great transformation and wealth that China has achieved through market-based reforms and Chinese Socialism in the last 40 years has threatened the hegemonic power of the USA. Another event that has profoundly affected the international conjuncture is the emergence of Covid-19 in Wuhan, China in the last months of 2019 and it took the whole world under its influence in a short time. China’s closure of its factories, which is one of the most important production centers in the world, had a shock effect on the supply chain, and when the states closed the borders for security purposes, international trade came to a stagnation point. Transnational companies have come up with solutions such as diversifying their production sites to help the fragile supply chain cope with similar crises. This study will present an assessment of the trade wars between the US and China in line with the new protectionist measures, and then analyze the possible changes that may occur in production (supply chain) and trade after the Covid-19 outbreak from different perspectives.

US-China Trade Wars and New Protectionism Trends

In international trade, each country can apply protectionist policies while applying free trade policies to a certain extent. Protectionism, one of the foreign trade policies, is a concept that protects domestic producers from foreign competition and oversees national interests. 2 While the contradictions between globalization and free movement of goods and protectionism and trade wars threaten the current global economic system, these policies put into practice to overcome crisis periods carry the risks of recurrence of new crises in the medium and long term. Protectionist policies and methods can be examined as traditional-classical methods and new modern methods. As examples of traditional-classical methods can be customs duties, taxes with equivalent effect, quantity restrictions (quotas), import prohibitions, nationalization of foreign trade; new modern methods include subsidies, non-tariff barriers, voluntary export restrictions, voluntary increase in imports, anti-dumping, anti-subsidies, research and development expenses, and customs union.3

With the 2008 Global Financial Crisis, serious damage to the banking, financial and real sectors of developed countries made it necessary for states to intervene in the economy. Although the G-20 countries, which gathered in November 2008 after the crisis, promised that they would avoid taking protective measures, the World Bank declared that 17 out of 20 countries took protective measures that restrict foreign trade.4  The main reason for the rise of the new protectionism, which is frequently mentioned today, is shown as the perception of global powers that their national economic interests are under threat.5 Faced with unemployment and economic stagnation with the Global Financial Crisis, states tried to reduce the damage of the crisis with new protectionist measures. 

According to Professor Sadık Ünay, the inability to achieve sustainable development on the basis of fragile banking and finance sectors has prompted national actors to take new protective measures6 to revive their industries. For this reason, developed countries led by the Trump administration of the USA and European leaders apply a number of policies, incentives and subsidies to attract the industrial organizations abroad to their own countries.7 US President Donald Trump made it clear what kind of a foreign policy he would follow if he was elected, by using slogans such as “Make America Great Again” and “America First” in the election campaigns he conducted in 2016. During his campaigns, he claimed that China was engaged in unfair trade activities by keeping the currency worthless against the US dollar and threatened China with economic sanctions.8 Moreover, he has frequently emphasized that China is turning globalization against America. 9 Trump, who started to question bilateral and multilateral free trade agreements after coming to power, took some steps to protect the American economy. For example, in May 2017, Robert Lighthizer (US Trade Representative) notified the House of Representatives of the White House’s request for the renewal and revision of NAFTA (North American Free Trade Agreement). 10 With this declaration, the Trump administration aimed to eliminate the subsidies given to Mexico and Canada, which are the other parties of the treaty, in order to close the deficits in the US economy, and aimed to negotiate the issues of reorganizing production. 11

In March 2018, President Trump, who sued the World Trade Organization for discriminatory treatment in China’s licensing practices and signed a protocol restricting China’s investments in key American technology sectors, set tariffs on Chinese products such as information technologies, aviation and machinery. Retaliation from China was prompt and in April, China imposed tariffs (ranging from 15-25 percent) on 128 products (valued at $ 3 billion), including America’s fruit, pork, wine, seamless steel pipes and recycled aluminum. 12 While mutual tariff retaliations continued, the World Trade Organization stated that world trade declined by 3/10 in the last quarter of 2018, and announced that member countries implemented a total of 137 new trade restrictive measures in 2018, including tariff increases, quantity restrictions, import duties and export taxes.13 The two countries, which have entered into an inexhaustible negotiation process since 2018, have escalated tensions by imposing retaliatory tariff barriers and restrictions on foreign technologies, thereby literally starting trade wars. Trade war is by definition an economic conflict in which states, in response to protectionism, impose trade barriers to each other, such as tariffs, restrictions, and quotas.14 Washington tries to encourage consumers to buy American products by making imported goods more expensive with the tariffs it implements. Chinese officials, on the other hand, think that the US is trying to prevent their rise as a global economic power with the trade-blocking policies implemented. While the total tariffs applied by the US on Chinese goods have reached 550 billion dollars until now, the total tariff amount applied by China on US goods has reached 183 billion dollars.15 In addition, all these developments threatened American companies operating in China.16 According to Dr. Mahfi Eğilmez, these measures taken by the US against China were not limited to China, but also spread to other countries, resulting in a worldwide trade war.17 It can be said that although commercial protectionism has short-term benefits, it can have negative effects on the economies of nations in the long run. The contraction in international trade is threatening countries with high foreign trade shares in their Gross Domestic Product (GDP) – Germany and China, for example – and increasing uncertainties for the future.

Protectionism arises from the idea of achieving development by restricting free trade practices. Donald Trump, who thinks that free trade gives China greater advantages over America, tries to improve the American economy with protectionist measures. In general, the reasons for protectionism can be listed as follows: 1. The desire to improve the terms of foreign trade, 2. The desire to protect domestic labor from the competition of foreign labor abroad, whose domestic labor is cheaper, 3. The desire to protect the national industry, which is important for national security, 4. Desire to increase employment and close the foreign trade deficit. 5. Scientific tariff view, 6. Infant industry argument, 7. Willingness to force other countries to reduce their protection rates, 8. Willing to protect domestic producers against dumping practices.18 The first four articles mentioned above can be shown as the main reasons for the protectionism policies implemented by President Trump to protect the interests of the United States.19 However, with these practices, the US seems to be moving away from its norms in the international arena.20 In a statement he made in 2017, United States Trade Representative Robert Lighthizer stated that with the “Made in China 2025” plan, China wants to be number one in all advanced technologies and economic fields, and that this is a very serious challenge not only for the US but also for Europe and Japan. He underlined that President Trump is determined to use the World Trade Organization to coerce China and to protect it from its unfair commercial activities.21

When the economic data of two countries are examined, it is seen that America and China are the two largest economies in the world in terms of nominal GDP and Purchasing Power Parity (PPP). According to the data of the World Bank, while the US has been ranked first in the world economies in terms of nominal GDP in 2019; China has been the world’s first economy in terms of Purchasing Power Parity since 2014. In 2019, the US has a share of 40.75% and China 34.27% in the total world nominal GDP and Purchasing Power Parity. According to the data of the World Bank, the rate of trade in China’s GDP in 2018 was 38.25%. In the same year, this rate for the US is 27.54%.

