SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA: COVID-19 VE EŞİTSİZLİK DİYALEKTİĞİ

İletişim Başkanlığı'ndan 9 Mayıs KOVİD-19 tablosu

2019’un son günlerinde Çin’in sınai bölgesi Wuhan’da ortaya çıkan Covid-19 adlı virüsün neden olduğu salgın, çok kısa bir süre içerisinde tüm tedbirlere rağmen küresel bir nitelik kazanmış ve günümüzde 188 ülkeyi etkileyen bir pandemi haline gelmiştir. Halen (15 Haziran 2020) tüm dünyada vaka sayısı 7 milyonu, yaşamını kaybedenlerin sayısı da 400 bini geçmiş durumdadır.

Salgının sağlık sistemi üzerindeki tüm dünyada meydana getirdiği kaosu azaltmak, hayatları korumak ve enfeksiyon eğrisini yavaşlatmak için, hükümetler acil tedbirleri devreye almışlardır: Sosyal uzaklaşma, karantina, sokağa çıkma yasakları, mal ve insan hareketliliklerinin geniş ölçüde kısıtlanması, vb. Peki alınan önlemler pandemi sürecinde neleri beraberinde getirdi? Gelin, birlikte bu konuyu biraz açmaya çalışalım.

Korona virüs eşitsizliği, eşitsizlik ise salgını derinleştiriyor.

  • Ekonomi bize ne söylüyor?

Pandemi nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasakları ve işyerlerinin kapatılması, gelir ve iş kaybını, sonuçta da işsizliği ve yoksulluğu artırmaktadır. Düşük eğitim ve gelir düzeyine sahip olanların işten çıkarılma olasılıkları yüksektir. Türkiye’de yapılan bir çalışmada; COVID-19 Salgınının özellikle düşük gelirli, lise ve altı eğitim seviyesine sahip ve kayıt dışı çalışan kesimleri etkileyeceği bildirilmiştir.[1]Düşük eğitimli ve düşük sosyoekonomik düzeydeki kişilerin evde çalışmaları güç ve yaşamlarını sürdürebilmek için güvencesiz işlerde ve hizmet sektöründe çalışma olasılığı fazladır. Yapılan bir çalışmaya göre, Türkiye’de istihdamın %24’ü evden çalışmaya elverişli işlerde çalışıyor, fakat geride kalan %76 işe gitmek zorunda. Bu kesim salgının yayılması yüzünden hem sağlığından, hem de işinden olma riskiyle karşı karşıyadır [2]. Gene aynı çalışmaya göre, dört yıllık üniversite mezunu ve üstü eğitim düzeyine sahip çalışanlar işlerinin ortalama %50’sini evden yürütebilirken, bu oran daha düşük eğitimli işgücünde %17’ye düşmektedir[3]. Bireylerin tasarruf ve ekonomik birikime verdiği önemin ise arttığını gözlemlemek pek zor olmasa gerek.

  • Sosyal devlet anlayışının sürece etkisi

Ülkelerin kendi başlarına yürüttükleri önlem ve paketlere ilave olarak, ülkeler üstü birlikler de bünyelerinde bulunan ülkelere yönelik şemsiye eylemler planlamaktadır. Devletin bireylere sigorta, kredi yardımı yapması, işçilerin sigortalarının devlet tarafından karşılanması, devletin gelir seviyesi düşük olan ailelere yardım paketleri oluşturması bu alt başlık için uygun örneklendirmeler olacaktır.

  • Sağlık sektöründe neler oldu?

Yetersiz su kaynakları nedeniyle su sıkıntısı yaşayan yoksul ülkelerde kişisel hijyen önlemlerinin alınması güç. Başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) olmak üzere uzmanlar, korona virüsten korunmak için ellerin sabunla sıklıkla yıkanması gerektiği uyarısında bulunuyor. Fakat yıllardır savaş bölgesinde kıtlık yaşayan Yemenliler için sabunla el yıkamak erişilmesi güç bir lüks haline gelmiştir.[4] Kitle iletişim araçlarından yayımlanan evde kalın ve spor yapalım temalı programlar, büyük şirketlerin home-office uygulamaları ile önce bireyin sağlığı sonra gelir anlayışları, mesai saatlerinin asgari düzeye dönüştürülmesi, toplu taşıma araçlarının fiziki mesafe kurallarına uygun olarak kullanılmasına yönelik düzenlenen yasaların ortaya çıkışı, yiyecek yerlerinin masalarında bulunan kullanıma açık ürünlerin tek kullanımlık hale dönüşümü (tuz, şeker vs.) ve tatil yerlerinde ikamet ile ilgili yeni düzenlemeler getirilmesi kamunun ve bireyin sağlının korunması ile ilgili düzenlemelerden sadece birkaçı. Kişisel bakım ve koruyucu ürünlerinin yaygın kullanılması (maske, dezenfektan, kolonya, solunum cihazı vs.), sağlık sektöründe gelişmeler yaşanması, büyük çaplı hastanelerin kurulumu (şehir hastaneleri vb.) yine sağlığın hayatımızda her şeyden önemli bir yerde bulunması gerektiğini anlatıyor. Evde kalma sürecine bağlı olarak psikolojik hastalıkların yaygınlaşmasına duyulan endişe ile iletişim araçları vasıtasıyla ruhsal sağlık programlarının artışı ile aşı çalışmalarına olan yatırımın artması ise diğer sağlık ile ilgili değişimlerdendir.

  • Eğitimdeki değişimler

Okulların kapatılmasıyla başlanan online eğitim ise internet bağlantısı ve bilgisayar/televizyon bulanmayan evlerde yaşayan çocukların eğitim almalarını engellemekte, bu da eşitsizliği artıran bir işlev görmektedir (dijital eşitsizlik). Öğrenci Veli Derneği’nin velilerle yaptığı uzaktan eğitim uygulaması anketini yanıtlayan velilerin çocuklarının %13’ü uzaktan eğitim uygulamasına katılmıyor ya da katılamıyor. Velilerin %69,2’si EBA canlı ders uygulamasını verimsiz buluyor[5]. Öte taraftan online eğitimlere teşvik amaçlı sertifikalı programlarda görülen artışlar da gözümüze çarpmaktadır.

  • Demokrasi, saydamlık, katılımcılık

Toplumların devletlerin tutumlarına verdikleri reaksiyonlar da ülkelerin yönetim yapılarına, tarihsel birikimlerine, dayanıklılık kapasitelerine ve devlete yükledikleri anlamlara göre değişiklik sergilemiştir. Şehirlerin karantina altına alınması ve sokağa çıkma yasağı Çin’de hızla kabullenilirken, ABD’de çok daha az sınırlama getirilmiş olmasına rağmen kısa sürede durumu protesto eden gruplar ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, genelde güvenlik-özgürlük ikileminde daima bir bocalama yaşayan vatandaşların, bu kez güvenlikleri (bu olay özelinde sağlıklı kalma arzuları) için özgürlüklerinden taviz vermede tereddüt etmedikleri gözlenmiştir.

  • Dayanışma nelerin üstesinden geldi?

Devletlerin birbirlerine tıbbi malzeme, ilaç, gıda ve ihtiyaç duyulan diğer mal ve gereçleri tedarik etmesi, fon sağlayıcı küresel nitelikli kuruluşların oluşan ekonomik daralmayı hafifletmek üzere süratle pozisyon belirlemesi küresel işbirliğinin ilk adımları olarak değerlendirilmelidir. Dünya genelinde özellikle gıda, lojistik, sağlık ve bakım sektörlerinde çalışanların ne kadar kritik bir konumda oldukları daha iyi anlaşılmıştır. İşten çıkarma yasağı, kira ödemelerinde kiracıya gayrimenkul sahipleri tarafından tanınan ayrıcalıklar dayanışma içerisinde olduğumuzun göstergeleri adeta. Özellikle ramazan ayında büyük marketlerde gördüğümüz yiyecek yardımı kartları dikkate değer bir simge niteliğinde. Sevdiklerimizle yüz yüze görüşemesek de canlı yayınlar, toplantılar ya da görüntülü konuşma uygulamaları aracılığıyla birbirimiz için ne kadar değerli olduğumuzu anladığımız pandemi sürecinde bazı marketlerde ihtiyacının fazlasını bırak, ihtiyacın olanı al sepetlerinin ücretsiz olarak hizmete sunulması ve fırınlarda askıda ekmek uygulamaları da bu örneklere dahil edilebilir. Dini ve sosyal ritüellerin yaşanamamasından kaynaklanan farkındalığın yükselişi de altı çizilmesi gereken noktalardan birisi bana göre.

