P.J.Proudhon ve P.Kropotkin: Anarşist Bir Düzende Ekonomi ve Toplumsal Organizasyon

Özet

Anarşizm teorisi son iki yüzyılın en çok tartışılan siyaset teorileri arasındadır. Yaklaşık olarak aynı dönemlerde yaşamış Fransız ekonomist ve düşünür Pierre Joseph Proudhon’un karşılıklılık ve federalizm ilkeleri ile Rus düşünür Pyotr Kropotkin’in ortaya koyduğu karşılıklı yardım ve federalizm ilkeleri bu çalışmanın araştırma konusudur. Anarşizm teorisine önemli katkılarda bulunan bu iki düşünürün  anarşist bir düzendeki ekonomik ve toplumsal organizasyonu hakkındaki fikirleri arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. 

Anahtar Kelimeler:  Anarşizm, Karşılıklılık, Federalizm, Karşılıklı Yardım , Geleceğin Toplumu

Giriş

Siyaset bir yönetme sanatıdır. Toplumları, kaynakları, fikirleri, kısacası insana dair her şeyi yönetmeye yarayan bir bilimdir. Carl Schmit’in deyimiyle ise: “Siyaset kaderimizdir.”1 İyi siyasetin yapıldığı yerde yaşamlarımız iyiye, kötü siyasetin yapıldığı yerde ise yaşamlarımız kötüye gider.Geçmiş ve geleceği siyaset tayin eder. Onun icadı insanlık uygarlığı için kaçınılmaz bir başlangıç olmuştur. Kimi uygarlıkların da sonunu getirmiştir. Siyaset güçlü bir kavramdır. Doğa içindeki zihnimiz ve bedenimiz ona ait gibidir. Bu yüzden özgürlüğümüz onun biçimine bağlıdır. İnsanlık uygarlığının devamı için siyaseti en “İyi” hale getirmek için çabalamak çoğu filozof tarafından büyük erdem olarak anılmıştır. Anarşizm teorisi de, diğer tüm siyaset bilimi teorileri gibi kendi “İyi” siyaset biçimini ilan etmiştir. Bu siyaset biçimine göre insanlar üzerinde bir yetke kabul edilemez bir şeydir. İnsan hiçbir baskı aracı olmadan özgür bir şekilde yaşamalıdır. Kendi “İyi” biçimini ilan eden anarşizm teorisinin ekonomik ve toplumsal organizasyon için ortaya koydukları iddialar bu çalışmanın konusu olacaktır. Bir teorinin ekonomi bilimi için sunduğu fikirler, o teoriyi inşa edecek ve yaşatacak bir öneme sahiptir. Nitekim bir teoriyi anlamak onun ekonomi ve toplumsal organizasyon için ortaya koyduğu düşünceleri anlamaktan başlar. Anarşizm teorisi, siyaset bilimi içerisindeki en tartışmalı olan teorilerden biridir.  İşte bu noktada anarşist teoriyi daha iyi kavrayabilmek için, teorinin gelişmesine büyük katkıda bulunan Fransız ekonomist Pierre Joseph Proudhon’un karşılıklılık (mutuality) ve federalizm ilkesi ile Rus anarko-komünistlerden Pyotr Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşma (mutual aid) ve federalist nitelikteki gelecek toplumuna (future society) dair fikirleri incelenecektir. Birbirlerine yakın dönemlerde yaşayan bu iki teorisyen arasında bir karşılaştırma yapılarak, teorilerin özüne dair fikirler ortaya çıkarılmaya çalışılacaktır.

Proudhon: Karşılıklılık İlkesinin Özü

Pierre Joseph Proudhon, yaşadığı yüzyıla ve sonraki yüzyıllara bıraktığı önemli fikirleriyle isminden söz ettiren önemli bir Fransız ekonomist ve siyaset teorisyenidir. Onun siyaset ve ekonomi alanındaki düşünceleri, ekonomik güçler kavramı etrafında gelişmiştir. Karşılıklılık (mutuality) altında topladığı ilkeler ise rekabet, kolektif güç, mülkiyet, dernek, işbölümü gibi eylemlerdir. Proudhon’a göre Fransız devrimi her ne kadar feodalizmi  ortadan kaldırsa da ekonomik güçleri organize etmede başarılı olamamıştır. Onun için mesele, ekonomik güçler arasındaki dengeleri yeniden yazmaktır ve bu dengeler toplumun her üyesinin katılımıyla sürdürülebilirdir. Fakat insanların keyfi davranışları emeğin değerini nasıl etkilerdi? Proudhon için emek keyfi iradeler için değil herkesin yararına olacak şekilde organize edilmeli ve örgütlenmelidir.  Aksi halde, yönlendirilmeyen emek bir kaosa sebebiyet verebilirdi. Ona göre siyasal otorite ekonomik organizasyonu sağlama hususunda başarısızdır. Bunun sebebi ise onun despotik ve gücü kötüye kullanma eğiliminde oluşudur. 

Bireyselliği ön plana çıkaran anarşist düşünürlerden farklı olarak Proudhon, bazı yazarlarca organik anarşist olarak tanımlanır.2 Ona göre anarşizm hükümetler olmadan kurulan sosyal bir düzendir. Fakat Proudhon, siyasal bir düzenden ziyade mevcut siyasi sisteme karşı bir ekonomik sistem kurma çabasına girmiştir. Onun hedefi yasaların azınlık ya da çoğunluk grupları tarafından belirlenmesi değil her yurttaş veya komün tarafından belirlenmesidir. Düşünürün kurmuş olduğu ekonomik sistem siyasi merkezileşme yerine ekonomik merkezileşmeyi öne çıkarmaktadır. Proudhon’un zihnindeki ekonomik sistem, insan haklarına (Droit Humain) uygun ve gelişmekte olan sanayinin pratiğine dayanan yeni bir rejim olacaktır. Bu rejimin refahı evrensel olarak dağıtacağını iddia eden Proudhon, tasavvur ettiği ekonomik rejim sayesinde yurttaşların özgür olacağını vurgulamaktadır. 

Théorie de La Propriété, Qu’est-ce que la propriété ? ve Du Principe Fédératif  isimli eserlerinde, sözleşme yoluyla, öz yönetime dayalı (self-government) ve hükümetsiz bir toplumda ortaya çıkan ticaret ilkelerinin sosyal kontrole dayandığını iddia eden Proudhon, doğal değişim yani mutuality – karşılıklılık  ilkesini ortaya atar. Karşılıklılık, özgürlük ve düzen arasındaki bir sentezi ifade eder. Bu sentezin özel mülkiyet ile kolektif mülkiyet düşüncelerinin bir sentezi olduğu söylenebilir. Proudhon’a göre böylesi bir  düzenin gerçekleşebilmesi için gerekli olan en önemli husus mülkiyet haklarının adil ve eşit bir şekilde yurttaşlara teslim edilmesidir.3 

Bir anarşist düşünür olarak Proudhon, diğer anarşizm taraftarları gibi hükümetleri yerinden edecek bir devrimi değil, toplumların yönlerini değiştirecek evrimlere inanmaktadır. Eserlerinde mülkiyetin hırsızlık olduğunu iddia eden bir düşünürün, özel ve kolektif mülkiyeti nasıl tanımladığını bilmek büyük önem arz eder. Örneğin Proudhon, “Qu’est-ce que la propriété ?” adlı kitabının ikinci bölümünde özel mülkiyetin korunmasını sağlayan yasalara tepkisini şu ifadelerle anlatır: 

“The Roman law defined property as the right to use and abuse one’s own within the limits of the law—jus utendi et abutendi re sua, guatenus juris ratio patitur. A justification of the word ABUSE has been attempted, on the ground that it signifies, not senseless and immoral abuse, but only absolute domain. Vain distinction! invented as an excuse for property, and powerless against the frenzy of possession, which it neither prevents nor represses.”4

Yaklaşık yirmi bir yıl sonra, 1861 yılında yayınladığı  Du Principe Fédératif isimli kitabında toplumsal kontrol için bir temel olabilecek federalizm ilkesini dünyaya tanıtmıştır. O dönemde Fransa’nın İtalya ile ilgili sorunları, onu bu ilkeyi ortaya atmasında etkili olmuştur. Bu haliyle, federalizm ilkesi hem pratik hem de siyasal niteliktedir. Hiç şüphesiz bugün federalizm denildiğinde aklımıza gelen tanımlarla, Proudhon’un ortaya koyduğu federalist ilke arasında farklılıklar bulunmaktadır. Düşünürün gözünde federalizm özgürlük ve otoritenin barışmasını ya da uzlaşmasını ifade etmektedir:

“…une convention par laquelle un ou plusieurs chefs de famille, une ou plusieurs communes, un ou plusieurs groupes de communes ou Etats, s’obligent réciproquement et également les uns envers les autres pour un ou plusieurs objets particuliers, dont la charge incombe spécialement alors et exclusivement aux délégués de la fédération.”5

Esasta Proudhon’un federasyon ile ilgili yapmış olduğu bu tanım, Rousseau’nunki gibi siyasal değil ekonomik bir sözleşme niteliğindedir. Bu sözleşmede karşılıklılık ilkesi ile toplumun fertleri arasındaki ilişkiler belirlenir. Yazar yukarıdaki ifadesine dipnot olarak Rousseau’nun toplum sözleşmesi ile kendisinin sunmuş olduğu sözleşme arasında bir karşılaştırma yapma gereği duymuştur. Rousseau’nun toplum sözleşmesini gerçek olmayan kurgusal bir hipotez olarak değerlendirirken, federalizm teorisinin daha gerçekçi olduğunu belirtir. Du Principe Fédératif isimli eserinde federasyon ilkesi ile ilgili sunduğu ifadeler onun böylesi bir toplumsal ekonomik  düzenin temellerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar:

“Ce qui fait l’essence est le caractère du contrat fédératif (…) c’est que dans ce système les contractants, chefs de famille, communes, cantons, provinces ou Etats, non seulement s’obligent “synallagmatiquement”6 et commutativement les uns envers les autres, mais ils se réservent individuellement, en formant le pacte, plus de droits, de liberté, d’autorité, de propriété, qu’ils n’en abandonnent (…).”7

Proudhon’a göre federalist bir düzende aşırı otorite ve keyfi düzenlemelere yer yoktur. Emeğin egemenliği vardır. Toplumun her noktasında (okullarda, ticaret şirketlerinde, tarlalarda, parlamentoda) siyasal demokrasi yerine endüstriyel bir demokrasiyi öne çıkarmaktadır. Proudhon’un federalizm anlayışı bize onun karşılıklılık ilkesini anlamamızı sağlar. Karşılıklılık ilkesi bir kez siyasal alana uygulandığında federalizme dönüşür. Kısaca bu iki formül Proudhon’un ekonomik ve siyasal devrim için sunmuş olduğu formüllerdir. 

Kropotkin’in Gelecek Toplumu Tasavvurunda Toplumsal Organizasyon

Bir devrim sonrasında oluşacak olan gelecek toplumunun (future society) sosyal, siyasi ve ekonomik düzeni üzerine düşünen Pyotr Kropotkin, geleceğin topluluklarının esas ilkelerini eşitlik, dayanışma ve özgürlük üzerine bina etmiştir. Kropotkin’e göre bu, özel üretim araçlarının ortak mülkiyete dönüştürülmesi ve mevcut siyasal sistemin kaldırılarak bağımsız ve özgür toplumların kurulmasıyla mümkün olabilirdi. Pozitif bilim teorilerinden etkilenen Kropotkin, insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma (mutual aid)  konusundaki düşüncelerini 1902 yılında nihayet kitaba çevirebiliği makaleleri ile formüle etmiştir. Eflatun’un deyimine yakın ifadelerle Kropotkin, insanın içinde bulunduğu sosyal yapıları koruyan ve işbirliği yapma güdüsüne sahip bir sosyal hayvan olduğunu savunmaktadır. Hatta öyle ki düşünür, baskıcı güçler ve acımasız savaşların insanın içindeki dayanışma ve yardımlaşma duygusunu köreltemediğini iddia etmiştir.

Pyotr Kropotkin bir anarko-komünisttir. Anarşist komünizm Godwin’in ifadesiyle: “devletsiz toplum fikri bütün doğal ve sosyal zenginliğin toplumsal sahipliğini ve üreticilerin hür işbirliği ile ekonomik hayatın devam ettirildiğini varsaymaktadır. O, bu düşünce ile daha sonraki anarşist komünizmin gerçek kurucusu olmuştur” (Rocker 1994:13). Kropotkin gibi diğer anarşistler temel ilkeleri ortak mülkiyet, ademi merkeziyetçilik ve kendi kendini yönetim olan bir anarko-komünizm formu geliştirmiştir.8 Kropotkin’in kafasında kurduğu anarşist ve aynı zamanda komünist toplumlar, karşılıklı yardımlaşma ilkesi etrafında çeşitli işbirlikleri yaparak özgür bir yaşam sürebilirlerdi. Denilebilir ki, ekonomik ve siyasal özgürlük Kropotkin’in düşüncelerinin ana hedefleridir.  Pyotr Kropotkin’in ideal toplumunda örgütlenme, üretim ve tüketim için insanlar federe gruplar halinde olmalıdır. 1902 yılında yayınladığı Memoirs of A Revolutionary adlı kitabında düşüncelerini daha geniş olarak ele almıştır:

“A society of equals, who will not be compelled to sell their hands and brains to those who chose to employ them in a haphazard way. But who will be able to apply their knowledge and capacities to production in an organization so constructed as to combine all the efforts for producing the greatest sum possible of well-being for all, while full, free scope will be left every individual initiative. This society will be composed of a multitude of associations, federated for all purposes which require federation […] communes for consumption, making provisions for dwellings, gas works, supplies of food, sanitary arrangements, etc. There will be full freedom for the development of new forms of production, invention and organization; individual initiative will be encouraged and the tendency towards uniformity and centralization will be discouraged. Moreover, the society will not be crystallized into certain unchangeable forms, but will continually modify its aspects, because it will be a living, evolving organism; no need of government will be felt, because free agreements and federation take its place.”9

Peki Kropotkin’in ideallerinin gerçekleşeceği gelecek toplumlar nasıl gelecek idi? Proudhon gibi zamanla evrimleşerek mi yoksa ani bir devrimle mi? Kropotkin, yeni gelecek toplumun bir devrim sonrası gerçekleşebileceğine inanmaktadır. Esasta onun bu düşüncesinin arkasındaki nedenler oldukça basit gerçekliklere dayanmaktadır. Gücü elinde bulunduranların bundan kolay kolay vazgeçmeyecekleri gerçeği. Pyotr Kropotkin, Karl Marks’ın aksine, devrimin çoğunlukla işçi sınıfının değil, çiftçilerin oynayacağı büyük rol ile gerçekleşeceğini öne sürmekteydi.10 Devrim, belirli bir sınıfın üyeleriyle değil, toplumun genelinin katıldığı kitlesel nitelikte bir devrim olacaktı.

Kropotkin’e göre devrimci aktivistler toplumun genelinin refahını amaç edinmeliydiler. Zaten onun iddiası zenginliğin tüm topluma ait olduğu yönündeydi. Üretim araçları ve mülklerin kamulaştırılarak servetin topluma paylaştırılması refaha sahip olma hakkı için (the rights to welfare) büyük bir önem arz etmekteydi. Devrimden sonra ekonomi bilimi, üretime dayalı servet edinme amacını taşıyan geleneksel halinden ayrılarak tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir bilim haline gelecekti. İlk önce insanların ihtiyaçları incelenecek, daha sonra ise bu ihtiyaçları sağlamanın araçları bulanacaktı. Nihayetinde ekonomi, insanın ihtiyaçlarını ve bunları asgari bir insan enerjisiyle sağlayabilmenin yollarını araştıran bir bilim haline gelecekti. 