Table.1 Merchandise Trade Data of the US with China for 2015-2019

Merchandise Trade of US with China(years)Total Export ($ billion)Total Import ($ billion)  Trade Balance ($ billion)
2019106,447.3451,651.4-345,204.2
2018120,289.3539,243.1-418,953.9
2017129,997.2505,165.1-375,167.9
2016115,594.8462,420.0-346,825.2
2015115,873.4483,201.7-367,328.3

(Source: United States Census Bureau)

As can be seen in the table above, while the US exported approximately 116 billion dollars to China in 2015; it imported about $483 billions of goods from China. In 2019, the total export rate decreased to an average of $106 billion, while the total import rate remained at around $452 billion. The trade balance, on the other hand, had serious deficits in 2015 and 2019, with approximately $-367 billion and $-345 billion, respectively. Although the US’s foreign debt surplus and its foreign trade deficit compared to China are shown as the main reasons for the conflict; China, which has undertaken projects that can change the balances in global trade – for example, the One Belt One Road Project – is known to trigger trade wars as well. In addition, China has increased its competitive advantage by constantly devaluing its currency and accordingly has become the world’s largest exporter. Devaluation, which is one of the new protectionist measures, is expressed with the concepts of “currency wars” or “competitive devaluations”, which are the policies of countries to reduce the value of their currencies to support economic growth through foreign trade.22 It is clearly stated in America’s National Security Strategy Documents that the US, which feeds its global hegemony with its economic power, sees China as a rival not only in economic but also in political, security and technology issues. Examples such as the concerns of US about maintaining its competitive advantage in emerging technologies, the Trump administration’s embargo on US technology companies on selling and serving Huawei parts, trying to exclude the big Chinese technology brand from the Android platform and prevent it from receiving software updates from companies such as Microsoft23 are proof of this. President Trump and senior US officials raise concerns that the main reason for imposing sanctions on the big tech company Huawei is its connection with the Chinese government and that its equipment could be used to spy on other countries and companies. To put it more clearly, the main target of the US policy towards Huawei is to limit the spread of “dangerous” technology products outside of China that could threaten America’s national security, provide intelligence and surveillance to allies, or facilitate the stealing of valuable information.24 Finally, the US  making it difficult for Chinese companies to invest in certain sectors of the United States can also be included within the scope of protectionist measures. The extent to which this situation is associated with national security -even in times of crisis- is clearly expressed in the speeches of NATO Secretary General Jens Stoltenberg in recent months. NATO Secretary General Jens Stoltenberg warned Western states, saying, “Don’t let the pandemic be an excuse to sell strategic assets to foreigners.”25 This warning is clearly directed towards China, which has very high purchasing power.

Production and Trade After the Covid-19 Outbreak

Covid-19 infectious disease, which emerged in Wuhan, China in the last month of 2019, spread all over the world in a very short time. The emergence of the epidemic in China, one of the most important production centers in the world, and the fact that it affected the whole world in a very short time negatively affected the global supply chain. In fact, it can be said that the coronavirus epidemic has revealed the fragile nature of the modern supply chain. With the emergence of this, steps have been taken to create smarter supply chains through the diversification of production resources and digitalization, thus providing a permanent improvement. The Covid-19 outbreak has shaken global trade and investments at an unprecedented pace and rate. For example, multinational companies (MNC) faced a supply shock. As more governments decided to implement quarantine, people who stayed in their homes for a long time turned to online shopping, which caused a demand shock. In this process, governments, businesses, and individual consumers have struggled fiercely to obtain essential products and materials. With the pandemic, the need to design smarter, stronger and more diverse supply chains has emerged.

With globalization, supply chains in the world have become significantly interconnected. This means that goods go through many stages before they reach the final consumer. The Covid-19 outbreak, which led to national quarantines and border closures, has caused unprecedented disruption in most economies, regardless of their size or stages of development. These restrictions have particularly damaged the food and pharmaceutical supply chains. It is important to examine these two supply chains as concrete examples in terms of the impact of the epidemic and what changes it may lead to in the future. These restrictions have particularly damaged the food and pharmaceutical supply chains. Examining these two supply chains as concrete examples is important in terms of seeing the impact of the epidemic and what changes it may lead to in the future. When China, the world’s largest producer of active pharmaceutical ingredients, shut down industrial production to prevent the spread of Covid-19, a shock occurred along the entire chain.26 India is the global leader in generic drug production. However, 70% of the raw materials of these drugs are imported from China. One third of this rate comes from Hubei, where the epidemic occurred.27 According to the Oxford Business Group, short-term disruptions in the pharmaceutical industry could cause China and India to reorganize their supply chains, and this disruption could benefit local industries in other emerging economies in the long run. The issue of adequate supply of foodstuffs other than medicine has been a priority for governments. After the G-20 Agriculture Ministers Meeting held on April 21, QU Dongyu, General Director of the United Nations Food and Agriculture Organization, made the following words about food safety and nutrition: “Logistics services in agriculture and food should be taken as a basis. More efforts are needed to ensure the good processing of food value chains and to promote the production and availability of diversified, safe and nutritious foods for all.”28

Apart from short-term shocks in the supply chain, it is thought that structural changes may occur if the current pandemic lasts longer. Forecasts are that some emerging markets in China, Brazil, Mexico, and Southeast Asia may lose their central position in the global supply network. This is based on two reasons. The first is the shocks experienced by China-based supply chains with the industrial shutdown across the country in February and March. The second reason is that the US-China trade war has prompted some companies to turn to different production sites.29 The Covid-19 outbreak has accelerated the tendency of US companies to establish their supply chains in regions closer to them, such as Mexico. Apart from this, companies have started to use diversification methods that will reduce future risks by moving their supply base to ASEAN countries such as Vietnam, Indonesia, Thailand and Malaysia. As a result, in the long run, the shift of supply chains to locations and places outside of China will bring a cost-related expanse in the West and the fast consumption habit will inevitably be replaced by more durable consumer goods.30

The World Trade Organization expects the volume of merchandise trade to decrease by 13% – 33% in 2020.31 The IMF, on the other hand, predicted a 3% contraction in the world economy and stated a more optimistic figure. According to the report published by the United Nations Conference on Trade and Development (UNCTAD), both challenges and opportunities await policy makers in the field of investment and development regarding the transformation of international production in the post-pandemic period.32 The main challenges that international production will face in the new era may be in the form of relocation, divergence of investments and reduced competition for foreign direct investment (FDI) seeking efficiency.33 New opportunities may arise for developing economies, thanks to investors seeking to diversify their supply bases to increase production flexibility. As a matter of fact, supply chain flexibility is very important for the development expectations of countries with a more fragile structure in issues such as economic growth and employment creation. Again, according to the report published by UNCTAD on Covid-19, improvement will depend on policy makers who secure a trade and investment policy environment that gradually supports production networks. Zhang Ye, conference official said: “The changing context of international production may be based on regional demand and services. In addition, the development strategies for investing in green and blue economies can be refocused, as well as investing in the development of these services.”34 Some scholars have claimed that Covid-19 will cause globalization to work in reverse. For example, Heng Wang stated that the pandemic has raised concerns about over-reliance on a country’s supply resources and production.35