  • Ekolojik toplum, yerelleştirilmiş gıda sistemleri

Toplumda gıdanın temel ihtiyaç olduğunun anlaşılmasıyla gıda raflarının pandemi kaynaklı panik ile boşalması, tencere yemeklerine geri dönüş sürecini başlattı.(Bir anlamda gelecekten geçmişe anlayışının pratiğe dökülmüş bir hali gibi gözüküyor.) Doğal yiyeceklerin bağışıklığı arttırmasına yönelik bilinçlenmeye bağlı olarak kullanımın artması, genetiği değiştirilmemiş tarımsal ürünlerin önem kazanması ve buna bağlı olarak tohum bankacılığının geliştirilmesi, tarım ve değerli madenler gibi doğal kaynakların ülkeler için değer kazanması ise ekolojinin ve doğal olan her şeyin kıymetli olduğu bilincine ermemiz için önümüze çıkan fırsatlar olsa gerek.

  • Sürdürülebilirlik hassasiyetiyemiz ne kadar yüksek?

İş modellerinin artık sadece finansal riskleri değil, çevresel ve sosyal riskleri de gözetmesi beklenmektedir. İkim değişikliği kaynaklı çevresel etkiler arttıkça, iklim senaryolarını risk yönetimi süreçlerine entegre etmeyen şirketlerin orta ve uzun vadede sürdürülebilirlik ve rekabet sorunları yaşamaları kaçınılmazdır.

  • İnovasyonun gücü

Sürecin sonunda dijital iş modellerinin ve otomasyonun artık sanayi kuruluşlarının hedeflerinde değil, zorunlulukları arasında yer alacağı beklenmektedir.

  • Yaşam tarzı değişir mi?

Bazen de işlerimizin yoğunluğu arasında sıkışmış hissederiz, bir türlü kendimize ayıramadığımız günleri sokağa çıkma yasağı ile hayatımıza katmamız… Maskelerin aksesuar olarak hayatımıza girmesi, moda anlayışının sağlık sektörüyle birliktelik içerisinde olması, insanların dinlenme ve eğlence anlayışındaki köklü değişimler bize alışkanlıklar da alışılmışın dışına izinsiz çıkabilir mi sorusunu sordurtan cinsten.

  • Ayrı(m)calıklar silsilesi içerisinde birey

Etnik faaliyetlerin öne çıkışı dikkat çeken bir husus. (covid- 19’un sorumlusu olarak Çin’in görülmesi, Donald Trump’ın konuşmalarında virüsten “Chinese virus” olarak bahsetmesi)

DEĞERLENDİRME

Covid-19 olaylara farklı açılardan bakmamızı öğreten bir salgın olarak karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda ele almaya çalıştığım alt başlıklar ile pandemi sürecini özümserken bazı kaynaklara ve sosyolojiden bize miras kalan düşüncelerden faydalanmaya çalıştık. Özellikle ekonomi alanındaki değişimler ve dayanışma, sosyal devlet anlayışı kısımlarını anlamaya çalışırken Marksist açıdan yararlandık[6].Yaşam tarzının ve ayrımcılık / ayrıcalıkların tezahürleri noktasında Weber’in fikirleri yolumuza ışık tuttu.[7] Bourdieu sosyolojisinin sermaye türlerinin ise bilhassa eğitim alanındaki iyileştirmelerin hayatımıza etkisinin sorgulanmasındaki etkisini yadsıyamayız.[8] Geleceğe dair beklentiler ve öngörüler noktasında ele aldığımız ana meselelerden biri de toplum içerisindeki yatay ve dikey hareketliliklerdir.[9]

KAYNAKÇA


[1] U. Aytun, C. Özgüzel. Koronavirüs salgını eşitsizlikleri artırabilir. Sarkaç (30 Nisan 2020). https://sarkac.org/2020/04/koronavirus-salgini-esitsizlikleri-arttirabilir/

[2] Coronavirüs anketine katılanların yarısı “gelirim azaldı” dedi. Artı Gerçek (25 Mayııs 2020). https://artigercek.com/haberler/coronavirus-anketine-katilanlarin-yarisi-gelirim-azaldi-dedi

[3] Türkiyede kimlerin evden çalışması mümkün? Birgün Gazetesi (16 Nisan 2020). https:// http://www.birgun.net/haber/turkiye-de-kimlerin-evden-calismasi-mumkun-296722

[4] Sınır Tanımayan Doktorlar: Yemenlilerin yeterince içme suyu bile yok, ellerini nasıl yıkayacaklar? https://tr.euronews.com/2020/03/26/s-n-r-tan-mayan-doktorlar-yemenlilerinyeterince-icme-suyu-bile-yok-ellerini-nas-l-y-kayac

[5] F. Atalay. Sanal derse ilgi yok. Cumhuriyet (10 Haziran 2020). https://www.cumhuriyet.com. tr/haber/sanal-derse-ilgi-yık-1744112

[6] Marx üretimdeki mülkiyet ilişkilerine göre şekillenen iktisat temelli bir sınıf açıklaması yapar. Ona göre modern burjuva toplumunda temelde iki temel sınıf mevcuttur: Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran burjuvazi ve emeğini satarak geçinen mülksüz proleterya. Bu iki temel sınıf arasında lümpen proleterya ve küçük burjuvazi bulunmaktadır. Ancak bu iki sınıfın ve arkaik bir zümre olan köylülüğün zamanla ortadan kalkacağını ve nihayetinde iki sınıf arasında bir kutuplaşmanın gerçekleşeceğini ileri sürer (Marx & Engels, 1976, p. 509).

[7] Weber sosyal tabakalaşmayı sınıf, statü ve siyasi gücün üçlü yapısında açıklar. Ona göre ekonomik düzen içerisinde sınıfların bir konumu mevcuttur; ancak sosyal düzen içerisinde de aynı rolü statü grupları oynar (Weber, 1978, s. 926–927).

[8] Bourdieu toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı açıklayabilmek için farklı alanlar belirler. Bu alanlar mevkiler arası ilişkilerden oluşur ve güce göre şekillenir. Bu gücün dağılımı da sermayelerin dağılımına göre değişir. Sermayeler ekonomik, toplumsal, kültürel, simgesel olmak üzere dört farklı başlıkta ele alınırlar. Ekonomik sermaye, ekonomik kaynaklar anlamına gelir. Toplumsal sermaye, toplum içerisindeki ilişkiler bütününü yansıtır. Kültürel sermaye ise eğitim yoluyla öğrenilmiş tüm kabulleri, davranış kalıplarını, kısacası toplumun özünü içerir. Simgesel sermaye; içerisinde her sermaye türünün izlerinin görülebileceği, sahip olunan simgesel değerler bütünüdür. Tüm bu dinamikler aracılığıyla şekillenen sistemin yeniden üretimini sağlayan dinamik ise habitustur.

[9] Yatay hareketlilik nüfusun, coğrafi olarak yer değiştirmesi ya da aynı tabaka içinde iş değişiklikleridir. Dikey hareketlilik ise tabakalar arası iniş ve çıkışlardır.

Nationalism: A Short Analysis of Primordialist and Modernist Approaches

Introductıon

Primordialism and modernism represent two views of nationalism from different perspectives. Primordialists have argued that modern nations emerged through the evolution of pre-modern nations. They also highlight the emotional dimension of nationalism by emphasizing the ethnic origins of modern nations. On the other hand, modernists have suggested that nationalism is a phenomenon which is emerged with the formation of modern states and economies. Moreover, modernists stress the ideological dimensions of nationalism and nature of ethnicity which is socially constructed.

prımordıalısım

Proponents of primordialist believe that ethnic identities and objective elements such as religion, language, blood ties are already “given”. Thus, those features  are transferred from generation to generation without much change (Ozkirimli, 2010). Primordialists tend to see nations as the facts which existed naturally. It is possible to examine the primordialist approaches from different dimensions: regional belonging in national identity discourses, common descent and language themes; the idea that nations organically evolved from a pre-existing layer of ethnicity, historical depth; emphasis on emotional commitment and its recall with nationalist language and symbols. These approaches, which are naturalist, culturally and biologically distinguished, have been influenced by Smith’s work (Ozkirimli, 2010).

It is clear from the definition that primordialists put the ethnicity in the first stage and nationalism in the second. More clearly, primordialists believed that nationalism was a phenomenon that developed after the formation of ethnicity (natural dimension). In addition, the division of people into different ethnic groups is part of the natural situation and these groups exclude what they consider foreign to them. Apart from that, “descent” is the most central theme for primordialists. The concepts of kinship, biological ties, blood, and ancestry are very important for national loyalty (biological dimension). However, for primordialists, there is a difference between racism and nationalism. According to George Mosse, racism is an ideology which takes account of biology and physical differences, while nationalism is a much more flexible ideology that can be examined in many ways.

