Donald Trump Yönetiminde ABD Dış Politikası

2017

Başkanlığa geldiği 20 Ocak 2017 tarihinde yaptığı yemin töreni konuşmasında Donald J. Trump, ABD’nin dış ticaret açığını azaltmaya ve ittifaklar içindeki yük paylaşımını yeniden dengelemeye odaklanan bir Amerikan dış politikası ve ticaret yaklaşımını duyurmuştur.Tüm medeni devletleri ise terörizme karşı birleştireceğini vadederek tüm ulusların (Tıpkı Amerika’nın bundan sonra yapacağı gibi.) kendi çıkarlarını ilk sıraya koyması gerektiğini vurgulamıştır. Trump, ne George W. Bush döneminin serüvenciliğini ne de Obama döneminin “zayıflığını” kabul etmiş; 2016 yılında seçim kampanyalarında da dile getirdiği gibi “paslanmış Amerikan dış politikasından kurtulmanın” vaktinin geldiğini açıklamıştır.

Yönetime geldikten üç gün sonra Trump, Barack Obama döneminde Pasifik’e kıyısı bulunan on iki ülke ile imzalanmış, bir ticaret antlaşması niteliğindeki Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilme emri vermiş; bir hafta sonra ise Müslüman çoğunluğuna sahip altı ülkenin vatandaşlarının ABD’ye seyahat etmesini yasaklamıştır. Bu yasağa daha sonra dâhil olmuş; ayrıca Suriye’den mülteci alımını ise süresiz olarak dondurmuştur. Yine aynı hafta Trump, göç ile ilgili iki yeni karar daha imzalamış, Meksika sınırına duvar örülmesi hususunda yeni bir emir vermiştir. 

Suriye’ye karşı bir başka eylem, 7 Nisan’da gerçekleştirilmiştir. Beşar Esad’ın sivillere kimyasal silahla saldırması sonucu, rejim kontrolündeki üslere ABD tarafından füze saldırısı gerçekleştirilerek, misilleme uygulanmıştır. Suriye’deki ABD destekli “önlemler” ise bölgede bir diğer aktör olan Rusya tarafından engellenmiştir.

Mayıs ayında Robert Lighthizer (ABD Ticaret Temsilcisi), Beyaz Saray’ın NAFTA‘nın (North American Free Trade Agreement) yenilenip revize edilmesi yönündeki istediğini, Temsilciler Meclisi’ne bildirmiştir. Bu bildiri ile Trump yönetimi, ABD ekonomisindeki açıkları kapatabilmek adına, antlaşmanın diğer taraflarından olan Meksika ve Kanada’ya verilen sübvansiyonları ortadan kaldırmayı hedeflemiş ve üretim konusunda yeniden düzenlemeye gidilmesi hususlarını müzakereye açmayı amaçlamıştır.

Devlet başkanlarının iktidara geldikten sonra gerçekleştirdikleri ilk yurtdışı ziyaretleri, yeni yönetimin gelecek plan ve eğilimlerini anlama açısından her zaman önemli olmuştur. Trump’ın ilk yurtdışı seyahatleri ise sırasıyla; Suudi Arabistan, İsrail, Batı Şeria, İtalya, Vatikan, ve Belçika ülkelerine olmuştur. Başkan Trump, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen zirvede, elliden fazla Arap ve Müslüman devlet lideriyle bir araya gelerek, Müslüman dünyasının terörizme karşı birleşmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Brüksel’de ise NATO devlet ve hükümet başkanlarına hitap ederek ittifaka üye her ülkeyi “savunma harcamalarına adil bir şekilde katkıda bulunmaya” çağırmıştır. Bu eleştiri niteliğindeki çağrının zamanla, gümrük tarifeleri üzerinden tehdit ve dayatmalara dönüştüğü bilinmektedir.