Businesses in many industries are faced with uncertainties caused by Covid-19, as well as Brexit and trade wars. Although it varies by industry, some businesses, such as tech companies, may start using robots that can replace humans more widely. The widespread use of smart robots in global supply chains can help lower production costs and ensure continuity in production; however, the rapid acceleration of this trend can lead to an increase in major social problems such as high unemployment and income inequality.36 With the epidemic, it is predicted that the roles of governments increase and may increase even more. This can be seen as something positive by advocates of the mercantilist conception of trade. Indeed, according to economic nationalists, the increasing role of the state in the economy and trade is essential in terms of accumulating power and wealth. In addition, state aids and some expropriation initiatives provided in order to keep some sectors damaged during this process alive are of great importance in terms of protecting national interests and providing or increasing competitive advantage. According to realist thinkers, the scope of protectionist policies may expand due to the epidemic. Countries may put in place various regulatory mechanisms to keep national capital and investments in, and tightening of preventive measures may be in question, especially for companies operating in critical sectors to be bought by foreigners.37 Economic liberals, on the other hand, think that trade restrictions should be abolished in the post-Covid-19 period and that all states should engage in commercial activities in solidarity in order to act in accordance with common interests. According to them, preventive policies should be established and implemented in the post-Covid-19 period, instead of trade barriers whose number and impact have increased significantly. They underline the need for a new international organization to be responsible for these preventive policies and to undertake risk assessment and monitoring. They also claim that the hostile virus can be defeated by a multilateral action in harmony.38 It can be said that the capacity of trust and national governance for trade will again be distinctive for the post-pandemic period.

Result

In this study, the trade wars between the US and China are evaluated in terms of new protectionism trends. In addition, the changes that may occur in production and trade after the Covid-19 epidemic, which caused governments, institutions and people to think and debate about a “new world order”, were examined from different perspectives. Although China, which has managed to benefit more from the blessings of globalization than the US, states that it does not have a goal of becoming a global hegemonic power at every opportunity, with its global projects and devaluation practices that will bring China to the level of the number one exporter; China has entered into a struggle with the US, who is aware that it is not as strong as it used to be, almost reminiscent of a new Cold War. The difference is here; the key point of the struggle is not nuclear weapons, but economy, knowledge and technology. This struggle, which started with President Donald Trump’s coming to power, led to retaliatory tariffs and posed a threat to the functionality of the current global trade system by directing many countries except the US-China to implement protectionist policies. The current global economic system, trying to recover after the 2008 Global Financial Crisis, was shaken again by the Covid-19 epidemic, as well as the Brexit and trade wars. The virus originated in China, one of the most important production centers in the world, and the closure of factories across the country to control the spread of the disease has caused a great shock in supply chains. Diversification of production facilities or the use of robots in some businesses are solutions developed to minimize risks in case of a similar threat that may occur in the future. Although the advocates of the economic liberal approach suggest that states reduce protectionist policies and take some measures instead, in the post-pandemic period; the increase in the role of states with the private sector remaining in the fight against the epidemic is most likely to be a harbinger of more stringent protectionist policies in the future.

References

1 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta (2018 Ocak), s.16. (erişim 20.06.2020)

2 İrfan Kalaycı, “2008 Küresel Finans Krizi Sonrasında Dış Ticarette Korumacılık: Paradigma Kayması(mı?)”, Maliye Dergisi, (2011 Temmuz-Aralık), s.76-104. (erişim 20.06.2020)

3 Selahattin Tuncer, “Korumacılık Teori ve Uygulama”, Maliye Araştırma Merkezi Konferansları, (2012 Ocak), s.244-245. (erişim 21.06.2020)

4 Mona Haddad ve Ben Shepherd, “Managing Openness – Trade and Outward Oriented Growth After the Crisis”, The World Bank, (2011 Mart), s.64-73.(erişim 20.06.2020)

5 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.17. (erişim 20.06.2020)

6 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.17. (erişim 20.06.2020)

7 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.17. (erişim 20.06.2020)

8 Fred Imbert,”Trump accuses China of ‘currency manipulation’ as yuan drops to lowest level in more than a decade”, CNBC, erişim 20 Haziran, 2020, https://www.cnbc.com/2019/08/05/trump-accuses-china-of-currency-manipulation-as-yuan-drops-to-n ew-low.html

9 Daniel C.K. Chow, William McGuire and Ian Sheldon, “A Legal and Economic Critique of President Trump’s China Trade Policies”, University of Pittsburgh Law Review, (2017 June ), p.219-225. (erişim 20.06.2020)

10 Megan Cassella, “Trump launches NAFTA renegotiation”, POLITICO, erişim 21 Haziran, 2020,https://www.politico.com/story/2017/05/18/trump-administration-formally-kicks-off-renegotiation- of-nafta-238552

11 Ümmügülsüm Çavuş, “Donald Trump Yönetimde ABD Dış Politikası”, Mütekabiliyet, erişim 21 Haziran, 2020, http://www.mutekabiliyet.com/donald-trump-yonetiminde-abd-dis-politikasi/

12 Dorcas Wong and Alexander Chipman Koty, “The US-China Trade War: A Timeline”, China Briefing, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.china-briefing.com/news/the-us-china-trade-war-a-timeline/

13 “Overview of Developments in The International Trading Environment- Annual Report (2018) by The Director General”, Dünya Ticaret Örgütü, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.wto.org/english/news_e/news18_e/trdev_11dec18_e.htm

14 Wolfgang Lechthaler ve Mariya Mileva, “Who Benefits from Trade Wars?”,Intereconomics, (2018 February), p.24-26. (erişim 24.06.2020)

15 Dorcas Wong and Alexander Chipman Koty, “The US-China Trade War: A Timeline”, China Briefing, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.china-briefing.com/news/the-us-china-trade-war-a-timeline/

16 Dorcas Wong and Alexander Chipman Koty, “The US-China Trade War: A Timeline”, China Briefing, erişim 19 Haziran, 2020, https://www.china-briefing.com/news/the-us-china-trade-war-a-timeline/

17 Mahfi Eğilmez, “Ticaret Savaşları”, Kendime Yazılar, erişim 19 Haziran, 2020, http://www.mahfiegilmez.com/2018/09/ticaret-savaslar.html

18 Nazım Engin, “Uluslararası Ticarette Korumacı Eğilimler”, İstanbul Ticaret Odası, (1992 ), s.11-16. (erişim, 20.06.2020)

19 Melek Kaya, “ABD-Çin Ticaret Savaşları ve Türkiye”, Türkiye Mesleki ve Sosyal Bilimler Dergisi, (2019 Kasım), s.18-26. (erişim 20.06.2020)

20 C.Fred Bergsten, “China and the United States: The Contest for Global Economic Leadership”, China&World Economy, 26:5 (2018 Sep), s.15. (erişim 20.06.2020)

21 Adem Behsudi, “Lighthizer: ‘Made in China 2025’ a threat to global system”, POLITICO, erişim 26 Haziran, 2020, https://www.politico.com/tipsheets/morning-trade/2017/11/06/lighthizer-made-in-china-2025-a-threat-t o-global-system-223188

22 Sadık Ünay ve Şerif Dilek, “Yeni Korumacılık ve Ticaret Savaşları”, Seta, (2018 Ocak), s.23. (erişim 20.06.2020)

23 Sadık Ünay, “Küresel Dengeleri Sarsan Şirket: Huawei”, Fikir Turu, erişim 18 Haziran, 2020, https://fikirturu.com/ekonomi/kuresel-dengeleri-sarsan-sirket-huawei/