According to Horowitz, nationalist policies existed outside of the modern liberal democracies. Connor has associated nationalism with the use of  “kinship” term in Hitler’s fascist and Mao’s communist discourses. The emphasis of kinship is so significant in nationalism because “the national bond is subconscious and emotional rather than conscious and rational” (Connor, 1994). Therefore, music and poetry are often at the center of nationalist discourses, because they reach deeper than rational understanding: “The core of the nation has been reached and triggered through the use of familial metaphors which can magically transform the mundanely tangible into emotion-laden phantasma . . .” (Connor, 1994).

Although Horowitz and Connor have both emphasized “kinship”, they have different aspects. According to Horowitz, kinship constitutes both the ideology and social organization of ethnicity, but this cannot fully explain nationalist politics. Ethnic politics, on the other hand, is rational in terms of responding to certain political conditions, but it is problematic. In spite of this, Connor focuses on the ideological dimension of kinship and sees the prevalence of this language as the main evidence for continuity between ethnicity and nationalism. To him, the nation: “It is a community of people who believe that they come from the same ancestry and share the common history” (Connor, 1994).

In addition to emotional ties such as kinship in nationalist discourses, Connor underlined the geographical discourses such as “homeland” and “blood and soil”. According to him,  “homeland” brings together the concepts of region, ancestry and family. This emotional attachment with the homeland is perceived as the geographic center of the ethnic-national group. Connor asserts that the discourse of the “homeland” is used to defend existing state borders, to mobilize people in case of  a national or ethnic conflict, or to destroy a “foreign” country. Grosby argued that the homeland is the given group in which we were born and our place in the world which defines “where we come from”. Apart from kinship and blood ties, another key element is language. According to the German philosopher Herder, language is a tool for people to get to know their natural world and themselves. Ideal social organizations and nations had the opportunity to develop thanks to language. Fishman, on the other hand, emphasized the importance of language in the emotional and behavioral ties between today and antiquity, arguing that language provides originality to the nations (Fishman, 1972).

The “historical” view of nationalism is so crucial for both primordialists and modernists. Anthony Smith, a primordialist thinker, focuses specifically on the history of nation and nationalism. Smith saw modern nations as a continuation of ethnic groups which are constituted from ethnies. So, he tried to find a continuity relationship between ethnic groups and nations. According to Smith, an ethnie is “a named unit of population with common ancestry myths and shared historical memories, elements of shared culture, a link with a historic territory, and some measure of solidarity, at least among the elites” . In contrast, a modern nation is “a named human population sharing a historic territory, common myths and historical memories, a mass, public culture, a common economy and common legal rights and duties for all members” (2001).

Modernısm

Modernists generally argue that nations and nationalism arose somewhere between the sixteenth and the late eighteenth centuries, in Europe in the first instance, largely caused by social structural transformations in that period (Hearn, 2006). Unlike “primordialists”, modernists tried to explain the term “modernist” by identifying three main themes: 1) The demands of industrial and capitalist economies in generating relatively unified national identities. A major sub-theme in this regard is the idea of the ‘uneven development’ of the modern economy as a stimulus to nationalism. 2) The modern state as a bureaucratic and legal institution generating new conceptions of citizenship. A particularly important sub-theme here is the concept of ‘civil society’. 3) The spread of literacy, linguistic homogenization and standardized education as the cornerstones of a mass culture and unified national identity. Modernists generally emphasize all of these themes in combination (Hearn, 2006). 

Ernest Gellner, an important name in defining the modernist approach, highlighted  that industrialization is very significant in the formation of nationalism. Gellner claimed that the current social order developed under two different conditions: (a) It is bringing about, or successfully maintaining, an industrial affluent society. (b) Those in authority are co-cultural with the rest of the society (1964). Gellner criticized  Elie Kadorie, who asserted that the origins of nationalism should be sought in the Enlightenment period. In contrast to Kadorie, Gellner claimed that the main change in the forms of social organization in human history was driven by the transition from agricultural society to industrial society. According to Gellner, before the modern era the horizons of most people’s lives were relatively confined to localized communities of kinship, co-residence, production and consumption and states and their political, religious and military elites sat on top of a few or many such communities, without interfering much in their daily life (1983). Moreover, this divided political structure meant that many cultures coexisted and various cultures could be tolerated in that periods. In addition, ideological integration between local communities and the elites was minimally necessary (Gellner, 1983). To Gellner, the rise of the industrial society led to the demands for workers to mobilize socially and geographically. He also claimed : “Nationalism is rooted in a certain kind of division of labour, one which is complex and persistently, cumulatively changing” (1983). 

Gellner drew attention to the role of mass education in literacy and the spread of the common language to the general population. According to him, in ancient agricultural states, priests were an elite group within the state bureaucracy, while in modern society everyone became priests (Gellner, 1964). More clearly, this “high culture” which was special to the elites in pre-modern times had spread to a large population in modern time. Gellner preferred to use the term “industrial” society instead of “capitalist” society. Because the term “capitalist” mostly refers to class conflicts that arise in modern times. Unlike Gellner, Eric Hobsbawm preferred to use the term “capitalist”. Indeed, both agree that nationalism emerged after the formation of modern societies. However, Gellner sees the formation of a social identity that is functional for life under modern conditions, Hobsbawm sees an identity that is an ideological illusion, generated by the interests of those benefiting from the capitalist state, and the fears and uncertainties of those confronting the dissolution of more traditional ways of life in the face of capitalist “progress” (Hearn, 2006). 

Hobsbawm determined a paradox, in his book which is called Nations and Nationalism Since 1780. He claims that nationalism came into its own in the nineteenth century at the same time that liberal political economic theories of Adam Smith and others were conceptualizing individuals, firms and markets as the fundamental components of economic growth, not nations or states (1992). In addition, Hobsbawm conceives of national identities as complex formations built both from the bottom up, out of raw materials of language, descent and religion, and from above, by states seeking to homogenize their subject populations to facilitate governance. In regard to ‘top down’ processes, he has articulated the influential concept of “the invention of tradition” to describe the new national states’role in synthesizing and fabricating a national culture to encourage national loyalties (Hearn, 2006).

John Breuilly, one of the representatives of the modernist movement, tried to explain the modernization process through the state. In his explanation, he drew attention to the “institutional” and “functional” division of labor. In addition to this, he defines nationalism as an oppositional political movement, justified by nationalist ideology, seeking state power (Breuilly,1993). He also divides nationalism into two criteria: (1) whether they were opposed to “non-  nation-states” (e.g. modernizing absolutist states and decaying imperial empires) or nation-states proper, and (2) whether their goals aimed at territorial separation from the state, institutional and political reform of the state, or political and territorial unification of a series of separate states (Hearn, 2006).

On the other hand, Anthony Giddens described nationalism as follows: “Nationalism is the cultural sensibility of sovereignty, the concomitant of the co-ordination of administrative power within the bounded nation-state. With the coming of the nation-state, states have an administrative and territorially ordered unity which they did not possess before. This unity cannot remain purely administrative however, because the very co-ordination of activities involved presumes elements of cultural homogeneity. The extension of communication cannot occur without the “conceptual” involvement of the whole community as a knowledgeable citizenry. A nation-state is a “conceptual community” in a way in which traditional states were not ” (1987). Another proponent of modernist approach Benedict Anderson defines nations as “an imagined political community—and imagined as both inherently limited and sovereign”(1983). In his book Imagined Communities, he also emphasized the role of language in terms of nationalism: “What, in a positive sense, made the new (national) communities imaginable was a haf-fortuitous, but, explosive, interaction between a system of production and productive relations (capitalism), a technology of communications (print), and the fatality of human linguistic diversity” (1983).

Conclusıon

There are many differences between the primordialist and modernist approach to nationalism. Primordialists believe that nationalism has been existed before the modern times. In addition, they stress “ethnicity” and emotional sides of nationalism. Modernists, on the other hand, argue that nationalism is a product of modern society and it emerged thanks to the change in economic and political systems. The ideological dimensions of nationalism are also core elements to understand modernist point of views.

KENTE DAİR BİR PERSPEKTİF : ZENGİN – FAKİR UÇURUMUNUN KENTE YANSIMASI

   Bu çalışmada David Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir kitabına dair bir inceleme yapılacaktır.

YAZAR HAKKINDA

  1935’te İngiltere’de doğdu. 1961’de Cambridge Üniversitesi’nde coğrafya alanında doktorasını tamamladı. Bristol Üniversitesi’ndeki çalışmalarının ardından 1969’da ABD, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’ne geçti. 2001’de City University of New York’ta çalışmaya başladı. Çalışmaları sosyal ve politik tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Küresel kapitalizmin, özellikle de neoliberal biçiminin, eleştirisine sosyal sınıfın ve Marksist metotların ciddi metodolojik araçlar olarak geri getirilmesine yardımcı olması ile anılmaktadır. Harvey’in çalışmalarının en önemli özelliği, Marksist kurama uzamsallık fikrini dahil etmesi, eklemlemesi olmuştur.