Kropotkin, ekonomik krizlere fazla üretimin ve kaynakların yanlış dağıtılmasının neden olduğunu düşünmektedir. Kropotkin’in düşüncelerindeki gelecek toplumunda, kapitalizmi ve özel mülkiyet ilkelerini yeniden yaratan ücret sistemi ortadan kaldırılarak yerine ödül sistemi getirilecektir. Düşünüre göre, ihtiyaçlara göre ödüllendirme ve kabiliyete göre üretim yeni bir ilke olarak benimsenebilirdi. Pyotr Kropotkin’in ödüllendirme sistemi hakkındaki düşünceleri her ne kadar işçileri teşvik eden bir yöntem olarak görülse de o, ücret teşviki olmadan işçilerin çalışmayacağı fikrini öne süren teorileri reddetmiştir. Böylece fikirleri Bakunin’den ayrılmaktadır. Bilindiği üzere Bakunin’in iddia ettiği devrimden sonraki düzende insanlar, çalışmalarına göre ödüllendirileceklerdir.11 Pyotr Kropotkin bu iddiaya karşı çıkar çünkü her bir bireyin çalışma süresinin ya da çalışmalarının topluma katkılarını denetlemek ve değerlendirmek zor olacaktır. Ekmeğin Fethi adlı eserinde Pyotr Kropotkin, ücret konusunu kapsamlı bir şekilde ele alarak, adil bir şekilde ödüllendirmenin tek bir yol ile mümkün olacağını savunmuştur. Bu yol “bireyin yaşam ve refah hakkı” ilkesine göre kişinin ihtiyaçlarını ölçüt olarak kullanmaktır. Aslında Kropotkin, çalışmanın zorlama olmaksızın gerçekleşeceğine ve insanların yaptığı işlerden ve hobilerinden tatmin olacaklarını düşünmektedir. Böylece bireylerin topluma olan kendiliğinden katkıları artacaktır ve teşvik sistemine artık ihtiyaç kalmayacaktır.

Peki insanlar hangi alanda çalışacaklarına kendileri mi karar verecektir? Bu her bir bireyin bir alanda uzman olmasını mı gerektirecektir? Kropotkin’in her iki soruya cevabı evet’tir. Düşünüre göre uzmanlaşma, insanların genel bir eğitim aldıktan sonra ilgi ve yeteneği doğrultusunda yöneleceği bir şeydir. Ayrıca onun fikirleri, devrimden sonraki anarko-komünist düzende iş bölümü çağı sona erecek ve endüstri ve tarım bütünleşerek çiftçi ile teknisyenin artık tek bir kişi içinde birleşeceği yönündedir. Teknoloji ve makinelerin gelecek toplumdaki yeri Kropotkin için önemlidir. Teknolojik gelişmeler üretim alanının ötesinde insani ve ekonomik faaliyetlerin tamamında etkisini gösterecek unsurlardır.12 Ayrıca teknolojik araçlar ve makineler kuruldukları topluluklara ait olacaktır. Bunun yanı sıra Kropotkin tarımın sanayi işletmelerine entegre edilmesini önermektedir. Çünkü düşünüre göre  kolektif üretim sanayiye olduğu kadar tarım için de faydalıdır. Kropotkin, kolektif çiftliklerde çalışmanın keyifli ve aynı zamanda verimli olacağına inanmaktadır. 

Günümüzde fiziksel olarak saatlerce çalışmak zorunda kalanların payına pek düşmeyen, düşmesi de beklemeyen entelektüel işi Kropotkin fiziksel işle birbirine entegre etmeyi önermektedir:

“Where each individual is a producer of both manual and intellectual work; where each able-bodied human being is a worker and where each worker works both in the field and the industrial workshop; where every aggregation of individuals, large enough to dispose of a certain variety of natural resources, produces and itself consumes most of its own agricultural and manufactured produce […] Every nation with its farmers and industrialists, every person who works in agriculture or industry and combines his scientific know- how and skills, will create an ideal and cultured nation.”13

Pyotr Kropotkin’in tasavvur ettiği böylesi bir toplum düzeninde bilimin üretildiği enstitüler ufak bir akademisyen grubunu değil, el işçiliğinde de yetenekli olan bilim insanlarını, fabrika işçilerini, araştırmacıları ve çiftçileri de içerecektir.14

Kropotkin’e göre gelecek toplumdaki çalışma zevkli ve çekici hale getirilmelidir. Dahası çalışmak, insanın ufkunu genişletmelidir ve kendi karakterini ve yaratıcılığını ortaya çıkarmasına yardımcı olmalıdır. Ona göre özgür bir toplumun yegane temeli budur. Devrimden sonra iş yerleri havadar ve hijyenik ortamlara dönüştürülmelidir. Bu sayede insanlar çalışırken daha verimli ve üretken olacaklardır. Kropotkin’in bir başka varsayımı ise çalışma zamanı ile ilgili olmuştur. Düşünür, toplumun her üyesinin çalışıp ürettiği bir düzende kısa bir süre sonra insanların yalnızca yarım gün çalışmalarının yeterli olabileceğini, böylece diğer kalan zamanlarını boş zaman olarak değerlendirebileceklerini öne sürmüştür. 

Toplumsal organizasyonun olmazsa olmazı hiç şüphesiz eğitimdir. Eğitim, bir toplumun siyasal, ekonomik ve sosyal evrelerini etkilemede en önemli araçlar arasındadır. Kropotkin, devrim sonrasında her insanın toplumsal meselelerle başa çıkmasını sağlayacak, bilim ve sanatın da içinde olduğu kapsamlı bir eğitim almasının gerekliliğinden bahsetmiştir. Düşünüre göre, gençler hümanistik, sosyal ve bilim odaklı bir eğitim alarak yaşadığı dünyayı anlayabilecek ve üretim sürecine kolayca katılabileceklerdir.15 Ayrıca belirtilmelidir ki, Pyotr Kropotkin’in gelecek toplumunda insanlar işbirliği içerisinde üretime katılırken bireysel olarak özgür olmalıydılar. Yani bireyin üretime katılması için üzerinde hiçbir baskı ya da tahakküm kurulmamalıydı. Çünkü seçme hakkı da bireysel özgürlüğün alanına girmekteydi. 

Karşılılık ile Karşılıklı Yardımlaşma Arasında Bir Fark Var mı?

Kendisini anarşist olarak tanımlayan ilk kişi olan Fransız ekonomist Pierre Joseph Proudhon ile anarko-komünizm üzerine teoriler yazan Rus düşünür Pyotr Kropotkin’in anarşist bir düzendeki ekonomi ve toplumsal organizasyon hakkındaki fikirleri yukarıda incelenmiştir. Her iki düşünürün formülasyonunda da bireylerin ve böylece toplumların özgürlüğü esastır. Denilebilir ki, hem Proudhon hem de Kropotkin teorilerinde federatif bir topluma işaret edilmektedir. Fakat düşünürlerin benzer kavramlara ilişkin iddiaları farklı biçimlerde yer alır. Örneğin, P.J.Proudhon, karşılıklılık ilkesini (mutuality) özel mülkiyet ile kolektif mülkiyetin bir sentezi olarak  ortaya atmıştır. Fakat Kropotkin’in düşüncelerindeki gelecek toplumuda özel mülkiyete yer yoktur. Ona göre her şey mülksüzleştirilmeli yani ortak mülkiyet haline getirilmedir. Diğer taraftan, Proudhon’un ortaya koymuş olduğu federalizm ilkesi özgürlük ve  otoritenin bir arada sorunsuz ilerlemesine dayalı iken Kropotkin’in federalist bir düzen içindeki geleceğin toplumu tasavvuru yalnızca kolektif kararların alınacağı ve uygulanacağı bir nizamı vurgulamaktadır. Dahası, Kropotkin’in formüle ettiği toplumun üzerinde hiçbir otorite bulunmamaktadır. İki düşünür arasındaki bir başka farklılık zihinlerindeki ideal toplumların ortaya çıkış şekli noktasında yer alır. Örneğin, Proudhon Fransız Devrimi’nin sonuçlarını öne sürerek değişimin devrim ile olmayacağına ikna olmuştur. Onun için değişim zaman içerisinde evrim ile gerçekleşecektir. Pierre Joseph Proudhon’un aksine Pyotr Kropotkin ideal topluma yani gelecek topluma ancak ani bir devrimle ulaşılabileceğine inanır ve devrimin hemen sonrasında olacaklar için planlar hazırlar. Sonuç olarak, düşünürlerin ortaya attığı fikirler kelime kökü olarak birbirlerine benzeselerde her iki teoride de farklılıklar bulunmaktadır. Fakat unutulmamalıdır ki, her iki fikir insanının düşünceleri özgür ve tahakkümsüz bir toplum özlemi etrafında birleşir. 