Haziran ayında Donald Trump, iklim değişikliğinin olumsuz yönlerini önlemek için küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan 55 ülke ile birlikte toplam 193 ülke tarafından 2015 yılında imzalanan Paris Barış Antlaşması’ndan;Amerika’nın egemenliğini sınırladığı, Amerikan ekonomisine zarar verdiği ve Amerikalı işçileri tehlikeye soktuğu gerekçesiyle çekildiğini açıklamıştır. 

Yönetime geldiği yılın Ağustos ayında ise Trump,  Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile düşmanca retorik yarışmasına girmiş, iki lider birbirlerine nükleer füze fırlatma tehdidinde bulunmuşlardır. Aynı ay içerisinde Trump, bitmeyen savaş olarak adlandırılan Afganistan meselesi hakkında ise terörle mücadele odaklı misyonlarının devam edeceğini ve bölgede daha fazla asker bulunduracaklarını açıklamıştır. Trump’ın reddettiği antlaşmalardan bir diğeri, 14 Temmuz 2015 yılında imzalanan ve İran Nükleer Antlaşması olarak da bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı (The Joint Comprehensive Plan of Action)’dır. ABD başkanı  antlaşmanın reddine İran’ın antlaşmaya sadık kalmamasını gerekçe olarak göstermiştir. Fakat antlaşmayı tamamen ortadan kaldırmak yerine Temsilciler Meclisi’ni İran’a karşı yaptırımların yeniden düzenlenmesi için teşvik etmiştir.

Trump’ın evden çok uzağa yaptığı ziyaretler ise Çin, Japonya, Güney Kore, Vietnam ve Filipinler’e olmuştur. Kasım ayında düzenlenen bu seyahatlerin başlıca amacı ABD’nin “Hint-Pasifik”e katılımı olsa da Trump’ın asıl gündeminde  Kuzey Kore olduğu bilinmektedir. Başkan Trump, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği(ASEAN) zirvesinde Çin’in yükselişinden endişe duyan Japonya, Avustralya ve Hindistan gibi ülkelerin temsilcileriyle de ortak toplantı düzenlemeyi ihmal etmemiştir.

2017 yılının son ayında Trump’ın Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklamasıile yıllardır süren Filistin-İsrail çatışmasına karşı ABD’nin “tarafsız” tutumu bozulmuştur. 2018’e girmeden Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisive Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi; Çin’i ve Rusya’yı önemli stratejik rakipler olarak vurgulayan belgeler yayınlamıştır. 

2018

Başkan Trump, 1 Mart’ta ulusal güvenlik endişelerini  öne sürerek yabancı çelik ve alüminyum üzerine gümrük vergileri uygulayacağını duyurmuştur. Trump, Çin’e karşı da bir takım kısıtlamalar getirileceğini açıklarken ABD ile uyum içinde olan devletleri ve Avrupa Birliği’ni bu kısıtlamalardan muaf tutacağını söylemiştir.

Tüm bu önlemlerden ve uygulamalardan sonra Çin Nisan ayında, ABD’ye 3 milyar dolar civarında perakende tarifeleri uygulamıştır. Böylece dünyanın iki en büyük ekonomisi arasındaki ticaret savaşı ivme kazanmıştır. Kasım ayına kadar kızışma daha da artmış, ABD 250 milyar dolarlık Çin mallarına tarife uygularken Çin, 110 milyar dolarlık ABD mallarına tarife koymuştur.

Beşar Esad rejiminin sivillere yönelik kimyasal silah kullanmaya devam etmesi sonucu Nisan ayında Trump, ABD ordusuna rejimin üç üssünü bombalama emri vermiştir.Gerçekleştirilen hava saldırılarına Fransa’nın ve İngiltere’nin destek verdiği de bilinmektedir. Mayıs ayında, ABD sınırında 2.600 çocuğun ailelerinden ayrılmasına yol açan “sıfır tolerans politikası” ise Trump’ın uyguladığı en sert politikalardan biri olarak değerlendirilmiştir. 