Başlıca Eserleri:

  • Postmodernliğin Durumu (The Condition of Postmodernity)  – 1989
  • Sosyal Adalet ve Şehir (Social Justice and the City)  – 1973
  • Umut Mekânları (Spaces of Hope) – 2000
  • Paris, Modernitenin Başkenti (Paris, Capital of Modernity) – 2003
  • Sermaye Muamması (The Enigma of Capital) – 2010 
  • Sermayenin Mekanları (Spaces of Capital: Towards a Critical Geography) – 2001
  • Asi Şehirler (Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution) – 2012
  • On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (Seventeen Contradictions and The End of Capitalism) – 2014
  • Sermayenin Sınırları (The Limits to Capital) – 1982

KİTAP ÜZERİNE

  Yalnız şehir planlamacılarını, mimarları, coğrafyacıları ve sosyal bilimcileri değil, “mekân” ve “insan” ile etkileşimde olan bütün disiplinlerden insanları ilgilendiren bir kitap olan Sosyal Adalet ve Şehir, üç kısım ve yedi bölüm şeklinde 1973 yılında ilk kez baskıya sunulmuştur.

  “Kitap, her şeyin ötesinde, hem liberal hem sosyalist kısımlarıyla, toplumsal süreçleri ve mekânsal biçimleri analitik olarak ve eyleme rehber oluşturacak şekilde bir araya getirmenin mümkün olduğunu kanıtlamayı ve bunların yorumunu göstermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu kitapta, mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekânsaldır. Bu iki parçayı birleştiren dört anahtar tema görülür: kuramın doğası, sosyal adaletin doğası, mekânın doğası, kentselliğin doğası. ”[1]

  Eserin başlığında da geçen “sosyal adalet” kavramını Harvey ‘adil yollarla sağlanmış bir dağıtım’ olarak tanımlamaktadır.[2] Harvey’e göre sosyal adalet teriminin bölgesel düzeyde sağlanabilmesi 2 koşula bağlıdır: gelir dağıtımının ve mevcut mekanizmaların düzenlenmesi.[3]

GİRİŞ

  Harvey kentleşmeyi, kapitalist sermaye birikiminin hareketleri ve krizleri kapsamında inceler. Harvey’e göre kapitalist kentleşme, üretim sürecinde ekonomik krize giren sermayenin, kârlarını arttırmak amacıyla yatırımlarını daha kârlı olan kentsel yapılı çevreye yönlendirmelerinin sonucunda ilerlemiştir.

  Harvey’e göre modern kentlerin büyümesi kapitalistlerin kârlarını maksimize etmek istemesinin tarihidir. Bu noktada kentler kapitalist sermaye birikim mantığını yansıtan bir aynadır. Harvey kent çalışmalarında genel olarak kapitalist sistemin adaletsizliği üzerine yoğunlaşır.

  “Harvey, kentsel soruna ilişkin olarak sermayenin dolaşım sürecinde kentsel yapılı çevresinin oynadığı rolü vurgularken, sermaye ve sınıf merkezli bu yaklaşımında kentsel çelişkiyi sermaye mantığından hareketle anlamaya çalışmaktadır.”[4]

KENT, MEKAN VE PLANLAMA

  Kenti anlayabilmek için kentin üstlendiği mekânsal biçimle kentteki toplumsal süreçler arasında bir ilişki kurulmalıdır. Bu çerçevede; mekânsal biçimi özümsemek adına mekânsal bilinçle (coğrafi muhayyile), toplumsal süreçleri idrak edebilmek için ise sosyolojik muhayyile bakmak ve bu iki tahayyül arasında köprü kurmak gereklidir.

  Sosyolojik muhayyile tarihimizi, yaşam öykümüzü ve bu ikisinin toplum içerisindeki etkileşimlerini kavramımızı sağlar. Coğrafi muhayyile sayesinde birey kendi hayatını mekân ve yer bağlamına oturtarak anlayacaktır.

  Kentin mekânsal biçimi toplumsal mekân felsefesiyle anlaşılır hale gelecektir ve toplumsal mekânın anlaşılabilmesi sosyolojik ve coğrafi muhayyile arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğuyla ilintilidir. Toplumsal mekân, bireyin etrafını saran mekânsal simgeciliğe tepkilerinin ve duygularının oluşturduğu bütünsellik olarak karşımıza çıkmakla beraber sadece bireyden bireye değil zamana göre de değişiklik gösteren bir yapıya sahiptir.

  Mekânı anlamak istiyorsak mekânın simgesel anlamının yanısıra bilişsel süreç vasıtasıyla davranış üzerindeki belirtilerini dikkate almalıyız.

  Kente, içinde toplumsal süreçle mekânsal biçimin sürekli etkileşim halinde olduğu karmaşık ve dinamik bir sistem olarak bakmak onu kavrayabilmek için temel bir basamak işlevi görecektir. Çünkü insanlar her ne kadar binalarda yaşasalar da onların davranışlarına yön veren içlerinde oturdukları binalar değil kendi aralarındaki iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişkilerdir.

KENTSEL BİR PROBLEM: SOSYAL EŞİTSİZLİK VE ADALET

  Sosyal adalet, bireysel ilerlemede toplumsal iş birliği yapma ihtiyacı sonucu ortaya çıkan ikilikler için adil ilkelerin pratiğe dökülmesidir. Sosyal adalet ilkesi ortak iş yapılmasından doğan faydaların bölüştürülmesinde uygulanır. Sosyal adalet ilkesinin temel taşı “adil yollarla sağlanan adil bir dağıtım” kavramıdır.

  Adil bir dağıtım için temel olarak üç kıstasa başvurulur: ihtiyaç, ortak yarara katkı ve liyakat. Bunları biraz açmak gerekirse;

  • İhtiyaç; gıda, konut, sağlık hizmeti, eğitim, toplumsal ve çevresel hizmet, tüketim malları, boş zamanların değerlendirilmesi olanakları, semt konforları ve ulaşım hizmetleri olmak üzere birçok faaliyet kategorisiyle tanımlanabilen ve toplum geliştikçe değişen dinamik bir yapıya sahiptir.
  • Ortak yarara katkı bir bölgeye yapılan kaynak aktarımının, diğer bölgedeki koşullara nasıl yansıdığıyla ilgilenir.
  • Liyakat ise fazladan kaynak tahsisi olarak coğrafya bağlamına oturtulabilir.

Bu üç kıstasın her birine göre dağıtımı değerlendirecek ve ölçecek yöntemlerin tasarlanması bölgesel dağıtımcı adaletin işlerliği açısından önem arz etmektedir (geleneksel arz-talep analizi, göreli yoksunluk analizi, istatistiksel analiz, uzman görüşü analizi vs.).

  Mekânsal örgütlenme ve bölgesel yatırım, nüfusun ihtiyaçlarını giderecek şekilde olmalıdır ve ihtiyaçlarla gerçek tahsisler arasındaki fark, sistemdeki bölgesel adaletsizlik derecesini yansıtacaktır. Sosyal adalet koşullarında; bölgelerarası kaynak tahsisi ve mülk edinme eşitsizliklerine, ayrıcalık verilen bölgeler diğer bölgelerin ortak yararına katkıda bulunacaksa izin verilmeli ve gelir dağıtımı gerçekleştirilirken düşük avantajlı gruplara üstünlük sağlayacak şekilde bölgesel sınırlar tespit edilmelidir.

KENTSEL EKONOMİ

  Bir şeyin yararlılığı, belirli bir gereksinimi karşılayabilme özelliği, o şeyi kullanım değeri haline getirir. Kullanım değeri, ya dolaysız olarak bir insanın kişisel gereksinimlerini giderir, ya da maddi varlıkların üretimi için üretim aracı olarak hizmet eder. Kullanım değeri, zenginliğin maddesel içeriğini oluşturur. “Kullanım değerleri toplumsal ihtiyaç ve gereklilikler, kişisel farklılıklar, kültürel alışkanlıklar, yaşam tarzı alışkanlıkları ve benzerlerinin bir karışımıdır.”[5] Örneğin; dokuma tezgahının kullanım değeri, onun yardımıyla kumaş üretilmesinde yatar.

  Değişim değeri, önce bir tür kullanım değerinin başka bir tür kullanım değeriyle değiştirilmesindeki nicel ilişki olarak ortaya çıkar ve sahip olunan nesnenin diğer malları satın alma gücünü belirtir.