Sonuç

Bir siyaset teorisi olarak anarşizm, bazen gerçekçi ve bazende ütopik düşünceler zeminine oturtulurken, arzu edilen düzen biçiminin tüm insanlar için ve tüm koşullar altında (farklı zihniyet, ahlak anlayışı, kültür ve dil unsuru) uygulamada nasıl gerçekleşeceği konusu hala tartışılan bir teori niteliğindedir. Proudhon ve Kropotkin’in anarşist bir toplum düzenine dair fikir ve iddialarını mercek altına alan bu çalışma iki farklı teorisyenin ekonomik ve toplumsal organizasyon hususlarında ortaya koydukları ilkeleri ayrı ayrı ele almıştır. Bunun yanı sıra, iki düşünürün formülasyonları arasında karşılaştırma yapılarak benzer kavramlar arasındaki farklı anlayış ve ifadelere açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Özgürlük fikri çerçevesinde birleşen anarşizm teorisi tüm toplumlar için “İyi” siyaset biçiminin kendisi olduğunu öne sürmektedir. Teori her insanın özgürlüğü için onurlu bir başkaldırıya cesaret ederken, binlerce yıllık geçmiş tecrübesi olan farklı toplumların her biri için uygulanabilir reçeteler sunamamaktadır. Çünkü özgürlük kavramı herkes için farklı bir tecrübe niteliğindedir. İnsanlar özgür olmayı sabit kurallar yoluyla öğrenemezler. İki düşünürde tasavvur ettikleri düzene insanların peşinen razı olacaklarını düşünmektedirler. Proudhon ve Kropotkin’in ifadelerinden anlaşılan, insanların özgürlükleri için yapmayacakları hiçbir şeyin olmamasıdır.  Peki insanlar gerçekten özgür olmak mı istiyorlar? Herkesle eşit olmak, her şeye ama hiçbir şeye sahip olma fikri onları gerçekten mutlu edecek yada özgürleştirecek midir? Bu sorulara bir cevap bulmak zordur. Çünkü sorun özgürleşmek değil, insanların  özgürlük üzerine düşünmemeleri ve artık onu arzu etmemeleridir. Bilinmelidir ki, eğer bir devrim olacaksa bu ilk önce insanların zihinlerinde gerçekleşmelidir. Ancak bunu başardıktan sonra insanlar dayanışma içerisinde yaşamaya dair bir umut besleyebilirler. Özgürlüğü arzulamama sorunu siyaset ya da ekonomi ile ilişkili ise, bu arzuyu unutturan tüm unsurların hepsi ortadan kaldırılmalıdır. Bunun anlamı devlet otoritesini ortadan kaldırmak ya da bir devrimle farklı bir ekonomik sistem altında yaşamaya başlamak değildir. Nitekim, bilinen tarihin en başından beri insan köleliği icat etmiş bir varlıktır. İlginç olan aynı varlığın sanat ve müziği de icat etmiş olmasıdır. Anarşist teori, her ne kadar pratikte uygulanabileceğini ispat etmiş olsa da, köleliği icat eden insan ile sanat ve müziği icat eden insan çeşitlerini bir arada ve özgür bir şekilde yaşatmaya yarayacak sürdürülebilir  siyasi ve ekonomik reçeteler ortaya koyma hususunda henüz yeterli değildir.

Kaynakça

1  Schmitt, Carl, Siyasal Kavramı, Metis Yayınları, İstanbul 2006, s. 9-108.

2  William H. George Proudhon’u organik anarşist olarak tanımlayan düşünürlere örnek olarak verilebilir.

3 Pierre-Joseph Proudhon. “What Is Property? : An Inquiry Into The Principle of Right and of Government”,1890, p.141-142.

4  Pierre-Joseph Proudhon. “What Is Property? : An Inquiry Into The Principle of Right and of Government”,1890, p.141-142. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çevirisi: “Roma hukuku, kanunun sınırları içinde kişinin kendi mülkiyetini  kullanma ve kötüye kullanma hakkı olarak tanımladı – jus utendi et abutendi re sua, guatenus juris ratio patitur. Kötüye kullanma kelimesi anlamsız ve ahlaki olmayan kötüye kullanımı değil, yalnızca mutlak mülkiyet alanını ifade ettiği gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Beyhude ayrım! mülkiyet için bir bahane olarak icat edildi ve mülkiyet çılgınlığına karşı güçsüz, ne engelliyor ne de bastırıyor.”

5 Pierre-Joseph Proudhon. “Du Principe fédératif”, 1863, p.67 / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: ‘’…anlaşmaya göre, bir veya birden fazla aile reisinin, bir veya daha fazla topluluğun, bir veya daha fazla topluluk gruplarının veya devletlerin, sorumluluğu özellikle ve  sadece federasyon delegelerine düşen bir veya birden fazla belirli nesneler için karşılıklı olarak birbirlerini zorunlu kılarlar.’’

6 synallagmatiquement: iki tarafı da bağlayıcı hükümlerle taahhüt altına sokan sözleşme.

7  Pierre-Joseph Proudhon. “Du Principe fédératif”, 1863, p.68. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: “Özü oluşturan unsur federatif sözleşmenin niteliğidir(…)bu sistemde, müteahhitler, aile reisleri, topluluklar, kantonlar, bölgeler veya Devletler, birbirlerini yalnızca sinallagmatik ve değişmeli olarak zorunlu kılmakla kalmayıp, aynı zamanda vazgeçemedikleri daha fazla hak, yetki ve mülk kapsamında bir anlaşma oluşturarak kendilerini bireysel olarak muhafaza ediyorlar.”

8  Çuhadar, Cengiz . “Anarşizm Düşüncesindeki Farklılıklar”. Dini Araştırmalar 16 / 43 (16-12-2013) (December 2013): 112-114 .

9 P. Kropotkin, Memoirs of a Revolutionary (New York: Dover Publications, 1971): p.398-399. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: “Kendilerini keyfi bir şekilde kullanmayı seçenlere ellerini ve beyinlerini satmaya mecbur kalmayacak bir eşitler toplumu. Ancak, herkes için mümkün olan en büyük toplam refahı üretmeye yönelik tüm çabaları birleştirecek şekilde inşa edilmiş bir organizasyonda, bilgi ve kapasitelerini üretime uygulayabilecek, buna karşın her bir bireysel inisiyatifte tam, serbest kapsam bırakılacaktır. Bu toplum, federasyonu gerektiren tüm amaçlar için federe olan çok sayıda dernekten oluşacaktır [… ] tüketim için komünler, konutlar, petrol işleri, gıda tedariği, sıhhi düzenlemeler vb. Yeni üretim, buluş ve organizasyon biçimlerinin geliştirilmesi için tam özgürlük olacak; bireysel inisiyatif teşvik edilecek ve tekdüzelik  ve merkezileşme eğilimi hayal kırıklığına uğratılacaktır. Dahası, toplum belirli değişmez biçimlerde kristalize (kırılgan) olmayacak, ancak sürekli olarak yönlerini değiştirecektir, çünkü yaşayan, gelişen bir organizma olacaktır; hükümete ihtiyaç hissedilmeyecek çünkü özgür anlaşmalar ve federasyon onun yerini almaktadır.”

10  P. Kropotkin,The Conquest of Bread, G. P. Putnam’s Sons, New York and London, 1906, Chapter XVII.

11 P. Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow (London: George Allen and Unwin, 1974):p.152.

12 P. Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow (London: George Allen and Unwin, 1974):p.152.

13 P. Kropotkin, Memoirs of a Revolutionary (New York: Dover Publications, 1971): p.27. / Ümmügülsüm Çavuş, Türkçe Çeviri: “Her bir bireyin hem bedensel hem de entelektüel çalışmanın bir üreticisi olduğu; her sağlıklı insanın bir işçi olduğu ve her işçinin hem sahada hem de endüstriyel atölyede çalıştığı yerlerde; yeterince büyük olan belirli çeşitlilikteki doğal kaynaklardan tasarruf etmek için her birey topluluğunun kendi tarımsal ve imal edilmiş ürünlerinin çoğunu ürettiği ve tükettiği yer[…]  Çiftçileri ve sanayicileri ile her millet, tarımda ya da sanayide çalışan, bilimsel bilgi ve becerilerini birleştiren her insan, ideal ve kültürlü bir millet yaratacaktır.”