24 Roslyn Layton, “Trump Just Extended The Huawei Ban. Is The Policy Working?”, Forbes, erişim 25 Haziran, 2020, https://www.forbes.com/sites/roslynlayton/2020/05/15/trump-just-extended-the-huawei-ban-is-the-poli cy-working/#4603a5a03492

25 Kenneth Rapoza, “Watch Out For China Buying Spree, NATO Warns”, Forbes, erişim 25 Haziran, 2020, https://www.forbes.com/sites/kenrapoza/2020/04/18/watch-out-for-china-buying-spree-nato-warns/#18 252d017581

26 Shawn Donnan, Christoph Rauwald, Joe Deaux, and Ian King, “A Covid-19 Supply Chain Shock Born in China Is Going Global”, Bloomberg, erişim 20 Haziran, 2020, https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-03-20/a-covid-19-supply-chain-shock-born-in-china-is-going-global

27 “The impact of Covid-19 on global supply chains”, Oxford Business Group, erişim 26 Haziran, 2020, https://oxfordbusinessgroup.com/news/impact-covid-19-global-supply-chains

28 “FAO urges at G20 meeting protection of food supply chains amid COVID-19 threat”, Food and Agriculture Organization of United States, erişim 26 Haziran, 2020, http://www.fao.org/news/story/en/item/1272077/icode/

29 “The impact of Covid-19 on global supply chains”, Oxford Business Group, erişim 26 Haziran, 2020, https://oxfordbusinessgroup.com/news/impact-covid-19-global-supply-chains

30 Emrah Zarifoğlu, “Covid-19 Sonrası Küresel Sistem: Eski Sorunlar Yeni Trendler”, SAM, (2020 Nisan), s.107-110. (erişim 20.06.2020)

31 “Trade set to plunge as COVID-19 pandemic upends global economy”, World Trade Organization, erişim 25 Haziran, 2020, https://www.wto.org/english/news_e/pres20_e/pr855_e.html

32 “World Investment Report 2020”, United Nations Conference on Trade and Development, erişim 25 Haziran, 2020, https://unctad.org/en/PublicationsLibrary/wir2020_en.pdf

33 “World Investment Report 2020”, United Nations Conference on Trade and Development, erişim 25 Haziran, 2020, https://unctad.org/en/PublicationsLibrary/wir2020_en.pdf

34 “COVID-19 will likely transform global production, says UN report”, UNCTAD, erişim 25 Haziran, 2020, https://unctad.org/en/pages/newsdetails.aspx?OriginalVersionID=239

35 Heng Wang, “How world trade will be affected by Covid-19”, UNSW, erişim 24 Haziran, 2020, https://newsroom.unsw.edu.au/news/business-law/how-world-trade-will-be-affected-covid-19

36 Nurullah Gür, Mevlüt Tatlıyer ve Şerif Dilek, “Ekonominin Koronavirüsle Mücadelesi”, Seta, (2020 Haziran), s.70-77. (erişim 25.06.2020)

37 Nurullah Gür, Mevlüt Tatlıyer ve Şerif Dilek, “Ekonominin Koronavirüsle Mücadelesi”, Seta,(2020 Haziran), s.70-77. (erişim 25.06.2020)

38 Pascal Lamy ve Eduardo Pedrosa, “Challenges and Opportunities Post COVID-19 – Economics:
Trade and Connectivity in the Post-COVID-19 World”, World Economic Forum, erişim 25 Haziran,
2020, http://www3.weforum.org/docs/WEF_Challenges_and_Opportunities_Post_COVID_19.pdf

Adorno’nun Kültür Endüstrisi Kavramının Sosyolojik Perspektiften Analizi

GÜÇLÜNÜN KÜLTÜRE DAYATIMI: “TİPİK insanlar

Bu çalışmada Theodor Adorno’nun Kültür Endüstrisi – Kültür Yönetimi adlı kitabından Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma metni değerlendirilecektir. Metinden yola çıkılarak kültür endüstrisi kavramı tanımlanacak ve bu makalede tartışılanlar masaya yatırılarak yazarın temel problemleri, bu sorunları temellendirirken geliştirdiği dayanaklar ve zihnimizde metnin bıraktığı izlenimler makale bağlamında ele alınacaktır. Böylelikle kültür endüstrisi kavramsallaştırması vasıtasıyla kültürel bir inceleme yapılması hedeflenmektir.

Makale ele alınmadan önce yazarın geldiği ekol ve düşünce altyapısına değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Adorno, Frankfurt Okulu’nun kurucu ve öncü isimlerindendir. Bu okula mensup bireylerin temel gayeleri -Adorno’da da görüldüğü gibi- Yahudi aydınlanması sürecinde varlıklarını entelektüel birikimleriyle sağlamak ve kendi alanlarından dışarı çıkmaktır. Marksist, sosyalist bir çerçeve olarak okulun özgül yaklaşımı kültür endüstrisi kavramsallaştırmasında da karşımıza çıkar.

Kavramsallaştırmanın temeline bakacak olursak; endüstri süreci, bireylerin ihtiyaçları doğrultusunda hammaddeyi işlemeyi ve kullanabilir hale getirmeyi kapsarken kültür kavramı tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümünü içerir. Bu hususu da belirttikten sonra kültür endüstrisi kavramsallaştırmasını tanımlayabiliriz. Kültür endüstrisi kültürün üretiminde endüstrinin hali hazırdaki olanaklarının kullanılması ve mevcut kültür üretiminin bir endüstri eylemi olarak algılanmasıdır.

Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de metalar haline geldiği iddiası kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkışına kaynaklık eder. Bu kavramlaştırma, bir anlamda sistemin (kapitalizmin ve endüstri toplumunun) kendini her düzeyde, altyapıda ya da üst yapıda nasıl yeniden ürettiğini ve meşrulaştırdığını açıklayan bir yolu takip eder. Kültür endüstrisinde anlatılan temel mesele kültürel ürünlerin standartlaştırılarak ve farklılıkların marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtılma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesidir.

Endüstri süreci ile ortaya çıkan metalaşmış kültür ve içinde bulunduğumuz sistem, bizim özgür olduğumuzu düşünmemizi ister; ancak gerçekte birey özgürleşirse sistemin çarklarının bozulacağının, kurulmak istenen düzenin dengesinin sapacağının sistemi meydana getirenler farkındadır. İnsana tercih, seçim hakkı olarak sunulan ‘özgürlükler’ aslında sistemin işleyişine zarar gelmesini önlemek amacından başka bir şeyi ifade etmez.

Temas edilen konulardan biri bireyin bu ‘modern’ sistem içerisindeki konumu. Daha da açmak gerekirse, insanın kendini ne kadar özgür bir özne olarak açıklasa da aslında sistem içerisindeki pozisyonunun kar amacıyla işlevleri açısından tanımlanan bir nesne olduğudur.

Kapitalizm yalnızca ürün ortaya koymaz aynı zamanda emeğiyle ürünün meydana gelişinde aktif rol oynayan kesimi de kendisine hizmet eder hale getirir. Bu sistem insanın tek tipte, tek boyutlu olarak düşünmesini hatta olaylar karşısında sorgulama yapmaksızın durumu kabullenmesini kişiye dayatır; böylece fikirleriyle yeşeremeyen insan, etrafına ve kendisine olan farkındalığını arttıramaz. Bu durumu insanın kendi yarattıklarının etkisinde kalarak sistemin belirlemiş olduğu çözümün kuşaklar tarafından sorgulanmaması ve bireyin aktarıma dahil olma süreci olarak düşünebiliriz. Bu sistem ile kültür, özne olarak toplum ve bireyin ortaya çıkardığı bir şey olmak yerine bir endüstri elemanı olarak kar güdüsü ile üretilir.