  Meta[6] iktisadında kullanım değeri metanın değişim değerinin taşıyıcısıdır. Metanın değişim değeri, değerin görünüm biçimidir.

  “Bir yandan, her türlü emek, fizyolojik anlamda, insan emek-gücü harcanmasıdır; ve bu, özdeş soyut insan emeği özelliğinde oluşu ile, metaların değerini yaratır ve ona biçim verir. Öte yandan, her türlü emek, insan emek-gücünün, özel bir biçimde ve belirli bir amaca dönük olarak harcanmasıdır, ve bu somut yararlı emek özelliği ile, kullanım-değerlerini üretir.”

(K. Marx)

  Kullanım değeriyle değişim değerini diyalektik ilişki içerisine sokan Marksist yaklaşım, hem toprak kullanımının coğrafi ve sosyolojik açıdan incelenmesine yeni bir bakış getirir hem de kentsel toprak kullanımı sorunlarıyla mekânsal ve iktisadi yaklaşımlar arasında bağlayıcı işlev üstlenir.

  Analizciler, coğrafyacılar ve sosyologlar kullanım değerine odaklanmış çeşitli toprak kullanımı kuramları geliştirirken; neoklasik mikro iktisatçıların oluşturduğu toprak kullanımı kuramları ise değişim değerini merkeze alır.

   Kentsel toprak kullanımı kuramları, metaların değişimine yönelik toplumsal süreci anlamamız adına iki tarafın bütünleştirilmesiyle meydana gelmelidir.

  Kullanım değeriyle değişim değerinin iç içe girmesinin bir yolu olan kira, değişim değerinin, toprak ve mülk sahibi için bir kenara konulan parçasıdır. Kapitalist ekonomilerde kira, tekelci kira, farklılık kirası ve mutlak kira şeklinde ortaya çıkar.

  Toprak kullanımı kuramının biçimini kira ve mekânın nasıl bütünleştiği belirlemektedir. Yapılması gereken aynı bağlamdaki farklı mekân ve kira kavramlarını kapsayan, özel durum toprak kullanımı kuramları meydana getirmektir.

  Marksist kuramı kente uyarlayan, kullanım değeri ve değişim değeri arasındaki diyalektik ilişkiden yola çıkarak kentsel toprak kullanım kuramını inşa eden Harvey, toprağın ve üzerindeki yapıların, kapitalist iktisatta mal olduğunu ama bunların sıradan mallar olmadığını belirtir. Harvey’in toprağı diğer metalardan farklı bir yere koyarken kastettiği kentsel bir bağlam içinde olan toprak parçasıdır.[7] Harvey’e göre toprak ve yapıların yeri sabittir. Mutlak konum, kullanımı belirleme hakkına sahip olan kişiye tekelci ayrıcalıklar verir. Toprak ve yapılar kimsenin onlarsız yapamayacağı mallardır.

SONUÇ

  Harvey, kapitalizmin son adımına geçişteki yeni yapılanmayı ve modernitenin bu dönüşüme tepkisini ele alan neo-marksist bir kent kuramcısıdır.

  Harvey’i neo-marksist yapan temel özellikler aşağıda belirttiğim gibidir:

  • Marksist kuramı kent ve diğer özel antikapitalist mücadele mekanları üzerinde sınırlar.
  • Sınırlar çerçevesinde kuramın uygulama yöntemleri üzerine çalıştığı için
  • Lefebvre’nin kent hakkı kavramından nasıl devrimci imkanlar çıkarılabilir diye sorgulaması

  Harvey’e göre;

  • Sosyal süreçler ve mekânsal formlar arasında bir ilişki bulunmaktadır. Bu doğrultuda mekanın doğrudan sosyal olana ilişkin tasarruflarını sorgular.
  • Kentleşme sermayenin birikimiyle oluşur ve üretim ile artı(k)-değerin dolaşımı önemlidir.
  • Kent; sosyal artı-değerin ilişkisel bir sonucu, egemen ekonomik örgütlülüğün bir yansıması ve toplumun mekandaki örgütlenmesidir.
  • Gelir dağıtımı her bölgedeki nüfusun ihtiyaçlarının karşılanacağı, kaynakların bölgelerarası çarpan etkilerini azami düzeye çıkaracak şekilde tahsis edileceği, fazla kaynakların fiziksel ve toplumsal çevreden kaynaklanan özel zorlukların karşılanmasına tahsis edileceği şekilde olmalıdır.
  • Kurumsal / örgütsel / siyasal / iktisadi mekanizmalar en az avantajlı bölgelerin başarı şansının olabildiğince yüksek olmasını sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.

  Sosyal Adalet ve şehir kitabı ile ilgili önemli yerlerin altını çizmek gerekirse;

  • Eser, tarihsel maddeciliğin mekan çalışmalarına uygulamasının ilk örneği olup sosyal adaletsizliğin mekan üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü gösterir.
  • Eserde kapitalist üretimin doğasından kaynaklanan akılcılık mekana taşınmakta, artı-değerin coğrafi bir izdüşümü kent üzerinde yoğunlaşmaktadır.
  • Eserin tartışma ekseni dört boyuta sahiptir: kuram, mekan, adalet, kentsellik/ kentlilik. Bu eksenleri biraz açmak gerekirse;
  • Kuram: Sosyal olandan ayrıştırılamayan bir tür uygulamanın kendisi ve toplumsal olana bağlıdır.
  • Mekan: Göreli ve ilişkisel bir doğası vardır ve toplumlar farklı mekanları kavramsallaştırabilme ve üretebilme yetisine sahiptir.
  • Adalet: Toplumsal bir sürecin içerisinde şekillenen bir uzlaşmanın kendisidir.
  • Kentsellik: Üretim / dağıtım / yeniden üretimin asal merkezidir ve toplumsal bir niteliğe sahiptir.

ESERİN KÜNYESİ

Yazar adı: David Harvey

Eser Adı: Sosyal Adalet ve Şehir

Yayın Evi: Metis Yayınları

Yayın Yeri / Tarihi: İstanbul / Nisan 2016

Sayfa Sayısı: 294

KAYNAKÇA


[1] David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, 5. Basım, İstanbul, Nisan 2016, s. 10-11.

[2] David Harvey, a.g.e., s. 96.

[3] David Harvey, a.g.e., s. 111.

[4] Fuat Güllüpınar, Kent Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını, Eskişehir, 2013, s. 77.

[5] David Harvey, a.g.e., s. 149.

[6] Meta:

(1) herhangi bir insani gereksinimi gideren nesnedir.

(2) kendi gereksinimi için değil, değişim için üretilen nesnedir.

Bir şeyin meta olabilmesi için emek ürünü olması ve satış için üretilmesi gerekir.

[7] Kentsel toprak, gelecekte kentsel arsaya dönüşeceği ümidi ile alınıp satılmaya başlanmış yani piyasa değeri kentsel arsa olma olasılıklarına göre oluşmaya başlayan topraklardır.

MODERNİZMİN VİCDAN”SIZI”

GİRİŞ

  Bu çalışmada Charles Dickens’ın “Zor Zamanlar” adlı eseri modernite bağlamında ele alınacaktır. Değerlendirme sürecinde yer yer eserden ve çeşitli kaynaklardan alıntılar verilecek olup metin dipnotlarla zenginleştirilmeye çalışılacaktır. Böylece sanayi devrimiyle ortaya çıkan toplumsal, ekonomik ve kültürel birçok gelişme modernizm ile bağlantılı olacak şekilde bu kitap özelinde analiz edilecektir.

KİTAP HAKKINDA GENEL BİLGİLER

  Zor Zamanlar Charles Dickens’ın  ilk kez 1854’te yayınlanan onuncu romanıdır. Türkçeye çevrildiği ilk tarih 1997 olan bu roman Victorya döneminin temel felsefeleri olan faydacılık, rasyonalite fikirlerini Bay Gradgrind ve Bay Bounderby üzerinden eleştirir aynı zamanda İngiltere’nin sanayileşen kentlerinden biri olan Manchester kitapta Coketown şehri olarak resmedilir.

  Romanda birbirine bağlanarak anlatılan üç adet olay örgüsü bulunmaktadır. Birinci olayda sirkte çalışarak geçimini sürdüren bir babanın kızı olan Sissy’nin duygular ve mantık arasında gidip gelen yaşantısı anlatılırken ikinci öyküde Gradgrind’in çocukları Louisa ile Tom’un sevgiden yoksun, kurallarla dolu hayat öyküleri eserde işlenmektedir. Metinde geçen üçüncü durumda ise kapitalistlerin boyunduruğunda kalmış iki emekçi üzerinden (dokuma fabrikasında çalışan Rachael ve Stephen Blackpool) fabrika bacalarından çıkan dumanlarla kirlenen Coketown şehrinin o dönemki manzarası gözler önüne seriliyor.