Başkan Trump, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na uymaması sebebiyle 2017 yılında ABD yaptırımlarına maruz kalan İran’ın, bu kez antlaşmanın şartlarını ihlal eden sivil nükleer programına ve bölgesel saldırganlığına devam ettiğini ileri sürmüş ve bu gerekçeyle, antlaşmadan çekildiğini duyurmuştur. Bu çekilme kararıyla birlikte, İran’a; uçak ithalatı, petrol ve petrol ürünlerine yönelik birtakım yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır.

2017 yılında, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı açıklamasından sonra Trump yönetimi; Mayıs ayında ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımıştır. Bu apaçık Vaşington’un İsrail-Filistin barış sürecinde takındığı tarafsız rolün büyük ölçüde zedelenmesine sebep olmuştur. Büyükelçiliğin açılış törenine Trump’ın kızı Ivanka Trump ve ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin katılmıştır.

Haziran ayında, Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte Birleşmiş Milletler ABD temsilcisi olarak göreve başlayan kadın siyasetçi ve bürokrat Nikki Haley’in BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekileceğini duyurması, büyük yankı uyandırmıştır. Nikki Haley, ABD’nin “İsrail’e karşı kronik bir taraflılık” ile hareket etmesini ve Çin, Venezuela gibi ülkelerde yaşanan insan hakları ihlallerini aldığı karara gerekçe olarak göstermiştir.

Temmuz ayında Trump ve Putin, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de bir araya gelerek basına kapalı bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Toplantı sonrası yaptıkları açıklamalarda; Suriye, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması(Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları hakkında konuştuklarını belirtmişlerdir.

Ekim ayına gelindiğinde, Washington Post’un muhalif yazarı Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülmesinin ardından, tüm gözler Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a çevrilmiştir. Ankara’nın büyük bir diplomatik hünerle sürdürdüğü süreç dünya tarafından takdir toplarken Donald Trump, Suudi Arabistan’ı ABD’nin önemli bir bölgesel ortağı, petrol tedarikçisi ve silah alıcısı olarak tanıtmış; Suudi lideri destekleyen açıklamalarda bulunmuş; bu da ABD müttefikleri ve Temsilciler Meclisi tarafından Trump’a yönelik büyük tepkilere yol açmıştır. 

2019

Beyaz Saray 2019’un ilk ayında, Venezuela muhalefet partisi Voluntad Popular’in (Popüler İstek) lideri Juan Guaidó’yu ülkenin geçici cumhurbaşkanı olarak tanımıştır. Bunun ardından Vaşington, 14 Nisan 2013 yılı başkanlık seçimlerinde %50,6 oy oranıyla iktidara gelen Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin lideri Nicolás Maduro’nun gayri meşru olduğunu düşünen elliden fazla ülkeye katıldığını ilan etmiştir. Venezuela’nın; siyasi çatışmalar, darbe girişimleri, hiperenflasyon, temel mal sıkıntısı ve mülteci krizi ile mücadele ederken, Vaşington’un insani yardımlarını kabul etmemesi de yine gündeme oturan bir mesele olmuştur.

Dışarıda bu olaylar devam ederken, içeride Trump’ın 5,7 milyar dolara mal olacak Meksika duvarını yaptırma talebi üzerine 35 günlüğüne kapalı duran federal hükümet ile başkan Trump arasındaki mücadele; Temsilciler Meclisi’nin açılmasıyla son bulmuştur. Meclis, hükümet bütçesinin %20’sini etkileyen bu tasarıyı reddetmiş olsa da Trump, Şubat ayında ulusal acil durum ilan ederek, fonu ordu da dâhil olmak üzere devletin diğer kaynaklarından sağlanmasına izin vermiştir. Böylelikle Trump, Temsilciler Meclisi kararına karşı ilk vetosunu yayımlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Mayıs ayında 200 milyar dolarlık Çin mallarına gümrük vergilerini  %10’dan %25’e çıkarmış; Çin’de aynı şekilde karşılık vermiştir. Ticaret savaşının en çok kızıştığı dönem olarak değerlendirilen bu süreden sonraki aylarda Trump yönetimi, Huwaei gibi Çin telekom şirketlerine yeni kısıtlamalar getirmiştir. Buna ek olarak Trump, 2019 yılında toplam 35,2 milyar dolar doviz rezervine sahip olan Çin’i döviz manipülatörü olarak suçlamış; ABD’nin Çin’deki tüm özel yatırımlarını durdurmakla tehdit etmiştir.