14 P .Kropotkin, Memoirs of a Revolutionary (New York: Dover Publications, 1971): p.169-170.

15 P. Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow (London: George Allen and Unwin, 1974):p.169-187.

China-Russia Relations

China and Russia have started to establish close relations especially in recent years after the Sino-Soviet Split in the early 1960s. This convergence, which is predominantly experienced in political and economic dimensions, is also taking place in many other areas; energy, arms production, trade in national currency, and strategic transportation projects supporting infrastructure services are examples of these… 

It can be said that Western policies and activities have fed the Chinese-Russian rapprochement. For Russia, for example, the sanctions, differences of opinion and the resulting uncertain economic unforeseen convergence, which are further aggravated by the Ukraine problem, are the main reasons.

On the other hand, China’s policies aim to develop trade in European markets with the Silk Road project. The One Belt One Road (OBOR) project has been developed as an alternative or complementary to this. While Russia develops friendly investment structures, it is turning further east, towards the Russian Far East, where it borders with China. At the same time, China is turning to the west and making strong agreements with Central Asian countries and making very costly infrastructure and logistics investments in these countries.

SIgns of Convergence

In July 2017, the navies of the two countries conducted a joint exercise in the Baltic Sea for the first time, and in September 2018, China broke new ground by participating in Russia’s annual Vostok military operation.

In addition, Russia has sold China advanced military equipment that Turkey has bought as well, including the S-400 air system and 24 SU-35 fighter jets.

According to Chinese government data, bilateral trade from $ 69.6 billion in 2016 rose to $ 84.2 billion in 2017 and $ 107.1 billion last year, exceeding $ 100 billion for the first time.

In 2016, Russia replaced Saudi Arabia, becoming China’s largest crude oil seller, and signed a thirty-year contract to sell 1.3 billion cubic feet of gas per year (1m³ = 35.31467ft per year) through the Power of Siberia gas pipeline to China, which will begin as of this year.

Finally, since taking office, Chinese president Xi Jinping has visited Moscow more than he has visited other capitals. In addition, in June 2018, Xi addressed “My best, most sincere friend” and awarded Putin China’s first friendship medal.


Concerns of The US


American analysts have become increasingly concerned about the complex pace of this Sino-Russian relationship, as expected. In his speech at the Nobel Peace Prize Meeting held in Oslo in December 2016, former US National Security Advisor Zbigniew Brzezinski said that America should be careful about China and Russia’s internal, political and ideological unity and their strategic alliances that will adversely affect the policies of the United States, and also stated that this alliance is a great danger. He concluded by emphasizing that nothing is more dangerous for America’s national interests than this.
Perhaps Brzezinski’s warning was heeded, in the face of the strengthening of ties between Beijing and Moscow, the White House’s national Security Strategy and the Pentagon’s national Defense Strategy were determined as threatening China and Russia with similar strategic challenges.

For example, the National Security Strategy [1] claims that the two countries are “attempting to undermine America’s security and welfare by trying to undermine America’s power, influence and interests, and making their economies less free and less just, growing their armies, and by controlling information, expanding their influence on their societies through pressure.”

In the National Defense Strategy, there asserted claims as “The main problem of the United States is the re-emergence of the strategic race for welfare and security… by the revisionist powers in the long term. It is clear that Russia and China – gaining veto power over other nations’ economic, diplomatic and security decisions – want to shape the world according to their authoritarian models.”

While it is certain that the two countries are in competition with the United States, they both continue this race in different ways. The speech of Dan Coats at the United States Senate Intelligence Elected Committee [2] at the end of January 2019, explaining that the problems arising from the two countries are different, is remarkable in terms of underlining the issue.

Coats said, “While we have to worry about China’s systematic and long-term efforts… to match or become superior to our superior global capabilities, we should be concerned about Russia’s goals such as destabilizing ourselves by misleading and confusing and undermining our reputation in the world.”

Although Sino-Russian relations have developed in military, economic and political dimensions, their ability to quickly solve their problems against common conflicts is still not developed. Beijing and Moscow have long criticized the central position of the American dollar in global financial markets, and America’s almost complete exclusion from these two countries in the design of the post-cold war world order.

However, it would be much more difficult to define what the common Sino-Russian concept of world order would be; in fact, although both recognize the need for a multipolar system, they express different wishes like several other countries. A few of these countries include America’s longstanding alliances in Europe and Asia.

As Adrea Kendall-Taylor and David Shulman stated in October 2018, “While China and Russia act in a ‘synergistic’ way over their own problems, it is obvious that they are ‘different and apparently unplanned’.”

ChIna – RussIa ComparIson

The economic gap between China and Russia is growing rapidly. According to the World Bank, China’s nominal gross domestic product in 1992 is slightly less than that of Russia. (427 billion dollars versus 460 billion dollars) Only a quarter century later, in 2017, these figures increased approximately 8 times. ($ 1.6 trillion versus $ 12.2 trillion)

Despite the slowdown in economic growth, China’s growth rate continues to be four times higher than Moscow’s. This apparent power makes sure there is an imbalance between their capacities, while rapidly increasing the gap between their ability to fulfill their global ambitions.

By examining the table below, China and Russia can be compared in terms of population, PPP (Purchasing Power Parity), labor force, unemployment, import, export, oil production, oil consumption.

 RussiaChina
Population144.478.050 million1,393 billion
PPP (Purchasing Power Parity)3.986 trillion ($)25.362 trillion ($)
Labor Force73,613,697 million788,440,346 million
Unemployment (%)5.213.9
Import ($)344.263 billion2.549 trillion
Export ($)509.551 billion2.656 trillion
Oil Production (barrel/per day)3,228.37513,524.977
Oil Consumption (barrel/per day)10,527.3703,781.022

(Source: OEC, WORLD BANK, IEA)

As seen in the developments in the Belt Road initiative, China has the capacity to increase its global trade coverage and dreams of establishing China-based (Sinocentric) trade and investment zones in Eurasia.

With “Made in China 2025”, Beijing has ceased to be an imitator of world-class technologies, rather has proved its desire to be the inventor of these technologies with ambitious and growing companies like Huawei.

On the contrary, it is a well-known fact that Russia does not have sufficient economic resources to reach this level. Nevertheless, Russia ranked 12th in the world economy ranking in 2018, despite the under-population outlook, falling oil prices, the Ukraine invasion and the sanctions it has suffered for years after the annexation of Crimea.

While Moscow hoped to be an intermediary between the developing Western Europe and Asia-Pacific economies, it has now focused on more modest regions, aiming to expand in regions such as Armenia, Belarus, Kazakhstan, Kyrgyzstan, and the Eurasian Economic Union, which includes Russia.



Evaluatıon

While Russia is China’s tenth largest trading partner, China is Russia’s top trade partner. While Russia exports more energy products and raw materials to China, China exports equipment, machinery and consumer goods to Russia. Their strategic projects include the establishment of an airline company, energy and infrastructure projects. Economic cooperation developed within the framework of strategic alliance with defense; joint military exercises, arms trade and the wide-ranging plans of the Collective Security Treaty Organization, the Shanghai Cooperation Organization (India and Pakistan have recently become members) and the Joint ASEAN Community have become characteristics that reinforce the alliance. Despite the fear of losing economic-political competition and control (especially in Eurasia), cooperation and negotiations continue by the two countries, albeit slowly and with difficulty. Although it is difficult to predict the extent of this convergence in the future, it is possible to predict which countries will be affected economically, politically or culturally in the future by the steps taken and joint projects realized. The reaction of a hegemonic power like America to this convergence is quite obvious. As a matter of fact, it is understood from the trade war waged by the Trump administration against China that it does not want to share its power. The irrational behavior of states that lose their power or feel such a danger is perhaps one of the greatest lessons history has taught us. The dream of becoming a regional and immediately afterwards a global power is a critical weakness that all states cannot give up, unfortunately, at all costs. We think that the pains of the multipolar system will continue in the coming years between these states in a power struggle.

References

NOTES

  • The National Security Strategy is a document periodically prepared by the United States government’s executive branch for Congress. It outlines the main national security concerns of the United States and how the administration plans to deal with them.
  • The Intelligence Elected Committee of the United States Senate, the committee of the United States federal government, consisting of members of the United States Senate to oversee the United States Intelligence Community.