Toplumsallaşma sürecinde okullar vb. gibi kurum ve yapılar aracılığıyla birey sisteme entegre edilir. Bu sistemin ideolojisi toplumdaki egemen güçlerin zihniyetine bağlı olarak gelişir. Topluma dahil etme yapılarıyla birey kendini içerisinde huzurlu hissedeceği bir yuva ihtiyacını gidermekle kalmaz aynı zamanda benimsetilmek istenilen ideolojinin bir parçası olur; üstelik bu süreç DİAlar[1] aracılığıyla kişinin rızasıyla gerçekleşir. Şartlar değiştiğinde kişinin rızasının yerini baskı/zor alabilir; buna örnek olarak otoritenin ideolojisine aykırı olarak meydana gelmiş ürünlerin ortadan kaldırılmaya çalışılmasını verebiliriz. (Baskı söz konusu ise kişinin özgürlüklerinin sonlanacak düzeyde kısıtlanabileceği unutulmamalıdır.)


[1] DİA: Devletin ideolojik aygıtları

Kültür endüstrisine birkaç örnek verebiliriz:

  1. Frankfurt Okulundan gelen Adorno’nun Hitler’in siyasal propaganda aracı olarak benimsediği radyoya karşı tutumunun pek iyimser olmaması. (Bu örnekte radyo, iktidarın düşüncelerini yansıtması açısından Adorno tarafından eleştirilir.)
  2.  ABD’nin Hollywood filmlerini kullanarak sinema aracılığıyla Japonya’ya atom bombası atmasını haklı bir gerekçeye dayandırmak için çaba sarf etmesini söyleyebiliriz. (Sanat için sanat anlayışı yerine sanatın kar kazanmak için yapıldığının göstergesi olarak makale bağlamında eleştirilebilir.)

Bu açıklamalar akabinde bir eleştiri yapmak gerekirse;

  1. Makalede ele alınan özgürleştirme meselesini irdelediğimizde karşımıza çıkan nokta bizim önümüze gelenin sınırlandırıldığı mevzusudur; fakat buradaki hususa bir anti-argüman olarak sunulana değil, ulaşabilirliğe odaklanmak gerektiğini söyleyebilirim. Sonuçta böyle bir modern dönemde bilgiye en hızlı ve en kolay şekilde sistemin ürettiği yapılar sayesinde ulaşabiliyoruz. –İnternette arama motoruna bir kelime girdiğimizde binlerce sonucun ortaya çıkması durumu-
  2. Metni okurken metnin bize düşündürdüğü temel paradoks ise ‘kültür mü bizi şekillendiriyor yoksa biz mi kültürü?’ sorusu. Kültürü normal şartlarda üreten insan ancak kapitalizmin yarattığı kültür endüstrisi kavramıyla sistemin kendisi bize yön veriyor.
  3. Metinde popüler kültürün değerlendirilmesine rastlıyoruz ve bana kalırsa kişinin beyninde yeni ufuklar, pencereler açması açısından okunabilir bir metin karşımızda.
  4. Kültür endüstrisi kavramlaştırması, sonuç olarak, hem derin yapısı hem de gündelik yaşamdaki mekanizmaları itibarıyla yabancılaşmanın nasıl meydana geldiğini, üretim ve tüketim süreçlerinin bütünlüğünde anlama ve değerlendirme olanağı sunmaktadır. Bu bağlam içerisinde metnin isminin kültür endüstrisi olmasını Adorno’nun kültür ürünlerini tamamen özne olarak toplumun üretmediği bir şey olarak görmesi ve bu ürünleri araçsallığın yarattığını düşünmesi açısından yorumluyorum.

KAYNAKÇA:

Theodor W. Adorno, “Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma”, Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi, çev. Nihat Ülner, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 47-107.

Donald Trump Yönetiminde ABD Dış Politikası

2017

Başkanlığa geldiği 20 Ocak 2017 tarihinde yaptığı yemin töreni konuşmasında Donald J. Trump, ABD’nin dış ticaret açığını azaltmaya ve ittifaklar içindeki yük paylaşımını yeniden dengelemeye odaklanan bir Amerikan dış politikası ve ticaret yaklaşımını duyurmuştur.Tüm medeni devletleri ise terörizme karşı birleştireceğini vadederek tüm ulusların (Tıpkı Amerika’nın bundan sonra yapacağı gibi.) kendi çıkarlarını ilk sıraya koyması gerektiğini vurgulamıştır. Trump, ne George W. Bush döneminin serüvenciliğini ne de Obama döneminin “zayıflığını” kabul etmiş; 2016 yılında seçim kampanyalarında da dile getirdiği gibi “paslanmış Amerikan dış politikasından kurtulmanın” vaktinin geldiğini açıklamıştır.

Yönetime geldikten üç gün sonra Trump, Barack Obama döneminde Pasifik’e kıyısı bulunan on iki ülke ile imzalanmış, bir ticaret antlaşması niteliğindeki Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilme emri vermiş; bir hafta sonra ise Müslüman çoğunluğuna sahip altı ülkenin vatandaşlarının ABD’ye seyahat etmesini yasaklamıştır. Bu yasağa daha sonra dâhil olmuş; ayrıca Suriye’den mülteci alımını ise süresiz olarak dondurmuştur. Yine aynı hafta Trump, göç ile ilgili iki yeni karar daha imzalamış, Meksika sınırına duvar örülmesi hususunda yeni bir emir vermiştir. 

Suriye’ye karşı bir başka eylem, 7 Nisan’da gerçekleştirilmiştir. Beşar Esad’ın sivillere kimyasal silahla saldırması sonucu, rejim kontrolündeki üslere ABD tarafından füze saldırısı gerçekleştirilerek, misilleme uygulanmıştır. Suriye’deki ABD destekli “önlemler” ise bölgede bir diğer aktör olan Rusya tarafından engellenmiştir.

Mayıs ayında Robert Lighthizer (ABD Ticaret Temsilcisi), Beyaz Saray’ın NAFTA‘nın (North American Free Trade Agreement) yenilenip revize edilmesi yönündeki istediğini, Temsilciler Meclisi’ne bildirmiştir. Bu bildiri ile Trump yönetimi, ABD ekonomisindeki açıkları kapatabilmek adına, antlaşmanın diğer taraflarından olan Meksika ve Kanada’ya verilen sübvansiyonları ortadan kaldırmayı hedeflemiş ve üretim konusunda yeniden düzenlemeye gidilmesi hususlarını müzakereye açmayı amaçlamıştır.