20 Haziran’da, İran’ın ABD’ye ait bir drone’u düşürmesinin ardından Trump, ABD ordusuna İran’a karşı bir askerî harekât düzenleme emri vermiş; ardından bu operasyonu son anda durdurma kararı almıştır. Başkan operasyon yerine, 2015’te imzalanan nükleer antlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İran’a yönelik uygulanan yaptırımların artırılmasını istemiş ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehditi ile İran’a gözdağı vermiştir.

Eylül ayında, ABD istihbaratçılarından bir yetkilinin, Trump’ın 2020 seçimlerinde rakibi olabilecek Hunter Biden’ın soruşturulması için Ukrayna başkanı Volodymyr Zelensky ile görüştüğünü iddia eden bir şikâyet mektubunu kamuoyuna açıklaması; ABD Temsilciler Meclisi’ni harekete geçirmiştir. Bunun sonucunda Donald Trump’a resmî bir soruşturma başlatılmıştır. 

Dilekçede üç temel iddia yer almaktadır:

1-Trump, Ukrayna Cumhurbaşkanı’na Joe Biden ve oğlu Hunter Biden’ı soruşturması için baskı uyguladı.

2-Trump, Zelensky’den Demokratların bilgisayar sunucularına erişimini istedi.

3-Trump, özel avukatı Rudy Giuliani ve Adalet Bakanı William Barr’ı bu işlerin takipçisi olması için görevlendirdi

Tüm bu iddialara karşılık açılan soruşturma, Şubat 2020’de sonuçlanmıştır. Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylamada 48 Senatör Trump’ın suçlu bulunması gerektiği yönünde oy vermiş; 52 Senatör ise tam tersi yönde oy vererek ABD Başkanı’nı aklamışlardır.

Ekim ayında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Trump; Suriye’nin kuzeyinden ABD birliklerini çekme kararı almıştır. Bu karardan iki gün sonra Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşumunu engellemek üzere “Barış Pınarı Harekâtını” başlatmıştır. Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hakları; BMGK’nin terörle mücadeleye yönelik özellikle 1373 (2001), 1624 (2005), 2170 (2014), 2178 (2014), 2249 (2015), 2254 (2015) sayılı kararları ve BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı”çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak gerçekleştirilmiştir.

Aynı ay içerisinde, İran’ın Suudi petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Trump, Suudi Arabistan’a üç bin ABD askeri yollamış; savaş uçağı ve füze teknolojisi ile de bölgedeki varlığını güçlendirmiştir. Böylelikle Yemen’de, İran ve Suudi Arabistan arasında sürdürülen mücadeleye ABD’nin dolaylı katılımı tekrar gündeme gelmiştir.

IŞİD lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin ABD kuvvetleri tarafından Suriye’de öldürülmesi, yine bu ay içerisinde gerçekleşmiştir. Beyaz Saray’da basına yaptığı konuşmada Trump; “Geçen gece düzenlenen operasyonda, Bağdadi öldürüldü. Bağdadi, DEAŞ’ın kurucusu ve lideriydi. ABD, kendisini yıllardır arıyordu. Operasyonu izledim. ABD personeli operasyonda kayıp vermedi. Bağdadi ile beraber, savaşçıları da öldürüldü. Baskın yapılan evdeki 11 çocuk, zarar görmeden çıkarıldı. Bağdadi intihar yeleğini patlatarak hayatını kaybetti. Yanındaki üç çocuğu da patlamada yaşamını yitirdi. Son anlarını panik ve korku içerisinde geçirdi. Operasyon 2 saat sürdü ve evden çok sayıda istihbarat elde ettik. DEAŞ’ın kökenine dair ve gelecek planlarına dair bilgiler…” ifadelerini kullandı.