Donald Trump Yönetiminde ABD Dış Politikası

2017

Başkanlığa geldiği 20 Ocak 2017 tarihinde yaptığı yemin töreni konuşmasında Donald J. Trump, ABD’nin dış ticaret açığını azaltmaya ve ittifaklar içindeki yük paylaşımını yeniden dengelemeye odaklanan bir Amerikan dış politikası ve ticaret yaklaşımını duyurmuştur.Tüm medeni devletleri ise terörizme karşı birleştireceğini vadederek tüm ulusların (Tıpkı Amerika’nın bundan sonra yapacağı gibi.) kendi çıkarlarını ilk sıraya koyması gerektiğini vurgulamıştır. Trump, ne George W. Bush döneminin serüvenciliğini ne de Obama döneminin “zayıflığını” kabul etmiş; 2016 yılında seçim kampanyalarında da dile getirdiği gibi “paslanmış Amerikan dış politikasından kurtulmanın” vaktinin geldiğini açıklamıştır.

Yönetime geldikten üç gün sonra Trump, Barack Obama döneminde Pasifik’e kıyısı bulunan on iki ülke ile imzalanmış, bir ticaret antlaşması niteliğindeki Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilme emri vermiş; bir hafta sonra ise Müslüman çoğunluğuna sahip altı ülkenin vatandaşlarının ABD’ye seyahat etmesini yasaklamıştır. Bu yasağa daha sonra dâhil olmuş; ayrıca Suriye’den mülteci alımını ise süresiz olarak dondurmuştur. Yine aynı hafta Trump, göç ile ilgili iki yeni karar daha imzalamış, Meksika sınırına duvar örülmesi hususunda yeni bir emir vermiştir. 

Suriye’ye karşı bir başka eylem, 7 Nisan’da gerçekleştirilmiştir. Beşar Esad’ın sivillere kimyasal silahla saldırması sonucu, rejim kontrolündeki üslere ABD tarafından füze saldırısı gerçekleştirilerek, misilleme uygulanmıştır. Suriye’deki ABD destekli “önlemler” ise bölgede bir diğer aktör olan Rusya tarafından engellenmiştir.

Mayıs ayında Robert Lighthizer (ABD Ticaret Temsilcisi), Beyaz Saray’ın NAFTA‘nın (North American Free Trade Agreement) yenilenip revize edilmesi yönündeki istediğini, Temsilciler Meclisi’ne bildirmiştir. Bu bildiri ile Trump yönetimi, ABD ekonomisindeki açıkları kapatabilmek adına, antlaşmanın diğer taraflarından olan Meksika ve Kanada’ya verilen sübvansiyonları ortadan kaldırmayı hedeflemiş ve üretim konusunda yeniden düzenlemeye gidilmesi hususlarını müzakereye açmayı amaçlamıştır.

Devlet başkanlarının iktidara geldikten sonra gerçekleştirdikleri ilk yurtdışı ziyaretleri, yeni yönetimin gelecek plan ve eğilimlerini anlama açısından her zaman önemli olmuştur. Trump’ın ilk yurtdışı seyahatleri ise sırasıyla; Suudi Arabistan, İsrail, Batı Şeria, İtalya, Vatikan, ve Belçika ülkelerine olmuştur. Başkan Trump, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen zirvede, elliden fazla Arap ve Müslüman devlet lideriyle bir araya gelerek, Müslüman dünyasının terörizme karşı birleşmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Brüksel’de ise NATO devlet ve hükümet başkanlarına hitap ederek ittifaka üye her ülkeyi “savunma harcamalarına adil bir şekilde katkıda bulunmaya” çağırmıştır. Bu eleştiri niteliğindeki çağrının zamanla, gümrük tarifeleri üzerinden tehdit ve dayatmalara dönüştüğü bilinmektedir.

Haziran ayında Donald Trump, iklim değişikliğinin olumsuz yönlerini önlemek için küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan 55 ülke ile birlikte toplam 193 ülke tarafından 2015 yılında imzalanan Paris Barış Antlaşması’ndan;Amerika’nın egemenliğini sınırladığı, Amerikan ekonomisine zarar verdiği ve Amerikalı işçileri tehlikeye soktuğu gerekçesiyle çekildiğini açıklamıştır. 

Yönetime geldiği yılın Ağustos ayında ise Trump,  Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile düşmanca retorik yarışmasına girmiş, iki lider birbirlerine nükleer füze fırlatma tehdidinde bulunmuşlardır. Aynı ay içerisinde Trump, bitmeyen savaş olarak adlandırılan Afganistan meselesi hakkında ise terörle mücadele odaklı misyonlarının devam edeceğini ve bölgede daha fazla asker bulunduracaklarını açıklamıştır. Trump’ın reddettiği antlaşmalardan bir diğeri, 14 Temmuz 2015 yılında imzalanan ve İran Nükleer Antlaşması olarak da bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı (The Joint Comprehensive Plan of Action)’dır. ABD başkanı  antlaşmanın reddine İran’ın antlaşmaya sadık kalmamasını gerekçe olarak göstermiştir. Fakat antlaşmayı tamamen ortadan kaldırmak yerine Temsilciler Meclisi’ni İran’a karşı yaptırımların yeniden düzenlenmesi için teşvik etmiştir.

Trump’ın evden çok uzağa yaptığı ziyaretler ise Çin, Japonya, Güney Kore, Vietnam ve Filipinler’e olmuştur. Kasım ayında düzenlenen bu seyahatlerin başlıca amacı ABD’nin “Hint-Pasifik”e katılımı olsa da Trump’ın asıl gündeminde  Kuzey Kore olduğu bilinmektedir. Başkan Trump, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği(ASEAN) zirvesinde Çin’in yükselişinden endişe duyan Japonya, Avustralya ve Hindistan gibi ülkelerin temsilcileriyle de ortak toplantı düzenlemeyi ihmal etmemiştir.

2017 yılının son ayında Trump’ın Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklamasıile yıllardır süren Filistin-İsrail çatışmasına karşı ABD’nin “tarafsız” tutumu bozulmuştur. 2018’e girmeden Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisive Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi; Çin’i ve Rusya’yı önemli stratejik rakipler olarak vurgulayan belgeler yayınlamıştır. 

2018

Başkan Trump, 1 Mart’ta ulusal güvenlik endişelerini  öne sürerek yabancı çelik ve alüminyum üzerine gümrük vergileri uygulayacağını duyurmuştur. Trump, Çin’e karşı da bir takım kısıtlamalar getirileceğini açıklarken ABD ile uyum içinde olan devletleri ve Avrupa Birliği’ni bu kısıtlamalardan muaf tutacağını söylemiştir.

Tüm bu önlemlerden ve uygulamalardan sonra Çin Nisan ayında, ABD’ye 3 milyar dolar civarında perakende tarifeleri uygulamıştır. Böylece dünyanın iki en büyük ekonomisi arasındaki ticaret savaşı ivme kazanmıştır. Kasım ayına kadar kızışma daha da artmış, ABD 250 milyar dolarlık Çin mallarına tarife uygularken Çin, 110 milyar dolarlık ABD mallarına tarife koymuştur.

Beşar Esad rejiminin sivillere yönelik kimyasal silah kullanmaya devam etmesi sonucu Nisan ayında Trump, ABD ordusuna rejimin üç üssünü bombalama emri vermiştir.Gerçekleştirilen hava saldırılarına Fransa’nın ve İngiltere’nin destek verdiği de bilinmektedir. Mayıs ayında, ABD sınırında 2.600 çocuğun ailelerinden ayrılmasına yol açan “sıfır tolerans politikası” ise Trump’ın uyguladığı en sert politikalardan biri olarak değerlendirilmiştir. 

Başkan Trump, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na uymaması sebebiyle 2017 yılında ABD yaptırımlarına maruz kalan İran’ın, bu kez antlaşmanın şartlarını ihlal eden sivil nükleer programına ve bölgesel saldırganlığına devam ettiğini ileri sürmüş ve bu gerekçeyle, antlaşmadan çekildiğini duyurmuştur. Bu çekilme kararıyla birlikte, İran’a; uçak ithalatı, petrol ve petrol ürünlerine yönelik birtakım yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır.