Devlet başkanlarının iktidara geldikten sonra gerçekleştirdikleri ilk yurtdışı ziyaretleri, yeni yönetimin gelecek plan ve eğilimlerini anlama açısından her zaman önemli olmuştur. Trump’ın ilk yurtdışı seyahatleri ise sırasıyla; Suudi Arabistan, İsrail, Batı Şeria, İtalya, Vatikan, ve Belçika ülkelerine olmuştur. Başkan Trump, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen zirvede, elliden fazla Arap ve Müslüman devlet lideriyle bir araya gelerek, Müslüman dünyasının terörizme karşı birleşmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Brüksel’de ise NATO devlet ve hükümet başkanlarına hitap ederek ittifaka üye her ülkeyi “savunma harcamalarına adil bir şekilde katkıda bulunmaya” çağırmıştır. Bu eleştiri niteliğindeki çağrının zamanla, gümrük tarifeleri üzerinden tehdit ve dayatmalara dönüştüğü bilinmektedir.

Haziran ayında Donald Trump, iklim değişikliğinin olumsuz yönlerini önlemek için küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan 55 ülke ile birlikte toplam 193 ülke tarafından 2015 yılında imzalanan Paris Barış Antlaşması’ndan;Amerika’nın egemenliğini sınırladığı, Amerikan ekonomisine zarar verdiği ve Amerikalı işçileri tehlikeye soktuğu gerekçesiyle çekildiğini açıklamıştır. 

Yönetime geldiği yılın Ağustos ayında ise Trump,  Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile düşmanca retorik yarışmasına girmiş, iki lider birbirlerine nükleer füze fırlatma tehdidinde bulunmuşlardır. Aynı ay içerisinde Trump, bitmeyen savaş olarak adlandırılan Afganistan meselesi hakkında ise terörle mücadele odaklı misyonlarının devam edeceğini ve bölgede daha fazla asker bulunduracaklarını açıklamıştır. Trump’ın reddettiği antlaşmalardan bir diğeri, 14 Temmuz 2015 yılında imzalanan ve İran Nükleer Antlaşması olarak da bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı (The Joint Comprehensive Plan of Action)’dır. ABD başkanı  antlaşmanın reddine İran’ın antlaşmaya sadık kalmamasını gerekçe olarak göstermiştir. Fakat antlaşmayı tamamen ortadan kaldırmak yerine Temsilciler Meclisi’ni İran’a karşı yaptırımların yeniden düzenlenmesi için teşvik etmiştir.

Trump’ın evden çok uzağa yaptığı ziyaretler ise Çin, Japonya, Güney Kore, Vietnam ve Filipinler’e olmuştur. Kasım ayında düzenlenen bu seyahatlerin başlıca amacı ABD’nin “Hint-Pasifik”e katılımı olsa da Trump’ın asıl gündeminde  Kuzey Kore olduğu bilinmektedir. Başkan Trump, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği(ASEAN) zirvesinde Çin’in yükselişinden endişe duyan Japonya, Avustralya ve Hindistan gibi ülkelerin temsilcileriyle de ortak toplantı düzenlemeyi ihmal etmemiştir.

2017 yılının son ayında Trump’ın Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklamasıile yıllardır süren Filistin-İsrail çatışmasına karşı ABD’nin “tarafsız” tutumu bozulmuştur. 2018’e girmeden Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisive Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi; Çin’i ve Rusya’yı önemli stratejik rakipler olarak vurgulayan belgeler yayınlamıştır. 

2018

Başkan Trump, 1 Mart’ta ulusal güvenlik endişelerini  öne sürerek yabancı çelik ve alüminyum üzerine gümrük vergileri uygulayacağını duyurmuştur. Trump, Çin’e karşı da bir takım kısıtlamalar getirileceğini açıklarken ABD ile uyum içinde olan devletleri ve Avrupa Birliği’ni bu kısıtlamalardan muaf tutacağını söylemiştir.

Tüm bu önlemlerden ve uygulamalardan sonra Çin Nisan ayında, ABD’ye 3 milyar dolar civarında perakende tarifeleri uygulamıştır. Böylece dünyanın iki en büyük ekonomisi arasındaki ticaret savaşı ivme kazanmıştır. Kasım ayına kadar kızışma daha da artmış, ABD 250 milyar dolarlık Çin mallarına tarife uygularken Çin, 110 milyar dolarlık ABD mallarına tarife koymuştur.

Beşar Esad rejiminin sivillere yönelik kimyasal silah kullanmaya devam etmesi sonucu Nisan ayında Trump, ABD ordusuna rejimin üç üssünü bombalama emri vermiştir.Gerçekleştirilen hava saldırılarına Fransa’nın ve İngiltere’nin destek verdiği de bilinmektedir. Mayıs ayında, ABD sınırında 2.600 çocuğun ailelerinden ayrılmasına yol açan “sıfır tolerans politikası” ise Trump’ın uyguladığı en sert politikalardan biri olarak değerlendirilmiştir. 

Başkan Trump, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na uymaması sebebiyle 2017 yılında ABD yaptırımlarına maruz kalan İran’ın, bu kez antlaşmanın şartlarını ihlal eden sivil nükleer programına ve bölgesel saldırganlığına devam ettiğini ileri sürmüş ve bu gerekçeyle, antlaşmadan çekildiğini duyurmuştur. Bu çekilme kararıyla birlikte, İran’a; uçak ithalatı, petrol ve petrol ürünlerine yönelik birtakım yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır.

2017 yılında, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı açıklamasından sonra Trump yönetimi; Mayıs ayında ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımıştır. Bu apaçık Vaşington’un İsrail-Filistin barış sürecinde takındığı tarafsız rolün büyük ölçüde zedelenmesine sebep olmuştur. Büyükelçiliğin açılış törenine Trump’ın kızı Ivanka Trump ve ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin katılmıştır.

Haziran ayında, Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte Birleşmiş Milletler ABD temsilcisi olarak göreve başlayan kadın siyasetçi ve bürokrat Nikki Haley’in BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekileceğini duyurması, büyük yankı uyandırmıştır. Nikki Haley, ABD’nin “İsrail’e karşı kronik bir taraflılık” ile hareket etmesini ve Çin, Venezuela gibi ülkelerde yaşanan insan hakları ihlallerini aldığı karara gerekçe olarak göstermiştir.

Temmuz ayında Trump ve Putin, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de bir araya gelerek basına kapalı bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Toplantı sonrası yaptıkları açıklamalarda; Suriye, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması(Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları hakkında konuştuklarını belirtmişlerdir.

Ekim ayına gelindiğinde, Washington Post’un muhalif yazarı Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülmesinin ardından, tüm gözler Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a çevrilmiştir. Ankara’nın büyük bir diplomatik hünerle sürdürdüğü süreç dünya tarafından takdir toplarken Donald Trump, Suudi Arabistan’ı ABD’nin önemli bir bölgesel ortağı, petrol tedarikçisi ve silah alıcısı olarak tanıtmış; Suudi lideri destekleyen açıklamalarda bulunmuş; bu da ABD müttefikleri ve Temsilciler Meclisi tarafından Trump’a yönelik büyük tepkilere yol açmıştır. 

2019

Beyaz Saray 2019’un ilk ayında, Venezuela muhalefet partisi Voluntad Popular’in (Popüler İstek) lideri Juan Guaidó’yu ülkenin geçici cumhurbaşkanı olarak tanımıştır. Bunun ardından Vaşington, 14 Nisan 2013 yılı başkanlık seçimlerinde %50,6 oy oranıyla iktidara gelen Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin lideri Nicolás Maduro’nun gayri meşru olduğunu düşünen elliden fazla ülkeye katıldığını ilan etmiştir. Venezuela’nın; siyasi çatışmalar, darbe girişimleri, hiperenflasyon, temel mal sıkıntısı ve mülteci krizi ile mücadele ederken, Vaşington’un insani yardımlarını kabul etmemesi de yine gündeme oturan bir mesele olmuştur.