  Dickens’ın bu üç öyküyü okuyucusuna sunarken asıl gayesi sanayileşme ile birlikte İngilterede yaşanan büyük değişimi o dönemin özellikleri doğrultusunda analiz etmektir.

“Dickens, bu üç öyküyü anlatırken, iki amaç güder: Bunların biri, tümüyle yanlış bir eğitim kuramını kınamak, öteki de Coketown’da çalışanların korkunç yaşam koşullarını gözler önüne sermektir. Yanlış eğitim sistemini Gradgrınd temsil eder; Coketown’da bu sefalete neden olan acımasız ekonomik düzeni de, Gradgrind’in yakın arkadaşı Bounderby.”[1]

YAZARA DAİR

  Charles John Huffam Dickens 7 Şubat 1812 yılında Portsmouth şehrinde doğmuştur. İngiliz yazar ve eleştirmen olan Dickens Victoria devrinin en iyi romancısı olarak kabul görmüştür.

  Babasının iflas ederek hapishaneye düşmesi üzerine yazar 12 yaşında okulundan ayrılarak çalışmak için Thames Nehri civarında yer alan bir boya fabrikasına girdi. Buna bağlı olarak sanayi çağının başlangıç evresini ve işçilerin zorlu yaşam koşullarını da yakından izleme fırsatına sahip olur. 15 yaşına geldiğinde Charles Dickens bir avukatın yanında çalışmaya başladı. Morning Chonicle gazetesinde haberci olarak çalışmaya başladı. 1836’da Boz’un Karalamaları(Sketches by Boz) başlığı altında ilk kitabını yayımlar. Yine bu yıllarda Catherine Hogarth ile evlenir ancak 1858’de eşinden boşanır. Dickens, 1836’da yayınlanan “Bay Pikvik’in Serüvenleri(The Pickwick Papers)” romanı ile şöhrete kavuşur. Daily news ve Household Words gazete ve dergisini çıkarır. 1870′de Edwin Drood”un Gizi (The Mystery of Edwin Drood) adlı romanını tamamlayamadan hayata veda eder.

  Kariyeri boyunca yirmi yıllık bir süre içerisinde haftalık olarak çıkan bir gazeteyi yönetti, 15 roman, 5 uzun öykü, yüzlerce kısa öykü ve kurgu dışı makale yayınladı; çocuk hakları, eğitim ve diğer toplumsal konularda yenilikler için mücadele verdi. Charles Dickens gerçekçi yazım kuralını mizah ve benzersiz karakterler ile süslemesinden dolayı Tolstoy ve George Orwell gibi büyük yazarlar tarafından övülmüş. Wirginia Woolf ve Oscar Wilde tarafından ise psikolojik açıdan derinlik eksikliği ve gevşek yazım şeklinden dolayı şikâyet edilmiştir. 

Eserleri:

ROMANDAKİ BAŞLICA KARAKTERLERİN ÇÖZÜMLEMESİ

  • Bay Gradgrind: İsmine baktığımızda grade (derece) ve grind (öğütmek) kelimeleri göze çarpar, buradan da anlaşılacağı üzere Bay Gradgrind analitik düşünmeyi prensip edinmiş bir adamdır.[3] Coketown’da, zengin bir emekli tüccardır. Daha sonra milletvekili olur. Coketown şehrine bir okul kurmuştur. Hayatını akılcılık ve faydacılık ilkelerine göre düzenler. Kişisel çıkar ve akıl onun için çok önemlidir. Ona göre insanlar rasyonel kurallarla yönetilmelidir. Romanın sonunda ise umut ve yardımlaşma temel felsefesi haline gelir.
  • Josiah Bounderby: Coketown kasabasında zengin bir tüccardır, aynı zamanda Bay Gradgrind’ın dostudur. Daha sonra Gradgrind’in kızı Louisa ile evleniyor. Bounderby gerçeklerden ziyade daha çok para ve daha fazla güç peşindedir. Bounderby’nin bu tutumu, sanayileşme ve kapitalizmin meydana getirdiği toplumsal değişimleri temsil eder. “Sanayi Devrimi’nin itici gücü olan saldırgan para ve güç hırsı idealinin somutlaşmasıdır.”[4] Adındaki bounder kelimesi sütü bozuk anlamına gelmektedir.[5] Geçmişteki hayatından sürekli şikâyet edip, şimdi yaşamış olduğu hayattan gurur duyuyordu.
  • Louisa Gradgrind: Gradgrind’in kızıdır. Daha sonra Bounderby ile evlenir. Hayata karşı kendini yabancılaşmış hisseder.
  • : Sirkte çalışan bir palyaçonun kızıdır. Kitapta sevginin ve umudun temsilidir. Duygulara ve hayallere değer veren Sissy, Bay Gradgrind’in zıt karakteridir. Babasının onu terk etmesi üzerine Bay Gradgrind eğitimini üstlenmiştir.
  • Thomas (Tom) Gradgrind: Gradgrind’in oğludur. Bounderby’nin bankasında çalışmış sonrasında da bankayı soymuştur. Kumar oynamak gibi alışkanlıkları olan Thomas ikiyüzlülüğüyle dikkat çekmektedir.
  • Bayan Sparsit: Bay Bounderby’nin evini yöneten dul bir kadındır. Geçmişte elit bir tabakanın üyesi olan bu görgülü kadın ailesiyle sorunlar yaşayınca Bounderby’in evinde çalışmaya başlamıştır. Geçmişteki zenginliğinden ve mükemmel hayatından gurur duyan, şimdiki hayatının ise kendisine utanç verdiğini belirtir.
  • Stephen Blackpool: Bounderby’ın fabrikasında dokumacı olarak çalışır. Stephen, okumamış ve zor bir hayat yaşamıştır; iyi bir işçi ve dürüst bir insandır. 19 yıllık evliliğinden memnun olmayan bu adam Rachael’i sevmektedir. Bankayı soymakla haksız yere suçlanacak ve bir maden yatağına düşmesi sonrasında ölecektir
  • Rachael: Stephen Blackpool’u seven saf ve dürüst bir kadındır. Hayatın tüm zorluklarına rağmen hiçbir zaman ümidini yitirmeyen merhametli birisidir. Bounderby’ın fabrikasında çalışmaktadır.
  • Sleary: Sissy ve babasının şov yaptığı sirkin sahibi.
  • Bitzer: Bounderby’ın bankasında çalışan önceden Sissy’nin sınıf arkadaşı olan soluk yüzlü karakter. Her şeyi kendi kişisel çıkarları ve para açısından değerlendirir.
  • Bayan Pegler: Bounderby arazisini gözlemlemek için bazen Coketown’u ziyaret eden yaşlı bir kadın. Daha sonra Bounderby’nin annesi olduğu ortaya çıkıyor. Bounderby’nin anlattığı hikayedeki evladını terk eden anne gerçekte ise merhametli bir anne figürü.
  • Bayan Gradgrind: Thomas Gradgrind’in eşidir.
  • James(Jem) Harthouse: Bay Gradgrind’in parlamentodan arkadaşının kardeşi. Bay Gradgrind’in kızı Louisa’dan etkilenen bir asilzade. Jem’e göre tek gerçek, “Olacak olan, olacaktır” biçiminde kullandığı İtalyanca bir deyimdir.[6]
  • Mcchoakumchild: Bay Gradgrind’in kurduğu okulda çalışan bir öğretmen.
  • Jupe: Sirkte soytarı olarak çalışıyor, daha sonra kızı Sissy’i terk ediyor.

ROMANIN ÖZETİ

  Gradgrind ailesi İngilteredeki Coketown şehrine bir iki mil uzaklıktaki Stone Ladgede yaşamaktadırlar. Romanın ana karakterlerinden biri olan Bay Gradgrind çocukları Louisa ve Thomas’ı gerçekler olarak tanımladığı faydacı felsefeyle yetiştirmektedir. Gradgrind, bir okul yaptırmıştır ve oradaki eğitimin de sadece “gerçekler”e göre verilmesinden yanadır. Bir gün eve dönerken sirkin önünde çocuklarını yakalayan Gradgrind gördüklerine inanamaz. Bounderby ile birlikte Gradgrind, Louisa ve Tom’un sirke gitmesinin nedeni olarak Sissy’i görürler. Çünkü Sissy ve babası sirkte çalışmaktadır. Bu yüzden Sissy’nin okuldan atılmasına karar verirler. Bu bağlamda Sissy’nin babasıyla görüşmek için sirke giderler. Ancak Bounderby ve Gradgrind sirke vardığında Sissy’nin babasının sirkten kaçtığını ve Sissy’i yalnız bıraktığını öğrenirler. Bunun üzerine Bay Gradgrind, Sissy’i sirktekilerle görüşmemesi şartıyla evine alarak eğitimini üstlenir.