2017 yılında, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı açıklamasından sonra Trump yönetimi; Mayıs ayında ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımıştır. Bu apaçık Vaşington’un İsrail-Filistin barış sürecinde takındığı tarafsız rolün büyük ölçüde zedelenmesine sebep olmuştur. Büyükelçiliğin açılış törenine Trump’ın kızı Ivanka Trump ve ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin katılmıştır.

Haziran ayında, Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte Birleşmiş Milletler ABD temsilcisi olarak göreve başlayan kadın siyasetçi ve bürokrat Nikki Haley’in BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekileceğini duyurması, büyük yankı uyandırmıştır. Nikki Haley, ABD’nin “İsrail’e karşı kronik bir taraflılık” ile hareket etmesini ve Çin, Venezuela gibi ülkelerde yaşanan insan hakları ihlallerini aldığı karara gerekçe olarak göstermiştir.

Temmuz ayında Trump ve Putin, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de bir araya gelerek basına kapalı bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Toplantı sonrası yaptıkları açıklamalarda; Suriye, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması(Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları hakkında konuştuklarını belirtmişlerdir.

Ekim ayına gelindiğinde, Washington Post’un muhalif yazarı Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülmesinin ardından, tüm gözler Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a çevrilmiştir. Ankara’nın büyük bir diplomatik hünerle sürdürdüğü süreç dünya tarafından takdir toplarken Donald Trump, Suudi Arabistan’ı ABD’nin önemli bir bölgesel ortağı, petrol tedarikçisi ve silah alıcısı olarak tanıtmış; Suudi lideri destekleyen açıklamalarda bulunmuş; bu da ABD müttefikleri ve Temsilciler Meclisi tarafından Trump’a yönelik büyük tepkilere yol açmıştır. 

2019

Beyaz Saray 2019’un ilk ayında, Venezuela muhalefet partisi Voluntad Popular’in (Popüler İstek) lideri Juan Guaidó’yu ülkenin geçici cumhurbaşkanı olarak tanımıştır. Bunun ardından Vaşington, 14 Nisan 2013 yılı başkanlık seçimlerinde %50,6 oy oranıyla iktidara gelen Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin lideri Nicolás Maduro’nun gayri meşru olduğunu düşünen elliden fazla ülkeye katıldığını ilan etmiştir. Venezuela’nın; siyasi çatışmalar, darbe girişimleri, hiperenflasyon, temel mal sıkıntısı ve mülteci krizi ile mücadele ederken, Vaşington’un insani yardımlarını kabul etmemesi de yine gündeme oturan bir mesele olmuştur.

Dışarıda bu olaylar devam ederken, içeride Trump’ın 5,7 milyar dolara mal olacak Meksika duvarını yaptırma talebi üzerine 35 günlüğüne kapalı duran federal hükümet ile başkan Trump arasındaki mücadele; Temsilciler Meclisi’nin açılmasıyla son bulmuştur. Meclis, hükümet bütçesinin %20’sini etkileyen bu tasarıyı reddetmiş olsa da Trump, Şubat ayında ulusal acil durum ilan ederek, fonu ordu da dâhil olmak üzere devletin diğer kaynaklarından sağlanmasına izin vermiştir. Böylelikle Trump, Temsilciler Meclisi kararına karşı ilk vetosunu yayımlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Mayıs ayında 200 milyar dolarlık Çin mallarına gümrük vergilerini  %10’dan %25’e çıkarmış; Çin’de aynı şekilde karşılık vermiştir. Ticaret savaşının en çok kızıştığı dönem olarak değerlendirilen bu süreden sonraki aylarda Trump yönetimi, Huwaei gibi Çin telekom şirketlerine yeni kısıtlamalar getirmiştir. Buna ek olarak Trump, 2019 yılında toplam 35,2 milyar dolar doviz rezervine sahip olan Çin’i döviz manipülatörü olarak suçlamış; ABD’nin Çin’deki tüm özel yatırımlarını durdurmakla tehdit etmiştir.

20 Haziran’da, İran’ın ABD’ye ait bir drone’u düşürmesinin ardından Trump, ABD ordusuna İran’a karşı bir askerî harekât düzenleme emri vermiş; ardından bu operasyonu son anda durdurma kararı almıştır. Başkan operasyon yerine, 2015’te imzalanan nükleer antlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İran’a yönelik uygulanan yaptırımların artırılmasını istemiş ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehditi ile İran’a gözdağı vermiştir.

Eylül ayında, ABD istihbaratçılarından bir yetkilinin, Trump’ın 2020 seçimlerinde rakibi olabilecek Hunter Biden’ın soruşturulması için Ukrayna başkanı Volodymyr Zelensky ile görüştüğünü iddia eden bir şikâyet mektubunu kamuoyuna açıklaması; ABD Temsilciler Meclisi’ni harekete geçirmiştir. Bunun sonucunda Donald Trump’a resmî bir soruşturma başlatılmıştır. 

Dilekçede üç temel iddia yer almaktadır:

1-Trump, Ukrayna Cumhurbaşkanı’na Joe Biden ve oğlu Hunter Biden’ı soruşturması için baskı uyguladı.

2-Trump, Zelensky’den Demokratların bilgisayar sunucularına erişimini istedi.

3-Trump, özel avukatı Rudy Giuliani ve Adalet Bakanı William Barr’ı bu işlerin takipçisi olması için görevlendirdi

Tüm bu iddialara karşılık açılan soruşturma, Şubat 2020’de sonuçlanmıştır. Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylamada 48 Senatör Trump’ın suçlu bulunması gerektiği yönünde oy vermiş; 52 Senatör ise tam tersi yönde oy vererek ABD Başkanı’nı aklamışlardır.

Ekim ayında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Trump; Suriye’nin kuzeyinden ABD birliklerini çekme kararı almıştır. Bu karardan iki gün sonra Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşumunu engellemek üzere “Barış Pınarı Harekâtını” başlatmıştır. Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hakları; BMGK’nin terörle mücadeleye yönelik özellikle 1373 (2001), 1624 (2005), 2170 (2014), 2178 (2014), 2249 (2015), 2254 (2015) sayılı kararları ve BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı”çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak gerçekleştirilmiştir.

Aynı ay içerisinde, İran’ın Suudi petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Trump, Suudi Arabistan’a üç bin ABD askeri yollamış; savaş uçağı ve füze teknolojisi ile de bölgedeki varlığını güçlendirmiştir. Böylelikle Yemen’de, İran ve Suudi Arabistan arasında sürdürülen mücadeleye ABD’nin dolaylı katılımı tekrar gündeme gelmiştir.

IŞİD lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin ABD kuvvetleri tarafından Suriye’de öldürülmesi, yine bu ay içerisinde gerçekleşmiştir. Beyaz Saray’da basına yaptığı konuşmada Trump; “Geçen gece düzenlenen operasyonda, Bağdadi öldürüldü. Bağdadi, DEAŞ’ın kurucusu ve lideriydi. ABD, kendisini yıllardır arıyordu. Operasyonu izledim. ABD personeli operasyonda kayıp vermedi. Bağdadi ile beraber, savaşçıları da öldürüldü. Baskın yapılan evdeki 11 çocuk, zarar görmeden çıkarıldı. Bağdadi intihar yeleğini patlatarak hayatını kaybetti. Yanındaki üç çocuğu da patlamada yaşamını yitirdi. Son anlarını panik ve korku içerisinde geçirdi. Operasyon 2 saat sürdü ve evden çok sayıda istihbarat elde ettik. DEAŞ’ın kökenine dair ve gelecek planlarına dair bilgiler…” ifadelerini kullandı.

2020

3 Ocak’ta, İran İslam Devrim Muhafızları Kolordusu’nun Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani; Bağdat’ta, ABD tarafından düzenlenen bir drone saldırısı sonucunda öldürülmüştür. Pentagon bu saldırıya gerekçe olarak Süleymani’nin, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ndeki şiddetli gösterilere ve bölgedeki yüzlerce Amerikan ve müttefik birliği görevlilerinin ölümüne sebep olmasını göstermiştir. Süleymani’nin öldürülmesiyle İran üç gün ulusal yas ilan etmiş; ardından Irak’ta, ABD askerlerinin bulunduğu iki üsse füze ateşleyerek misilleme yapmıştır. Vaşington bu misilleme sonrası İran’a yeni yaptırımların uygulanmasını istemiştir.

28 Ocak’ta Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Trump tarafından İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik ilan edilen “Trump Barış Planı”; Plan’ın oluşumuna dâhil edilmeyen Filistin liderlerinin büyük tepkisine yol açmıştır. Bu Plan, Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner’in liderliğindeki bir ekip tarafından hazırlanmıştır. İsrail’i Batı Şeria ve Kudüs’ün büyük bir bölümü ile ödüllendirerek tamamen özerk bir Filistin devleti oluşturma niyeti taşıyan Plan’a birçok Arap devleti ve Avrupa ülkeleri de karşı çıkmıştır.

Barack Obama (2009-2017) ve Donald J.  Trump Dönemi Ekonomi Verileri

Donald Trump 20 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen yemin töreninde yapmış olduğu konuşmada, Obama yönetimini eleştirerek Vaşington’un  zenginleştiğini fakat bu serveti halk ile paylaşmadığının, siyasetçiler refaha kavuşurken fabrikaların kapandığının ve vatandaşların işsiz kaldığının altını çizmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. başkanı Donald J.Trump, “Onların zaferleri sizlerin zaferi değildi; onların başarıları sizlerin başarısı değildi ve başkentte kutlamalar yapılırken ülkemiz genelinde zorluklarla mücadele eden aileler için kutlanacak çok az şey vardı.” ifadelerini kullanarak Obama döneminden çok daha farklı bir dönemi vaad etmiştir. 

Aşağıda Amerika Birleşik Devletleri’nin  2009-2019 yılları “Reel  Büyüme Oranı”, “Enflasyon Oranı”, “GSYİH” ve “İşsizlik Oranı” grafikleri verilerek Obama ve Trump yönetimlerinin karşılaştırılması sağlanmıştır.

       

(Kaynak:World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki tablo incelendiğinde, Donald Trump başkanlığa geldikten sonra ABD’nin reel GSYİH büyüme oranı önemli ölçüde artmıştır. Bu büyüme, yeni yönetimin ekonomi politikalarının Obama dönemine göre çok daha başarılı yürütüldüğünün bir göstergesidir. 

(Kaynak: World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki verilere göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılası sürekli bir artış göstermiş; 2019 yılında ise diğer yıllara oranla en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

 (Kaynak: World Bank, Statista)

Yukarıdaki tabloda 2009 ve 2019 yılları arasında fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışların değişim oranları, yüzdelik olarak gösterilmiştir. Bu verilere göre, 2017 tarihinden itibaren enflasyonda önemli bir düşüş görülmemiştir. 

      

(Kaynak: Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında, Trump’ın istihdama yönelik vaatlerini yerine getirmekte başarılı olduğu anlaşılmaktadır. İktidarın bir önceki sahibine göre, istihdam ve gelir oranını arttırmış olması, Trump’ın popülist söylemlerinin önemli dayanakları hâline gelmiştir. 

Değerlendirme

Bu çalışmada 2017 ile 2020 yılının ilk ayları incelenmiştir. 2019 yılının son aylarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya hızla yayılan Covid-19 salgını, tüm dünya ekonomileri gibi Amerikan ekonomisini de ciddi ölçüde etkilemiştir. Örneğin, pandemi ortaya çıkmadan önce Başkan Trump ve Yönetimi 2020 yılı ulusal borç oranını 1.1 trilyon Amerikan Doları olarak öngörmüşse de bu oran, pandemi ile birlikte 6.6 trilyon Amerikan Dolarına ulaşarak ABD’nin 1945 yılından bu yana en yüksek ulusal borç oranı olarak kaydedilmiştir.

Küresel salgın sonucu ABD’de milyonlarca insan işsiz kalmış, sürecin iyi yönetilememesi ise ciddi ölçüde insan kayıplarına sebebiyet vermiştir. Bu ve diğer birçok farklı parametreler sonucunda 3 Kasım 2020 yılında gerçekleşen Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin tekrar aday gösterdiği Donald Trump 232 oy alırken, Demokrat Parti Başkan adayı Joe Biden 306 oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Başkan’ı olarak seçilmiştir. Resmi sonuçlar Biden’ın açık zaferini ortaya koyarken Donald Trump, seçimlere müdahale edildiğini öne sürerek bazı eyaletlerde seçimlerin tekrar edilmesini talep etmiştir. Seçim sonuçlarına yönelik tartışmalar devam ederken, Biden yönetiminde bir ABD dış politikası ile uluslararası sistemi neler beklediği oldukça merak edilen bir husustur. Küresel salgın ile başa çıkma sözü veren Biden’ın, Ortadoğu’daki güç dengelerine ne ölçüde dahil olacağı, Çin ile bilgi, teknoloji ve güvenlik konularında rekabet ederken, korumacılık politikaları ile Ticaret Savaşları’nı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da Avrupa ile ilişkileri düzeltmek adına hangi adımları atacağı çok yakında cevaplanacak bir sorular dizisidir.

Kaynakça

Nationalism: A Short Analysis of Primordialist and Modernist Approaches

Introductıon

Primordialism and modernism represent two views of nationalism from different perspectives. Primordialists have argued that modern nations emerged through the evolution of pre-modern nations. They also highlight the emotional dimension of nationalism by emphasizing the ethnic origins of modern nations. On the other hand, modernists have suggested that nationalism is a phenomenon which is emerged with the formation of modern states and economies. Moreover, modernists stress the ideological dimensions of nationalism and nature of ethnicity which is socially constructed.

Okumaya devam et “Nationalism: A Short Analysis of Primordialist and Modernist Approaches”

Piyasaya Müdahalede Devlet Başarısızlığı

Piyasanın tanımı ve sistematik olarak analizi Klasik İktisatçılar tarafından yapılmıştır. Klasikçilere göre piyasanın temeli özel mülkiyete ve bireysel çıkara dayalıdır. Ekonomik aktörler kendi çıkarları peşinden koşar. Piyasada arz ve talep koşulları mevcuttur. Arz ve talepte yaşanan dalgalanmalar fiyat mekanizması ile dengeye gelmektedir. Klasikçiler birçok analiz ve varsayım yaptıktan sonra, ekonomiye devlet müdahalesine karşı çıktılar. Kamu harcamaları minimum düzeyde olmalı, bütçenin denk olması gerektiğini savundular.

Okumaya devam et “Piyasaya Müdahalede Devlet Başarısızlığı”

SESİMİ DUYAN VAR MI?

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

…Sesimi duyan var mı?

17 Ağustos 1999 Gölcük depreminde sarsıntıyla geçen her bir saniye, bir yıl gibi gelmişti depremzedelere. Sanki o 45 saniye, enkazdan sağ kurtulanlardan koca bir 45 yıl çalmıştı…

26 Eylül 2019 tarihinde İstanbul’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki deprem, ülke olarak gündemimizi tek bir noktaya odakladı. O nokta da hazırlanamadığımız ve uzmanlara göre tarihi yaklaşan Büyük İstanbul Depremi…

Okumaya devam et “SESİMİ DUYAN VAR MI?”

ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ

Çin ve Rusya 1960’ların başında yaşanan Çin-Sovyet Ayrılığı’ndan (Sino-Soviet Split) sonra özellikle de son yıllarda yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. Ağırlıklı olarak siyasi ve ekonomik boyutlarda yaşanan bu yakınlaşma diğer birçok alanda da gerçekleşmektedir; enerji, silah üretimi, ulusal para biriminde ticaret ile altyapı hizmetlerini destekleyen stratejik taşımacılık projeleri bunlara örnektir.

Çin-Rusya yakınlaşmasını Batı politikaları ve faaliyetleri beslemiştir denilebilir. Örneğin Rusya açısından, Ukrayna sorunuyla daha da ağırlaştırılan yaptırımlar, görüş ayrılıkları ve bunların neticesi olarak ortaya çıkan belirsiz ekonomik öngörülemezdik yakınlaşmanın başlıca sebeplerindendir.

Okumaya devam et “ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ”

Karbon Demokrasi

Demokrasi Nedir?


Demokrasi, “dünyadaki tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir tür yönetim biçimidir. Yunanca  dimokratia dimos (halk zümresi, ahali) ve kratos (iktidar) sözcüğünden türemiştir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilir.”

Okumaya devam et “Karbon Demokrasi”