Dışarıda bu olaylar devam ederken, içeride Trump’ın 5,7 milyar dolara mal olacak Meksika duvarını yaptırma talebi üzerine 35 günlüğüne kapalı duran federal hükümet ile başkan Trump arasındaki mücadele; Temsilciler Meclisi’nin açılmasıyla son bulmuştur. Meclis, hükümet bütçesinin %20’sini etkileyen bu tasarıyı reddetmiş olsa da Trump, Şubat ayında ulusal acil durum ilan ederek, fonu ordu da dâhil olmak üzere devletin diğer kaynaklarından sağlanmasına izin vermiştir. Böylelikle Trump, Temsilciler Meclisi kararına karşı ilk vetosunu yayımlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Mayıs ayında 200 milyar dolarlık Çin mallarına gümrük vergilerini  %10’dan %25’e çıkarmış; Çin’de aynı şekilde karşılık vermiştir. Ticaret savaşının en çok kızıştığı dönem olarak değerlendirilen bu süreden sonraki aylarda Trump yönetimi, Huwaei gibi Çin telekom şirketlerine yeni kısıtlamalar getirmiştir. Buna ek olarak Trump, 2019 yılında toplam 35,2 milyar dolar doviz rezervine sahip olan Çin’i döviz manipülatörü olarak suçlamış; ABD’nin Çin’deki tüm özel yatırımlarını durdurmakla tehdit etmiştir.

20 Haziran’da, İran’ın ABD’ye ait bir drone’u düşürmesinin ardından Trump, ABD ordusuna İran’a karşı bir askerî harekât düzenleme emri vermiş; ardından bu operasyonu son anda durdurma kararı almıştır. Başkan operasyon yerine, 2015’te imzalanan nükleer antlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İran’a yönelik uygulanan yaptırımların artırılmasını istemiş ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehditi ile İran’a gözdağı vermiştir.

Eylül ayında, ABD istihbaratçılarından bir yetkilinin, Trump’ın 2020 seçimlerinde rakibi olabilecek Hunter Biden’ın soruşturulması için Ukrayna başkanı Volodymyr Zelensky ile görüştüğünü iddia eden bir şikâyet mektubunu kamuoyuna açıklaması; ABD Temsilciler Meclisi’ni harekete geçirmiştir. Bunun sonucunda Donald Trump’a resmî bir soruşturma başlatılmıştır. 

Dilekçede üç temel iddia yer almaktadır:

1-Trump, Ukrayna Cumhurbaşkanı’na Joe Biden ve oğlu Hunter Biden’ı soruşturması için baskı uyguladı.

2-Trump, Zelensky’den Demokratların bilgisayar sunucularına erişimini istedi.

3-Trump, özel avukatı Rudy Giuliani ve Adalet Bakanı William Barr’ı bu işlerin takipçisi olması için görevlendirdi

Tüm bu iddialara karşılık açılan soruşturma, Şubat 2020’de sonuçlanmıştır. Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylamada 48 Senatör Trump’ın suçlu bulunması gerektiği yönünde oy vermiş; 52 Senatör ise tam tersi yönde oy vererek ABD Başkanı’nı aklamışlardır.

Ekim ayında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Trump; Suriye’nin kuzeyinden ABD birliklerini çekme kararı almıştır. Bu karardan iki gün sonra Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşumunu engellemek üzere “Barış Pınarı Harekâtını” başlatmıştır. Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hakları; BMGK’nin terörle mücadeleye yönelik özellikle 1373 (2001), 1624 (2005), 2170 (2014), 2178 (2014), 2249 (2015), 2254 (2015) sayılı kararları ve BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı”çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak gerçekleştirilmiştir.

Aynı ay içerisinde, İran’ın Suudi petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Trump, Suudi Arabistan’a üç bin ABD askeri yollamış; savaş uçağı ve füze teknolojisi ile de bölgedeki varlığını güçlendirmiştir. Böylelikle Yemen’de, İran ve Suudi Arabistan arasında sürdürülen mücadeleye ABD’nin dolaylı katılımı tekrar gündeme gelmiştir.

IŞİD lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin ABD kuvvetleri tarafından Suriye’de öldürülmesi, yine bu ay içerisinde gerçekleşmiştir. Beyaz Saray’da basına yaptığı konuşmada Trump; “Geçen gece düzenlenen operasyonda, Bağdadi öldürüldü. Bağdadi, DEAŞ’ın kurucusu ve lideriydi. ABD, kendisini yıllardır arıyordu. Operasyonu izledim. ABD personeli operasyonda kayıp vermedi. Bağdadi ile beraber, savaşçıları da öldürüldü. Baskın yapılan evdeki 11 çocuk, zarar görmeden çıkarıldı. Bağdadi intihar yeleğini patlatarak hayatını kaybetti. Yanındaki üç çocuğu da patlamada yaşamını yitirdi. Son anlarını panik ve korku içerisinde geçirdi. Operasyon 2 saat sürdü ve evden çok sayıda istihbarat elde ettik. DEAŞ’ın kökenine dair ve gelecek planlarına dair bilgiler…” ifadelerini kullandı.

2020

3 Ocak’ta, İran İslam Devrim Muhafızları Kolordusu’nun Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani; Bağdat’ta, ABD tarafından düzenlenen bir drone saldırısı sonucunda öldürülmüştür. Pentagon bu saldırıya gerekçe olarak Süleymani’nin, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ndeki şiddetli gösterilere ve bölgedeki yüzlerce Amerikan ve müttefik birliği görevlilerinin ölümüne sebep olmasını göstermiştir. Süleymani’nin öldürülmesiyle İran üç gün ulusal yas ilan etmiş; ardından Irak’ta, ABD askerlerinin bulunduğu iki üsse füze ateşleyerek misilleme yapmıştır. Vaşington bu misilleme sonrası İran’a yeni yaptırımların uygulanmasını istemiştir.

28 Ocak’ta Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Trump tarafından İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik ilan edilen “Trump Barış Planı”; Plan’ın oluşumuna dâhil edilmeyen Filistin liderlerinin büyük tepkisine yol açmıştır. Bu Plan, Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner’in liderliğindeki bir ekip tarafından hazırlanmıştır. İsrail’i Batı Şeria ve Kudüs’ün büyük bir bölümü ile ödüllendirerek tamamen özerk bir Filistin devleti oluşturma niyeti taşıyan Plan’a birçok Arap devleti ve Avrupa ülkeleri de karşı çıkmıştır.

Barack Obama (2009-2017) ve Donald J.  Trump Dönemi Ekonomi Verileri

Donald Trump 20 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen yemin töreninde yapmış olduğu konuşmada, Obama yönetimini eleştirerek Vaşington’un  zenginleştiğini fakat bu serveti halk ile paylaşmadığının, siyasetçiler refaha kavuşurken fabrikaların kapandığının ve vatandaşların işsiz kaldığının altını çizmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. başkanı Donald J.Trump, “Onların zaferleri sizlerin zaferi değildi; onların başarıları sizlerin başarısı değildi ve başkentte kutlamalar yapılırken ülkemiz genelinde zorluklarla mücadele eden aileler için kutlanacak çok az şey vardı.” ifadelerini kullanarak Obama döneminden çok daha farklı bir dönemi vaad etmiştir. 