  Yıllar sonra; Thomas, Bounderby’ın fabrikasında çalışmaya başlar. Louisa ve Sissy genç birer kadın olmuşlardır ve Bay Gradgrind kızı Louisayı yaşlı ama zengin olan can dostuyla -Bounderby- evlendirir. Evliliğin üstünden bir yıl geçmesinin ardından Bay Gradgrind’in milletvekili olduğu zamanlardan bir arkadaşının kardeşi olan James Harthouse Coketown kasabasına gelir ve Louisa’dan etkilenir. Bir süre sonra aşkı daha önce hiç tatmamış olan Louisa, James’e aşık olur ve hissettiği bu tuhaf duyguyu babasıyla paylaşır. Bay Gradgrind, Louisa’nın sıkıntılarından dolayı kendini ve eğitim düşüncesini sorumlu tutar ve her şeyi sorgulamaya başlar: “İnsanlar, kalbin de en az kafa kadar akıllı olduğunu söylüyorlar. Hayatım boyunca buna inanmadım. Ben hep akıl yeterlidir diye düşünürdüm, fakat yanılmış olabilirim” der.[7] Artık rasyonel tutum ve “gerçeklik” anlayışı, yerini kuşku ve sorgulamalara bırakmıştır. Sissy’in sözüne uyarak James şehri terk etmek zorunda kalır. Bayan Sparsit,  Bay Bounderby’e eşinin Bay James ile kaçtığını söyleyince, Bounderby Gradgrindlerin evine gider ve gerçekleri öğrenmesine ve karısının hasta olduğunu öğrenmesine rağmen, “eğer yarın öğlene kadar evine dönmezse ömür boyu babasının evinde kalacağını söyleyerek” gider. Bounderby ile Louisa’nın evliliği böylece biter.

  Bir diğer olay Bounderby’nin fabrikasındaki işçilerden biri olan Stephen’ın öyküsüdür. Stephen, on dokuz yıllık bir evliliği olan ancak eşi sürekli içip evdeki eşyaları sattığı için evliliğinde mutlu olmayan bir işçidir. Aynı fabrikada çalışan yakın arkadaşı Rachael’i sevmektedir. Sendikalaşma hareketlerine katılmadığı için arkadaşları tarafından dışlanan Stephen, bir süre sonra da Bounderby tarafından fabrikadan kovulur. Başka bir şehre gidip orada yeni bir düzen kurmak isteyen Stephen gitmeden önce Thomas ile buluşur. Thomas, Bounderby’ın bankasını soymuş ve suçu da Stephen’ın omuzlarına yıkmak istemektedir. Bütün şehir bankayı Stephen ve Pegler’ın soyduğunu düşünür. -Rachael dışında- Bayan Sparsit bankanın işleriyle ilgilendiği için hırsızları bulmaya karar verir ve Bounderby’nin annesi ve hikayesindeki büyük yalan ortaya çıkar. Bounderby’nin acıklı öyküsünü baştan sona uydurduğu; orta halli bir aileden geldiği; okula gittiği, hiçbir şeyden de yoksun kalmadığı, ancak romanın sonunda, Bounderby’nin Coketown’dan uzak tuttuğu melek huylu annesinin ortaya çıkmasıyla anlaşılır. Stephen masumluğunu ispatlamak için Coketown’a dönerken bir maden ocağına düşüp yaralanır daha sonrasında da ölür. Madenden çıkarılır çıkarılmaz, ölmeden kısa bir süre önce sevdiği kadın olan Rachael’e söyledikleri ise oldukça anlam yüklüdür: “Ocak, açıkken de yok yere canlar aldı, kapalı iken de yok yere alıyor. Her gün hiç uğruna ölüyoruz.”[8] Ayrıca Bounderby’in bankasını soyanın da Stephen olmadığı ortaya çıkar; bankayı Thomas Gradgrind soymuştur. Tom, olayların duyulacağı endişesiyle Amerikaya kaçmak ister ancak Bitzer bankadaki konumunun yükseleceği düşüncesiyle bu planı bozar. Bu sırada Bay Gradgrind’in Bitzer’a sorduğu soru ile gelen cevap çok manidardır: “Bay Gradgrind, ‘Bitzer senin bir yüreğin yok mu?’ diye sorar. Sorunun tuhaflığı Bitzer’i güldürür: ‘Var. Dolaşım onsuz gerçekleşmez ki diye cevap verir.”[9]

  Tom bir şekilde Bitzer’in elinden kaçırılır ve başka bir ülkede hastalanarak ölür. Bayan Sparsit ailesinin yanına gönderilir. Bay Bounderby beş yıl sonra bir gün sokakta düşer ve ölür. Bay Gradgrind çok değişir; gerçeklerin ve figürlerin yerini sevgi ve ümit alır. Louisa bir daha evlenmez, Rachel ve Sissy ile yakın arkadaş olur. Sissy evlenir ve çocukları olur, sevgi dolu bir hayata sahip olur.

VICTORIA DÖNEMİNE BİR BAKIŞ

  Victoria Dönemi, Britanya sanayi devriminin yükselişi ve Britanya İmparatorluğu’nun zirvesi olarak kabul edilmektedir. Victoria Devri genellikle Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü 1837 ile 1901 yılları arası için kullanılsa da birçok tarihçiye göre 1832 Reform Hareketi bu kültürel devrin asıl başlangıcıdır. Sanayi devrimiyle birlikte oluşan emek sömürüsü ve işçi hakları, örgün eğitim kurumları, köleliğin kaldırılması gibi önemli gelişmeler bu dönemde meydana gelmiştir.[10] Matematik bu dönemki eğitim felsefesinin temel taşıdır. “Çağa verilen “Victorian” adı, Ingiliz dilinde “pejorative” yani olumsuz ve kötüleyici bir sıfattır günümüzde. Herhangi bir İngilizce sözlüğünü, örneğin Webster’in XX. yüzyıl sözlüğünü açıp bakarsanız, “Victorian” sıfatının “showing the m\ddle class respectability, prudery, bigotry generally attributed to the Victorians” (Genellikle Victoria Çağı’nda yaşayanların nitelikleri sayılan, saygıdeğer olma merakını, cinsel konularda yapay çekingenliği, dinsel yobazlığı gösteren) gibi bir tanımlamasıyla karşılaşırsınız.”[11]

SONUÇ

  Dickens, insanların sayısal ifadelerle adlandırılmasına ya da sayısallaştırılmasına da parmak basmaktadır.[12] Dickens matematik ile faydacılık felsefesinin birlikteliğinden doğmuş bir devrimin toplumsal yansımasını anlatmaktadır.

  Banker, tüccar ve fabrika sahibi Bounderby, Dickens’in çarpık ve acımasız bir kapitalist düzeni kınamak için yazdığı Zor Zamanlar romanında çirkin bir kapitalist tipidir.[13] Kendi de mutsuz bir evlilik yapan Dickens, Stephen’in boşanma isteğini ele alarak, bir toplumsal meselenin daha altını çizer. Dickens, Stephen’ın öyküsünü ele alırken sendika sorununa da değinir. Ancak yazarın sendikalaşmaya dair düşünceleri kitapta net olarak belirtilmemiştir. “Stephen, Dickens’ın bir çeşit sözcüsü olarak konuşarak, fabrika sahiplerinin işçileri birer makine parçası saydığı, onlara insanca yaşama koşulları sağlamadığı için, Slackbridge gibi kötü sendikacıların eline düştüklerini söyler.”[14] Stephen’ın boşanma konusunda danışmak için gittiği Bounderby’in boşanma olayının uzun sürede gerçekleştiğini ve çok masraflı olduğunu belirtmesi boşanmanın üst tabakaya ait bir olgu olduğu gerçeğini bize göstermektedir. “Dickens, “kok kömürü” anlamına gelen “coke” sözcüğünü kullanarak, Hard Times’ın dekoru olan yeni kurulmuş sanayi kentine Coketown adını verir.”[15] Bay Gradgrind’in eğitim sistemiyle  birer birey değil de, ileride faydalı olmaları beklenilen makineler sayılan çocuklara akılla algılanan “olgular” öğretilecektir.[16]  Dickens’ın, Coketown’daki okulda bu eğitim yöntemini uygulayan öğretmene, “choke” ve “child” (boğmak ve çocuk) sözcükleriyle çağrışımlı McChoakumchild soyadını vermesi dikkat çekicidir.[17] Coketown insanları, bencillik içinde, kişisel çıkarlarını ve parayı önemserler. Sirk insanları ise, sıcak ve insancıl duygular içinde, birbirlerini severler, başkalarına yardım etmek için uğraşırlar.[18]

  Yazarın dili oldukça akıcı ve Victoria Dönemi İngilteresini çarpıcı bir biçimde okuyucuya yansıtıyor. Roman, kurgular ve karakterlerin isimlerini belirleme konusunda oldukça başarılı ancak dönemin kimliğini siyasal ve ekonomik alanlarda anlatırken bazen olay akışının bütünlüğü bozuluyor. Tüm bu eleştirilere rağmen eser önemini günümüzde de korumakta ve 19. yy. İngiliz toplumsal yapısını anlamak için okunmaya değer bir yapıt olduğunu gözler önüne sermektedir.