2020

3 Ocak’ta, İran İslam Devrim Muhafızları Kolordusu’nun Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani; Bağdat’ta, ABD tarafından düzenlenen bir drone saldırısı sonucunda öldürülmüştür. Pentagon bu saldırıya gerekçe olarak Süleymani’nin, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ndeki şiddetli gösterilere ve bölgedeki yüzlerce Amerikan ve müttefik birliği görevlilerinin ölümüne sebep olmasını göstermiştir. Süleymani’nin öldürülmesiyle İran üç gün ulusal yas ilan etmiş; ardından Irak’ta, ABD askerlerinin bulunduğu iki üsse füze ateşleyerek misilleme yapmıştır. Vaşington bu misilleme sonrası İran’a yeni yaptırımların uygulanmasını istemiştir.

28 Ocak’ta Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Trump tarafından İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik ilan edilen “Trump Barış Planı”; Plan’ın oluşumuna dâhil edilmeyen Filistin liderlerinin büyük tepkisine yol açmıştır. Bu Plan, Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner’in liderliğindeki bir ekip tarafından hazırlanmıştır. İsrail’i Batı Şeria ve Kudüs’ün büyük bir bölümü ile ödüllendirerek tamamen özerk bir Filistin devleti oluşturma niyeti taşıyan Plan’a birçok Arap devleti ve Avrupa ülkeleri de karşı çıkmıştır.

Barack Obama (2009-2017) ve Donald J.  Trump Dönemi Ekonomi Verileri

Donald Trump 20 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen yemin töreninde yapmış olduğu konuşmada, Obama yönetimini eleştirerek Vaşington’un  zenginleştiğini fakat bu serveti halk ile paylaşmadığının, siyasetçiler refaha kavuşurken fabrikaların kapandığının ve vatandaşların işsiz kaldığının altını çizmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. başkanı Donald J.Trump, “Onların zaferleri sizlerin zaferi değildi; onların başarıları sizlerin başarısı değildi ve başkentte kutlamalar yapılırken ülkemiz genelinde zorluklarla mücadele eden aileler için kutlanacak çok az şey vardı.” ifadelerini kullanarak Obama döneminden çok daha farklı bir dönemi vaad etmiştir. 

Aşağıda Amerika Birleşik Devletleri’nin  2009-2019 yılları “Reel  Büyüme Oranı”, “Enflasyon Oranı”, “GSYİH” ve “İşsizlik Oranı” grafikleri verilerek Obama ve Trump yönetimlerinin karşılaştırılması sağlanmıştır.

       

(Kaynak:World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki tablo incelendiğinde, Donald Trump başkanlığa geldikten sonra ABD’nin reel GSYİH büyüme oranı önemli ölçüde artmıştır. Bu büyüme, yeni yönetimin ekonomi politikalarının Obama dönemine göre çok daha başarılı yürütüldüğünün bir göstergesidir. 

(Kaynak: World Bank, Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki verilere göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılası sürekli bir artış göstermiş; 2019 yılında ise diğer yıllara oranla en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

 (Kaynak: World Bank, Statista)

Yukarıdaki tabloda 2009 ve 2019 yılları arasında fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışların değişim oranları, yüzdelik olarak gösterilmiştir. Bu verilere göre, 2017 tarihinden itibaren enflasyonda önemli bir düşüş görülmemiştir. 

      

(Kaynak: Amerika Birleşik Devletleri İşçi İstatistikleri Bürosu)

Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında, Trump’ın istihdama yönelik vaatlerini yerine getirmekte başarılı olduğu anlaşılmaktadır. İktidarın bir önceki sahibine göre, istihdam ve gelir oranını arttırmış olması, Trump’ın popülist söylemlerinin önemli dayanakları hâline gelmiştir. 