Aşağıda Amerika Birleşik Devletleri’nin  2009-2019 yılları “Reel  Büyüme Oranı”, “Enflasyon Oranı”, “GSYİH” ve “İşsizlik Oranı” grafikleri verilerek Obama ve Trump yönetimlerinin karşılaştırılması sağlanmıştır.

       

(Kaynak:World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki tablo incelendiğinde, Donald Trump başkanlığa geldikten sonra ABD’nin reel GSYİH büyüme oranı önemli ölçüde artmıştır. Bu büyüme, yeni yönetimin ekonomi politikalarının Obama dönemine göre çok daha başarılı yürütüldüğünün bir göstergesidir. 

(Kaynak: World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki verilere göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılası sürekli bir artış göstermiş; 2019 yılında ise diğer yıllara oranla en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

 (Kaynak: World Bank, Statista)

Yukarıdaki tabloda 2009 ve 2019 yılları arasında fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışların değişim oranları, yüzdelik olarak gösterilmiştir. Bu verilere göre, 2017 tarihinden itibaren enflasyonda önemli bir düşüş görülmemiştir. 

      

(Kaynak: Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında, Trump’ın istihdama yönelik vaatlerini yerine getirmekte başarılı olduğu anlaşılmaktadır. İktidarın bir önceki sahibine göre, istihdam ve gelir oranını arttırmış olması, Trump’ın popülist söylemlerinin önemli dayanakları hâline gelmiştir. 

Değerlendirme

Bu çalışmada 2017 ile 2020 yılının ilk ayları incelenmiştir. 2019 yılının son aylarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya hızla yayılan Covid-19 salgını, tüm dünya ekonomileri gibi Amerikan ekonomisini de ciddi ölçüde etkilemiştir. Örneğin, pandemi ortaya çıkmadan önce Başkan Trump ve Yönetimi 2020 yılı ulusal borç oranını 1.1 trilyon Amerikan Doları olarak öngörmüşse de bu oran, pandemi ile birlikte 6.6 trilyon Amerikan Dolarına ulaşarak ABD’nin 1945 yılından bu yana en yüksek ulusal borç oranı olarak kaydedilmiştir.

Küresel salgın sonucu ABD’de milyonlarca insan işsiz kalmış, sürecin iyi yönetilememesi ise ciddi ölçüde insan kayıplarına sebebiyet vermiştir. Bu ve diğer birçok farklı parametreler sonucunda 3 Kasım 2020 yılında gerçekleşen Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin tekrar aday gösterdiği Donald Trump 232 oy alırken, Demokrat Parti Başkan adayı Joe Biden 306 oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Başkan’ı olarak seçilmiştir. Resmi sonuçlar Biden’ın açık zaferini ortaya koyarken Donald Trump, seçimlere müdahale edildiğini öne sürerek bazı eyaletlerde seçimlerin tekrar edilmesini talep etmiştir. Seçim sonuçlarına yönelik tartışmalar devam ederken, Biden yönetiminde bir ABD dış politikası ile uluslararası sistemi neler beklediği oldukça merak edilen bir husustur. Küresel salgın ile başa çıkma sözü veren Biden’ın, Ortadoğu’daki güç dengelerine ne ölçüde dahil olacağı, Çin ile bilgi, teknoloji ve güvenlik konularında rekabet ederken, korumacılık politikaları ile Ticaret Savaşları’nı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da Avrupa ile ilişkileri düzeltmek adına hangi adımları atacağı çok yakında cevaplanacak bir sorular dizisidir.

Kaynakça

Basel Kriterleri ve Türk Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Sorunları Üzerine İnceleme

1973 yılında Bretton Woods Sisteminin çökmesiyle beraber sabit kur sisteminin bırakılmasına paralel olarak 1974 yılında yaşanan petrol krizi sonrası bankacılık sektöründe ve döviz piyasalarında sorunlar meydana geldi. Finansal piyasalarda ortaya çıkan bu sorunlara ortak bir çözüm bulmak amacıyla dünyada bankacılık sektörü ile ilgili düzenleyici ve denetleyici standartlar oluşturmak için Basel Komitesi 1974 yılında çalışmalarına başlamıştır(Parasız, 2018).

Okumaya devam et “Basel Kriterleri ve Türk Bankacılık Sektörünün Basel Kriterlerine Uyum Sorunları Üzerine İnceleme”

Uluslararası Ticaret ve Çatışmalara Yaklaşımlar: Ekonomik Liberalizm, Merkantilizm ve Yapısalcılık

Giriş

Günden güne daha gergin ve karmaşık hale gelen uluslararası ticaret farklı bakış açıları  tarafından açıklanabilir. Liberalizm, merkantilizm ve yapısalcı yaklaşımların kendilerine has ilkeleriyle belirlenen ticaret politikaları değişen konjonktüre göre devletler tarafından  uygulamaya konulmaktadır. Buradan, devletlerin dönem dönem yalnızca bir yaklaşıma uygun olacak şekilde ticaret politikaları oluşturduğu anlaşılmamalıdır.

Okumaya devam et “Uluslararası Ticaret ve Çatışmalara Yaklaşımlar: Ekonomik Liberalizm, Merkantilizm ve Yapısalcılık”

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ

İletişim Başkanlığı'ndan 9 Mayıs KOVİD-19 tablosu

2019’un son günlerinde Çin’in sınai bölgesi Wuhan’da ortaya çıkan Covid-19 adlı virüsün neden olduğu salgın, çok kısa bir süre içerisinde tüm tedbirlere rağmen küresel bir nitelik kazanmış ve günümüzde 188 ülkeyi etkileyen bir pandemi haline gelmiştir. Halen (15 Haziran 2020) tüm dünyada vaka sayısı 7 milyonu, yaşamını kaybedenlerin sayısı da 400 bini geçmiş durumdadır.

Salgının sağlık sistemi üzerindeki tüm dünyada meydana getirdiği kaosu azaltmak, hayatları korumak ve enfeksiyon eğrisini yavaşlatmak için, hükümetler acil tedbirleri devreye almışlardır: Sosyal uzaklaşma, karantina, sokağa çıkma yasakları, mal ve insan hareketliliklerinin geniş ölçüde kısıtlanması, vb. Peki alınan önlemler pandemi sürecinde neleri beraberinde getirdi? Gelin, birlikte bu konuyu biraz açmaya çalışalım.

Okumaya devam et “SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ”

Nationalism: A Short Analysis of Primordialist and Modernist Approaches

Introductıon

Primordialism and modernism represent two views of nationalism from different perspectives. Primordialists have argued that modern nations emerged through the evolution of pre-modern nations. They also highlight the emotional dimension of nationalism by emphasizing the ethnic origins of modern nations. On the other hand, modernists have suggested that nationalism is a phenomenon which is emerged with the formation of modern states and economies. Moreover, modernists stress the ideological dimensions of nationalism and nature of ethnicity which is socially constructed.

Okumaya devam et “Nationalism: A Short Analysis of Primordialist and Modernist Approaches”