  Sonuç olarak Dickens’ın bu eseri belleğimize şu soruların kazınmasına neden oluyor:

  • Cüzdanın duygu dolaşımını etkilediği sistemin uygulayıcıları olan insanoğlu, yaratılan düzenin faili mi kurbanı mı?
  • Modernizm bizi nereye götürüyor?
  • Çarklar kalplere egemen olurken tabakalar arası eşitsizlikler büyüyor. Bireyler otonom hale mi dönüşüyor?

ESERİN KÜNYESİ

Yazar adı: Charles Dickens

Eser Adı: Zor Zamanlar

Yayın Evi: Oda Yayınları

Yayın Yeri / Tarihi: İstanbul / Mart 2017

Sayfa Sayısı: 272

KAYNAKÇA:

  • Üskent Suphi Burak, “19. Yüzyıl İngiliz Romanında Endüstri Devrimi’nin Yansımaları:Dickens’ın Hard Times’ı, Gaskell’in Mary Barton’ı ve Disraeli’nin Sybıl Or The Two Nations’ı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Batı Dilleri Ve Edebiyatları (İngiliz Dili Ve Edebiyatı) Anabilim Dalı, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi.
  • Williams Raymond, Sanayi Romanları, Toplum ve Kültür, Çev.Uygur Kocabaşoğlu İletişim Yayınları, İstanbul, 2017.
  • Dickens Charles, “Zor Zamanlar/Hard Times”, çev. Füsun Elioğlu, Oda Yayınları, 5.Basım, İstanbul, Mart-2017.
  • https://tr.wikipedia.org/wiki/Victoria_devri, E.T. 30/03/2020.

[1] Mine Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, 6. Baskı, İstanbul, Mart 2010, s. 1027.

[2] “Charles Dickens Biography”, http://www.biography.com/people/charles-dickens-9274087#synopsis, E.T. 30/03/2020.

[3] Suphi Burak Üskent, “19. Yüzyıl İngiliz Romanında Endüstri Devrimi’nin Yansımaları:

Dickens’ın Hard Times’ı, Gaskell’in Mary Barton’ı ve Disraeli’nin Sybıl Or The Two Nations’ı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Batı Dilleri Ve Edebiyatları (İngiliz Dili Ve Edebiyatı) Anabilim Dalı, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, s.18

[4] Raymond Williams, Sanayi Romanları, Toplum ve Kültür, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s. 156.

[5].Raymond Williams, a.g.e., s. 157.

[6] Charles Dickens, “Zor Zamanlar/Hard Times”, çev. Füsun Elioğlu, Oda Yayınları, 5.Basım, İstanbul, Mart-2017, s. 122.

[7] Charles Dickens, a.g.e., s. 208.

[8] Charles Dickens, a.g.e., s. 250.

[9] Charles Dickens, a.g.e., s. 262.

[10] https://tr.wikipedia.org/wiki/Victoria_devri, E.T. 30/03/2020.

[11] Mine Urgan, a.g.e., s. 947.

[12] ‘Sissy/Cecelia Jupe: 20 numaralı kız.’ örneğinde olduğu gibi. (Charles Dickens, a.g.e., s. 7)

[13] Mine Urgan, a.g.e., s. 1030.

[14]Mine Urgan, a.g.e., s. 1032.

[15]Mine Urgan, a.g.e., s. 1025.

[16] Mine Urgan, a.g.e., s. 1027.

[17] Mine Urgan, a.g.e., s. 1028.

[18] Mine Urgan, a.g.e., s. 1029.

YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER

Yeni tip koronavirüsün Çin’in Wuhan kentinde görülmesiyle birlikte tüm dünyaya sıçraması çok kısa sürede gerçekleşti. Burun akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük, ateş ve nefes güçlüğü gibi belirtilere sahip olan hastalık ilk etapta devletler ve insanlar tarafından ciddiye alınmasa da sonraki süreçte bir panik havasına neden oldu. Türkiye’de de ilk vakanın görülmesiyle birlikte insanların marketlere ve çoğunlukla temizlik ve kuru gıda ürünlerine akın etmesi ekranlarımıza yansıdı.

Okumaya devam et “YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ PARA ALIŞKANLIKLARIMIZDA YARATABİLECEĞİ DEĞİŞİKLİKLER”

SESİMİ DUYAN VAR MI?

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

…Sesimi duyan var mı?

17 Ağustos 1999 Gölcük depreminde sarsıntıyla geçen her bir saniye, bir yıl gibi gelmişti depremzedelere. Sanki o 45 saniye, enkazdan sağ kurtulanlardan koca bir 45 yıl çalmıştı…

26 Eylül 2019 tarihinde İstanbul’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki deprem, ülke olarak gündemimizi tek bir noktaya odakladı. O nokta da hazırlanamadığımız ve uzmanlara göre tarihi yaklaşan Büyük İstanbul Depremi…

Okumaya devam et “SESİMİ DUYAN VAR MI?”

TÜKETİMDEKİ GİZLİ ÖZNE

Bu çalışmada ihtiyaç kavramı bağlamında tüketim olgusu ele alınarak tüketim toplumu analiz edilecektir.

İhtiyaç neye denir ve satın aldığımız her ürün ya da hizmet ihtiyacımızı karşılamak amacına mı hizmet etmektedir?

İhtiyaç kavramını tanımlarsak;

“İnsanların yaşayabilmeleri için doğal ve toplumsal gerekliliklerin tümüdür.”

“Maddi ve manevi benliğimizde duyduğumuz ve gidermeye çalıştığımız yokluk hissidir.

“Tatmin edildikleri sürece haz, tatmin edilmedikleri zaman ızdırap veren her şeydir.” (Pekcan, 2003, 525-526)

Pekcan, Ali (2003), “İhtiyaç Kavramı ve İbn’i Haldun’un Umran Teorisi’ne Etkileri”, İslami Araştırmalar
Dergisi, Cilt:16, Sayı:4, (525-526).
Okumaya devam et “TÜKETİMDEKİ GİZLİ ÖZNE”

TÖNNİES’TEN BİR SESLENİŞ: YAŞAMDAKİ DÖNÜŞÜM

“Tönnies’in hayatı ve düşüncelerini etkileyen temel faktörler şöyle sıralanabilir:

-Köy hayatını anlamasına yardımcı olan çiftçi kökeni,

-Yeni bir evrensel din fikrine ilgisine ve ahlaka vurgusuna ilham kaynağı oluşturan annesinin Lutherci kökeni

-Weber, Durkheim gibi çağdaşları ve özellikle Alman Sosyoloji Derneği’ni birlikte kurdukları Georg Simmel ve Werner Sombart

-Siyasal sempatileri. Tönnies, aslında muhafazakâr bir tabiata sahip olsa da, sosyalist ve milliyetçi hareketlerle aktif olarak ilgilendi.”[1]

Okumaya devam et “TÖNNİES’TEN BİR SESLENİŞ: YAŞAMDAKİ DÖNÜŞÜM”

Endüstrileşme Üzerine Tartışmalar

Tarihteki Devrimler Neden Devrim Oldular?

   İnsanın ekonomik tarihi, toplumların ekonomik performansını temelden değiştiren ve uzun dönemli ekonomik büyümeyi mümkün kılan iki köklü değişim çerçevesinde yazılabilir. Bu iki değişimden ilki M.Ö. 8000 yılda ortaya çıkan ve avcılık-toplayıcılık ile yaşamını sürdüren insanların çiftçi ve çobana dönüştüren “tarım devrimi”, ikincisi ise 18, yüzyılda başlayarak tarımla uğraşan nüfusu hizmet ve mamul mal üreticisi haline getiren “sanayi devrimi”dir. Bu iki değişimi devrime dönüştüren ortak özellik ise bu devrimlerle birlikte nüfus ve refahın doğru orantılı olarak artışıdır.

Okumaya devam et “Endüstrileşme Üzerine Tartışmalar”