Değerlendirme

Bu çalışmada 2017 ile 2020 yılının ilk ayları incelenmiştir. 2019 yılının son aylarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya hızla yayılan Covid-19 salgını, tüm dünya ekonomileri gibi Amerikan ekonomisini de ciddi ölçüde etkilemiştir. Örneğin, pandemi ortaya çıkmadan önce Başkan Trump ve Yönetimi 2020 yılı ulusal borç oranını 1.1 trilyon Amerikan Doları olarak öngörmüşse de bu oran, pandemi ile birlikte 6.6 trilyon Amerikan Dolarına ulaşarak ABD’nin 1945 yılından bu yana en yüksek ulusal borç oranı olarak kaydedilmiştir.

Küresel salgın sonucu ABD’de milyonlarca insan işsiz kalmış, sürecin iyi yönetilememesi ise ciddi ölçüde insan kayıplarına sebebiyet vermiştir. Bu ve diğer birçok farklı parametreler sonucunda 3 Kasım 2020 yılında gerçekleşen Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin tekrar aday gösterdiği Donald Trump 232 oy alırken, Demokrat Parti Başkan adayı Joe Biden 306 oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Başkan’ı olarak seçilmiştir. Resmi sonuçlar Biden’ın açık zaferini ortaya koyarken Donald Trump, seçimlere müdahale edildiğini öne sürerek bazı eyaletlerde seçimlerin tekrar edilmesini talep etmiştir. Seçim sonuçlarına yönelik tartışmalar devam ederken, Biden yönetiminde bir ABD dış politikası ile uluslararası sistemi neler beklediği oldukça merak edilen bir husustur. Küresel salgın ile başa çıkma sözü veren Biden’ın, Ortadoğu’daki güç dengelerine ne ölçüde dahil olacağı, Çin ile bilgi, teknoloji ve güvenlik konularında rekabet ederken, korumacılık politikaları ile Ticaret Savaşları’nı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da Avrupa ile ilişkileri düzeltmek adına hangi adımları atacağı çok yakında cevaplanacak bir sorular dizisidir.

Kaynakça

Uluslararası Ticaret ve Çatışmalara Yaklaşımlar: Ekonomik Liberalizm, Merkantilizm ve Yapısalcılık

Giriş

Günden güne daha gergin ve karmaşık hale gelen uluslararası ticaret farklı bakış açıları  tarafından açıklanabilir. Liberalizm, merkantilizm ve yapısalcı yaklaşımların kendilerine has ilkeleriyle belirlenen ticaret politikaları değişen konjonktüre göre devletler tarafından  uygulamaya konulmaktadır. Buradan, devletlerin dönem dönem yalnızca bir yaklaşıma uygun olacak şekilde ticaret politikaları oluşturduğu anlaşılmamalıdır.

Okumaya devam et “Uluslararası Ticaret ve Çatışmalara Yaklaşımlar: Ekonomik Liberalizm, Merkantilizm ve Yapısalcılık”

ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ

Çin ve Rusya 1960’ların başında yaşanan Çin-Sovyet Ayrılığı’ndan (Sino-Soviet Split) sonra özellikle de son yıllarda yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. Ağırlıklı olarak siyasi ve ekonomik boyutlarda yaşanan bu yakınlaşma diğer birçok alanda da gerçekleşmektedir; enerji, silah üretimi, ulusal para biriminde ticaret ile altyapı hizmetlerini destekleyen stratejik taşımacılık projeleri bunlara örnektir.

Çin-Rusya yakınlaşmasını Batı politikaları ve faaliyetleri beslemiştir denilebilir. Örneğin Rusya açısından, Ukrayna sorunuyla daha da ağırlaştırılan yaptırımlar, görüş ayrılıkları ve bunların neticesi olarak ortaya çıkan belirsiz ekonomik öngörülemezdik yakınlaşmanın başlıca sebeplerindendir.

Okumaya devam et “ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ”